alimuratg@yahoo.com
Karşımda, ekrandan ülke sathına yayılan replikleri yaklaşık iki aydır gençliğin diline düşmüş, görüntüleri 'da, 'ta ve daha bir sürü paylaşım sitesinde dolanıp duran son derece şöhretli bir televizyon aktörü var. Aynen rol aldığı komedi dizisinde canlandırdığı aykırı karakter gibi saçı sakalı birbirine karışmış, 40'lı yaşlarını idrâk eden yurdum erkeklerinin -kimilerinin adını verdiği- o vazgeçilmez göbeğini güzelce salmış mütebessim bir adam…
Fakat, en az üç saattir karşılıklı oturmuş tatlı tatlı konuşuyor olmamıza rağmen, ben kendisine bir türlü gözlüklerinden bakamıyorum.
Evet; bakamıyorum, çünkü o benim için hâlâ, 1980'lerin ortalarında birlikte okuduğumuz 'ndaki sevgili sınıf arkadaşım, delikanlılık yıllarımın can dostu …
Yüzeyleri kopya notlarıyla doldurula doldurula haşatı çıkmış tahta sıralarda yan yana oturduğumuz, (üniversite yemekhanesi o tarihte tâdilat nedeniyle uzunca bir süre kapalı kaldığı için) plastik kumanya poşetleri içinde dağıtılan sandviç ekmeği, dört adet kuru köfte, küçük bir paket Koska helvası ve 250 mililitrelik tetrapak kutulardaki ikinci sınıf meyve sularını üniversitenin bahçesinde sota bir ağaç altı bulup her gün omuz omuza yediğimiz, bu esnada da bol bol geleceğe ilişkin naif hayâllerimizi paylaştığımız …
'ün topluma yaydığı korku atmosferinin henüz tam anlamıyla dağılmadığı o hassas dönemde, polis çevirmesinde cebinden el yazıyla kaleme alınmış bir çıktığı için tam nezarette tutulup polislerden feci bir dayak yediğini anlatışını hiç unutamadığım …
Kalbi ve ruhu gibi ses tonu da pamuk helva kıvamındaki bu adamla fakültede birlikte takıldığımız o 4-5 yıl zarfında, bizim okulun tarihindeki muhtemelen en demokratik, en hesapsız kitapsız arkadaşlığı hayata geçirmiştik. Ben bilinen kimliğim, o da bilinen kimliğiyle tıngır mıngır yaşamayı sürdürürken, tarifsiz bir sinema sevdasından başlayarak zor zamanlarda ceplerimizdeki sınırlı harçlıkları paylaşmaya kadar uzanan, her günü alabildiğine kardeşçe yaşanmış çok özel bir arkadaşlıktı bu…
Şimdi, yani birbirimizi hayat cangılında kaybedişimizden yaklaşık , efsanevî yapımcı 'in mahallesinin arka sokaklarındaki prodüksiyon şirketi 'in (Made in Turkey) sessiz sakin bir odasında yeniden karşı karşıyaydık. Ve sevgili üniversite arkadaşım da beni, sanki okulun önünde birbirimizden daha dün ayrılmışcasına gözleri yine ışıl ışıl bir vaziyette, onca zamandır hiç eksilmediğini hissettiğim bir muhabbetle karşılamıştı.
da canlandırdığı karakteriyle şu sıralarda televizyon izleyicilerinin yeni idolüne dönüşmüş durumdaki bu sempatik herifin yüzüne baktıkça, beynim ve dudaklarım diziye ilişkin sorular türetip durdu; fakat aslında çok uzaklarda kalan gençlik yıllarımızın benzersiz masumiyetini hatırlayıp ürperdim o tadına doyulmaz üç saat boyunca…
Yıllar ne kadar da çabuk geçip gitmiş be sevgili biraderim!
