İngilizler gasp ettikleri toprakları Yahudilere verdi

“Filistinliler topraklarını sattı” söyleminin gerçek olmadığını anlatan Gazeteci İbrahim Mekki, bu konuda hazırladığı doktora tezindeki verilere dikkat çekiyor. Mekki, Filistin’de İngilizler tarafından gasp edilen toprakların Yahudilere verildiğini söylüyor.

Latife Beyza Turgut Yeni Şafak
Latife Beyza Turgut, Dr. İbrahim Mekki

Yahudilerin sapkın inançlarına göre kendilerine “Vadedilmiş topraklar” olarak gördükleri Filistin toprakları, asırlar boyunca farklı milletlerin hedefi oldu. Filistin’de İslam fethi ile başlayarak Osmanlı hâkimiyetinin son asrına kadar yaşanan on iki asırlık dönemin, Filistin’in yaşadığı en uzun barış, istikrar ve huzur dönemi olduğunu söyleyen Gazeteci ve Akademisyen Dr. İbrahim Mekki, Osmanlı çekildikten sonra Filistin’de bir insanlık dramının başladığını anlatıyor. Mekki, “İslam tarihinin yarısına yakın süren Osmanlı idaresi ve askeri kurumunun himayesi altında Müslümanlar uzun bir güven ve asayiş çağını yaşamışlardı. Çünkü caydırıcı bir güç olarak bir devletin askeri gücü, bölünmeleri, kaosu ve karışıklığı önlemekteydi. Böylece İslam dünyası, Osmanlı dönemi boyunca hiçbir yerinde ve hiçbir zamanında Avrupa’da milyonlarca insanın öldürüldüğü İkinci Dünya Savaşı gibi bir insani felaket yaşanmamıştı” diyor.

1998 yılında Türkiye’ye yerleşen Gazeteci ve Akademisyen Dr. İbrahim Mekki, Orta Doğu üzerine uzmanlaşmış bir isim. Tunus’taki yüksek lisansının ardından doktora eğitimini 2011 yılında Türkiye’de “19. Yüzyılda Filistin’de Arazi Satışları” konulu tezi ile tamamlayan Mekki ile Filistin topraklarındaki işgali ve öne sürülen “Filistinliler topraklarını sattılar” iddialarını konuştuk.

Orta değil “Yakın Doğu”

* Orta Doğu coğrafyasının tarih boyunca karışık olduğuna dair bir inanış var. Oysa biz bu hareketlenmelerin 19. yüzyıldan sonra başladığını görebiliyoruz. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz?

İlk önce “Orta Doğu” kavramındaki batı merkezli ırkçı, ayrımcı ve dışlayıcı bir zihniyetin ürünü olduğunu unutmamalıyız. Nitekim Avrupa ve Amerika, İslam coğrafyasını ve medeniyetini kendilerinden yakın göstermek istemedikleri ve bizi dışlamak için daha önce kullandıkları “Yakın Doğu” ifadesinden vazgeçip “Orta Doğu” ifadesini empoze etmeye yeltenmişler. Halbuki Batı medeniyetinin temelleri, Şam, Bağdat, Buhara, Semerkant, Kayravan, Kahire ve İşbiliye gibi İslam diyarındaki devasa kütüphaneler üzerine kurulmuştur. Hatta Abbasi Devleti döneminde yapılan eski Grek eserlerin Arapça’ya çeviriler olmasaydı, Avrupa Rönesans hareketi ortaya çıkamazdı. Böylece bizim sayemizde Batı kendini tanıyarak kendi medeniyetini kurabildi. Bölgenin tarih boyunca karışık olduğu söylemine gelirsek: Aslında İslam medeniyeti şu anda 15 asır yaşında. Bu süre boyunca bazı çekişme ve çatışmaların ortaya çıkması kardeş kavgası gibi gayet doğal bir durum. Ancak en büyük karışıklıkların sebebi dış müdahaleler olmuştur. Moğol istilası, Haçlı Seferleri ve 19. yüzyılda yaşanan Batı işgal hamlelerine karşı İslam’ın gereği olarak Müslümanlar direnecekti ve gerçekten ağır bedeller ödeyerek direndiler. Hâlâ Filistin’de direniş devam etmekte. İncil’de olan “Kötüye karşı direnmeyin. Sağ yanağınıza bir tokat atana öbür yanağınızı da çevirin” (Matta 5, 39) cümlesi gibi bir ayet yok ki Kur’an-ı Kerim’de! Kur’an’da Kıtal, Cihad, Harp ve Fetih kuralları ile ilgili ve genelde nefis, mal ve vatan müdafaasına teşvik eden onlarca ayet vardır. Bu direniş inancı sayesinde Batı işgali altında kalan Müslüman toplumların çoğu asimile olmadan din, dil ve kimliklerini koruyabilmişlerdir.

