Derin bir nefes

Merve Akbaş Yeni Şafak
Yasin Gedik

Bu ay köşemizde yer verdiğimiz isimlerden biri de Yasin Gedik. Gedik, Gün Gelecek Göreceksin isimli kitabı için, “Koronavirüs salgınının başlarında, yani o boğucu belirsizlikte ortaya çıkan ilk kitabım Gün Gelecek Göreceksin adeta bana derin bir nefes olmuştu” diyor.

İlk eseriniz yayınlandığında neler hissettiniz?

Edebiyat parçalamak gibi olmasın ama geçen üç yılın ardından o günleri anarken diyebilirim ki korona virüs salgınının başlarında, yani o boğucu belirsizlikte ortaya çıkan ilk kitabım Gün Gelecek Göreceksin adeta bana derin bir nefes olmuştu. Ya da şöyle diyebilirim: İnsanlar evinde ekmek falan yaparken biz de ailecek kitap yaptık. Bu üretim süreci, yani on yıllık dağınık şiirleri toplamak ve bunların üzerinde özenle çalışmak yorucu fakat insanı harika hissettiren bir çaba oldu.

Kitabınızı elinize alınca ilk olarak ne yaptınız?

Yaşamak ve yayımlanmak güzel şey diye düşündüm. Kapak tasarımıyla, edisyonuyla, her şeyiyle benim ve yakınlarımın emekleriyle şekillenen bu eser tamamen bizimdi ve bu kitap, edebiyat dünyası için çok küçük olsa da özellikle benim için büyük bir adımdı. O zamanlar öyle düşünmüştüm ve bu benim ayaklarımı yerden kesiyordu. O ilk kitap kargomu açtığım zamanı da hatırlıyorum. Bir fenomen gibi kutu açılışı yapıp video kaydı yapmıştık. Neyse ki sosyal medyada paylaşmadım.


BUGÜN ÇOK FARKLI BİR YERDEYİM

Kitabınızı ilk kime imzaladınız?

Önce eşim Sibel’e ve kedimiz Kurin’e, sonra da kendime afili imzalar attım. Sonra yakın akraba ve arkadaşlara imzalı kitaplar gönderdim. Onlara dedim ki “Şiirden anlamasanız da lütfen okuyun ve değerlendirin, hatta eleştirin.” Çok az geribildirim aldım ve aldıklarım da yetersiz kaldı. Fakat şiirimizde eleştiri çok az diyerek konuyu kapatmadım ve kendi kitabımı ciddi bir eleştiriye tabi tuttum. Anladım ki kitabımın çıktığı o üç yıl önceki poetik yerden çok daha farklı bir yerdeyim. Bunu takip ettiğim sağlam dergilere ve şairlere borçluyum.

Yazmaya nasıl başladınız?

Bunu net olarak hatırlamak zor, ancak yazmanın ilk adımı okumak. Özellikle de ortaokulda okuduğum kitaplar ve bazı öğretmenlerim beni yazmaya teşvik etti. Ergenlik yani kendini ifade etme dönemindeki arayışım da etkili oldu yazmakta, büyük şairlere öykünmelerim de. Yolculuklar, aşk acısı, daha çok da can sıkıntısı insanı yazmaya itiyor o dönemlerde. Şiirlerimden oluşan bir defteri kitap gibi hazırlayarak edebiyat ödevinden tam puan aldığımı hatırlıyorum bir de.

Gece mi yazarsınız, gündüz mü?

Yalnızsam gece ya da gündüz fark etmiyor; ancak şu aralar daha çok gündüz iyi çalışabiliyorum. Gece gündüz fark etmeden, önce zihnimde dönüp duran dizeleri toparlayıp not alıyorum. Sonrası saatler, günler boyu çalışmaya bakıyor. Korona zamanında geceleri çok verimli çalışmıştım. Zaten kitap da o sayede çıkabildi.

Defter mi, bilgisayar mı?

Defterle başladım, sonra telefona, ardından da bilgisayara geçtim. Şimdilerde daha çok işlenecek ham maddeyi telefona not ediyorum, sonra da bilgisayarda ince işçilik için uzun uzun çalışıyorum. Yazılmakta olan şiirin beni nereye götüreceğini kestiremediğimden mutlaka internetli bilgisayarda çalışmam gerek. Bir kelime, bir olay, bir sıfat bile bazen derinlemesine araştırmayı gerektiriyor. Yorucu ama zihnin gelişimi için müthiş bir çalışma yöntemi olan şiir, hem okurken hem de yazarken beyindeki fırtınayı kontrol edebileni şair yapıyor belki de.


Günümüz çocukları için şiir, biçilmiş bir kaftan