* * *
Muratçığım, dış görünüşe kanma, boyanın etkisi o… “Filozof” yaşça benden daha genç biri olmak zorunda; o yüzden saçları da sakalları da belli aralıklarla boyuyorum. Asıl genç kalan sensin; aynen üniversite yıllarındaki gibi zinde görünüyorsun. Benim sana “tüh tüh 41 kere maşallah” demem gerekiyor sanırım…
O dediğini ben değil de “Çocuklar Duymasın”ın mimarı, gemimizin kaptanı sevgili Birol Güven söyledi. Birol Hoca, bundan bir kaç ay önce, şirketteki beyin fırtınası masasında, “Mandıra Filozofu” karakterinin ana hatlarını senaryo ekibini oluşturan bizlerle paylaşmaya başladığında, yeni karakterin nasıl biri olacağına dair örnekler verirken sık sık şöyle diyordu:
“Aynen bizim Müfit gibi saçı başı birbirine karışmış olacak. Aynen bizim Müfit gibi paspal giyinecek, kallavî bir göbek salmış olacak. Konuşması da aynen bizim Müfit gibi peltek olacak.”
Sonrasında, karakter yerli yerine oturmaya başladığında da bu kez “Bizim çok acilen Müfit'e tıpatıp benzeyen bir oyuncu bulmamız lâzım” demeye başladı Üstad. Bu toplantılardan birinde yine filozofumuz üzerine konuşup karaktere son rötuşlarını yaparken, bir anda bana döndü ve “Yahu Müfit” diye heyecanla seslendi, ”Bu adamı niye sen canlandırmıyorsun ki? Arkadaşlar, baksanıza, aradığımız oyuncu zaten elimizin altında duruyor, biz de haftalardır oyuncu kim olacak diye debeleniyoruz!”
Eh, biz de sonuçta emir kuluyuz burada, “Emriniz olur patron” dedik ve rolü oynamaya başladık.
Gerçekten de var böyle absürd bir durum televizyonculukta… Aynı şekilde, yeni jenerasyon “Aşk-ı Memnu” dizisini izledikten sonra kitapçıya girdiğinde raflarda Halit Ziya'nın klasik eserini görüp “Aaa, Kıvanç'la Beren'in aşklarının romanı çıkmış” diye çığlıklar atan liseli kızlarla da karşılaşıyorum. Fakat, ben kendimi hâlâ senarist olarak gördüğüm için çok rahatım. Yani, öyle ansızın havalanma durumu falan söz konusu değil… Üç yıldan bu yana, severek çalıştığım bir şirkette, işinin uzmanı adamlar ve kadınlarla, kalbimin ısındığı diziler için senaryolar yazıyorum. Senaristler pop yıldızı değildir. O yüzden, bizi bilmeleri gereken sektör profesyonellerinin dışında, geniş kitlelerin çok da yakından tanımasına gerek yoktur. Fakat, Birol Güven'in verdiği bu sürpriz görev sayesinde “şöhret âfeti”yle tanışarak, adına beyazcam denilen o meretin ne tehlikeli bir silah olduğunu bir kez daha görmüş oldum. Ben özel hayatımda öteden beri bir sükûnet adamıyım, gerçekten hiç alışık değilim böyle şeylere. Hanım peynir-ekmek istiyor, süper markete giriyorum, “Aaa, siz 'Mandıra Filozofu' olan o bey değil misiniz?” diyen ve fotoğraf çektirmek isteyen müşteriler… İşe gitmek için metrobüse biniyorum, karşımda oturan amcalarda teyzelerde ânında fısıldaşmalar…
Dürüstçe söyleyeceğim kardeşim, çok korkuyorum ben bu durumdan… Şöhret gerçekten lanet olası bir şey. İnsanız çünkü, gün gelir bizi de zorlamaya başlayabilir. O yüzden, “Ben geçici görevdeyim, patron istedi de ondan oynuyorum” havalarında ilerlemekteyim şimdilik. Yoksa, kendini bütün bütün kaptırdığında çok riskli bir şey şöhret…
Bir noktaya kadar aynı adamım Mustafa Ali'yle… Dediğin gibi, benim de bizlere “mutlu olmak için en ideal sistem” diye dayatılan bu acımasız düzenle ilk gençlik yıllarımdan bu yana hep bir çekişmem oldu. Sözgelimi, kravat takmayı hayatım boyunca hiç sevemedim. Bir defa evlenirken taktım, o da yine kravat değil papyondu. İkincisi ise yıllar önceki “1 Mayıs”lardan birinde toplu bir protesto yapmak üzere arkadaşlarla takım elbise giyip kravat takarak gelmiştik alana. Onun dışında, bugün bile gardrobumda hiç kravatım yoktur.
Yanısıra, benim de aynen “Mandıra Filozofu” gibi kendime göre işleyen bir biyolojik saatim var. Sistem neyi dayatırsa dayatsın, ben de o biyolojik saate göre yaşıyorum ve bunun dışına çıkamıyorum. Çıkmak da istemiyorum zaten… Deliler gibi, hırs yaparak çalışmaya değil, daha bir akıllıca ve öncelikle temel ihtiyaçlarımızı karşılayacak kadar çalışmaya inanıyorum. Kısacası, sevdim ben bu adamı; huylarımız benzeştiği için de rahatsızlık çekmeden oynuyorum. Fakat, şunu da itiraf etmeliyim ki sistem karşıtlığında o beni çok aşmış, resmen nirvanaya ulaşmış durumda…
MinT Yapım ekibi olarak, anlattığımız hikâyelerin ahlâkî hijyen boyutu ve bunların insanımıza doğru düzgün aktarılması noktasında çok hassasız… Üç yıldır Birol Güven'in yanında senarist olarak çalışıyorum. Çok net söyleyeyim; ben hayatımda, topluma bir ürün sunarken bu kadar titizlenen, etik değerlere bu denli saygılı, yanlış anlaşılmaktan böylesine endişe duyan bir başka televizyoncu daha görmedim. Bu söylediğim asla yağcılık değil, hakkı hak edene teslim etmeye yönelik somut bir saptamadır.
Bir kadın izleyicimiz aylar önce bize mesaj atarak şu şikâyette bulunmuştu:
“Hazırladığınız dizide, adı Tuna olan bir erkek karakter var. Benim kızımın adı da Tuna ve kızım sizin yüzünüzden giderek adından utanmaya başladı, dizideki erkek adaşı ekrana her çıktığında çok üzülüyor, ağlıyor.”
Bana kalsa, son derece gereksiz bir üzüntü bu; çünkü Türkiye'de Tuna adı hem kızlara, hem de erkeklere konulur. O, Balkanlar'da yitip giden topraklarımıza, tarihsel hatıralarımıza bir özlemin ifadesi… İşin aslı böyle olmasına rağmen, Birol Hoca bunu kendine fena hâlde dert etti ve biz o mesaj geldiğinden beri diğer kahramanlarımızın konuşmalarında Tuna'ya mümkün olduğunca Tuna dedirtmemeye başladık. Halûk onunla diyaloglarını “zero erkek” diye geçiştiriyor meselâ, Meltem de adıyla hitâb etmeyip direkt “Sen” kalıbıyla yuvarlıyor.
Dikkat et, bir tek izleyicinin şikayeti karşısında takındığımız tavırdır bu... Aynı şekilde, Hoca'nın toplumun önüne çıkartılacak olan her satırdaki tavrı da yine benzer yöndedir. Ekibimiz, hazırladığımız dizilerdeki kahramanların davranışlarına yön verirken sürekli olarak pedagoglardan, psikologlardan destek alıyor. Aklımıza soru çengeli asan her metni aramızda uzun uzun tartışıyoruz. Ancak, ekipte genel bir konsensus olursa bunlar görücüye çıkabiliyor. Yoksa, ticarî açıdan nice muhteşem espriyi hiç gözünün yaşına bakmadan çöpe atmışlığımız çoktur. Bu ekibin aklına, vicdanına, taşıdığı sorumluluk duygusuna dibine kadar güveniyorum ben…
O yüzden, “Mandıra Filozofu”yla ilgili olarak da gönlüm çok rahat… Bu slow-motion mizaçlı adam aslında çalışmayı kınamıyor; delicesine, kendini kaybedercesine yaşanan bir çalışma düzenini kınıyor. İnsanlara zaman zaman fren yapıp kendilerine dönmelerini, doğaya daha bir alıcı gözüyle bakmalarını öğütlüyor. En önemlisi de midelerin alabileceğinden daha fazlası için hırs yapmanın zararlarını hatırlatıyor. Bitkileri seven, hayvanları seven, insanları seven, bu arada kendini de seven “normal” biri var karşımızda… Gerektiğinde o da köyünde çalışıyor, fakat darmadağın olmadan, kararınca çalışıyor. Şu üç günlük dünyada gereksiz yere hırs yapanları da anlayamıyor.
Bence bu, bizi bir parça kafayı çalıştırarak, entelektüel efor sarfederek izleyenlere doğru biçimde ulaşacak olan gayet sağlıklı bir mesajdır. Gençlere, “Hayatlarınızı bozuk para gibi harcamayın, titreyin ve kendinize dönün, sevdiğiniz bir işte çalışarak mutlu bir hayat yaşamak için uğraşın” diyoruz.
* * *
'Mandıra Filozofu'nu sinemaya uyarlamayı düşünüyoruz'
Mustafa Ali, yapımcımız Birol Güven tarafından dizi içinde “doyumluk” değil, “tadımlık” bir karakter olarak tasarlanmıştı; ki benim de naçizâne kanaatime göre böyle olması çok daha doğru… Çünkü, sonuçta “Çocuklar Duymasın” yıllardır geniş bir kitlenin severek izlediği, orta sınıfa mensup bir çekirdek ailenin hikâyesi… Arada sırada bu ailenin hayatına ortamı şenlendirmek için bir takım yan karakterler girip çıkabiliyor, fakat hikâyenin odak noktasında Halûk, Meltem ve çocukları var.
Tabiî, sinema filmi yapmak, finansıyla, kastingiyle, prodüksiyonuyla, bir televizyon dizisine göre çok daha irice bir projeye kalkışmak demek... Şartlar önümüzdeki günlerde ne gösterir, bunu tam bilemiyorum. Kaptanımız “Çözdüm bütün meseleleri, yürüyün, çekiyoruz filmi” dediği anda, bu defa sinema kamerası karşısında giyeceğim yün beremi ve meşin yeleğimi… İzleyicinin yoğun teveccühü ekip olarak hepimizi yüreklendiriyor; zaten cesaretimizi de bu teveccühten aldık. Sinema filmi projesi gerçeğe dönüşürse, ben de adamımı yine büyük bir keyifle, bu karaktere yepyeni nüanslar katarak oynarım.
Hay yaşa! Ben de aşağı yukarı öyle şeyler hayâl ediyorum zaten... Filmin gösterim süreci de aynen adamın kendisi gibi yürümeli... Seyirciyi umursamayan baygın baygın fragmanlar, ülke çapında yalnızca 3-5 sinemada gösterime giren bir film... Öyle, parayı pulu hiç düşünmeden... Tabiî, biz burada bunları diyoruz da sinema bütçeleri söz konusu olunca gerçekler çok acı... Ancak şunu kesin olarak söyleyebilirim ki yeni bir "Recep İvedik" yapmak istemiyoruz. Bu filmi çekmeyi başarırsak, son derece protest bir iş olacak.
Yok yahu, bu defa o kadar uzatmayız; 3-5 yıl içinde tekrar görüşürüz gibime geliyor. İlkini abartmışız biraz... Fakat iyi oldu, epeyce konuşacak malzeme birikti öyle değil mi?
Aman Üstad, haddimize mi düşmüş bizim el öptürmek falan, asıl benim öpmem lâzım... Ne de olsa kankamız memleketin medar-ı iftaharı bir sinema yazarı olmuş, mekânımızı şereflendirmiş.
O, asıl beni bugünlere getiren sizlerin büyüklüğü... Ben senin elini öpeyim ki tevazû kılıflı kibir olsun.