Avrupalılar, Kuzey Amerika’daki yerli halkları imha ettiklerini, Afrika’dan Siyahileri getirip köleleştirdiklerini, daha sonra ormanlarda kovalayıp av tüfekleri ile vahşice öldürdüklerini, Yeni Zelanda yerlilerinin başlarını keserek mumyalayıp Avrupa zenginlerine süs eşyası olarak sattıklarını inkâr edemezler. Ancak bütün o korkunç ve utanç verici tarihlerini inkâr etmeleri en büyük küstahlık olur. İşte Batı’nın 19. yüzyılda dünyanın her tarafında uyguladığı bu vahşetine karşı Müslümanlar direnmeseydi, ya yok olur ya da asimile olurlardı. O zaman sadece Filistin’de değil, yerkürenin hiçbir yerinde ne Müslüman ne de İslam kalmazdı. Müslüman direniş ruhunu sadece bireyler değil, devletler de taşıyordu. Avrupalılar, 11. yüzyılda Haçlı Seferleri ile kutsal topraklarımızı ele geçirmeye çalıştılar. Memlükler, Zengiler ve Selçuklular ve hatta Kuzey Afrika’daki Müvahhidler her bir devlet kendi imkânlarıyla uzun uğraşlardan sonra 13. yüzyılda Kudüs’ü Haçlı birliklerinden arındırabildiler.

İsrail için ilk çağrı Napoleone Bonaparte’tan

* Haçlı seferlerinin başarısız olması üzerine Avrupalılar Filistin topraklarını askeri yollarla alamayacakları kanaatine varınca farklı yollara başvurdular. Siz de tezinizi bu konu hakkında kaleme aldınız. Nedir bu yollar?

18. yüzyılın sonlarına doğru Fransa’dan kalkıp Mısır’ı işgal ettikten sonra Napoleone Bonaparte, Filistin sahillerine yanaşıp Akka Kalesi’ni denizden kuşatmıştı. Bonaparte, Akka muhasarası sırasında Filistin Yahudilerini kendi tarafına çekmek ve Avrupa Yahudilerinin mali desteğini almak için, dünya Yahudilerini Filistin’e toplayıp İsrail Devleti’ni kurma sözü içeren bir bildiri yayımlamıştı. Ancak Akka Valisi Cezzar Ahmet Paşa’nın çetin direnişine dayanamayan Bonaparte, Akka Savaşı’nda yenilgiye uğradı ve Fransa’ya geri döndü. Böylece Avrupalılar ve Avrupa Yahudileri, Filistin’deki emellerine ulaşmak için askeri yollardan ümitlerini kesip farklı yollara başvurmaya başladılar. Bu yollardan en önemlisi finansal silahtir. Avrupa’da kapitalizm sisteminin kurumsallaştığı o dönemde, silah gücü yerine bu sefer para gücüyle Filistin’i hedef aldılar. Böylece Avrupa’da çoğu Yahudi sermaye sahipleri Filistin’de toprak alımlarına yöneldiler. Bu şekilde Filistin topraklarına yabancılar tarafından büyük bir talep dönemi başladı. Kimi dini, kimi siyasi, kimi de ekonomik çıkarlar için Avrupa halk ve hükûmetlerinden Filistin topraklarından pay almak isteyenler, büyük meblağları gözden çıkararak arazi satın almaya başladılar. Osmanlı Devleti de yabancı güçlerin bu emellerini zamanında fark ederek, yabancıların Filistin’e yerleşip, toprak satın almalarını yasaklamıştı. Daha önce yapılmış satışları da iptal etti.

Hristiyan aileler rüşvetle toprak aldılar

* “Filistinliler topraklarını sattı” söylemi doğru mu?

Bu söyleme karşı ilk önce biraz mantık yürütmek gerekiyor. Eğer Filistinliler topraklarını satmış olsaydı ne Gazze’de ne Batı Şeria’da ne de Ürdün, Suriye, Lübnan ve farklı ülkelerde de Filistinli mültecilerin fakir ve sefil durumda yaşadıklarını hiç göremezdik. Bu demek değil ki hiç satış olamamıştı. Ancak satışların çoğu Kudüs Mutasarrıflığı dışında yapılıyordu. Mesela; 1869 yılında Lübnan Hristiyanlarından Sersak Ailesi, Filistin’in kuzeyinde bulunan, o dönemde Akka Sancağı’na bağlı ve devlete ait Merc-i İbn-i Âmir Yaylaları’nda 230 bin dönümlük 60 köyün arazilerini rüşvet vererek satın almışlardı. Daha sonra 1872 yılında Sersak Ailesi yanında Selim Hûrî’ye de aynı bölgede köyler satılmıştır. Mecdel, El Herîc, Harisiye, Yâcûr, Hureybe Köyleri bunlardan bazılarıdır. Merc İbn-i Âmir Bölgesi’nin arazilerini devletten satın alan Beyrutlu Hristiyanların başında Habib Besters, Nikola Sersak, Tüveyni, Mette Ferah ve Selim Hûrî gibi isimler gelmektedir. İşte bu zengin Lübnanlılar, 20. yüzyılın başında ellerindeki arazileri dolaylı ya da doğrudan yabancı Yahudilere ve Siyonizm ajansına satmışlardır. Böylece Filistin’deki ilk Yahudi yerleşkeler kurulmuştur. Oralardan da İsrail virüsü, İngiliz mandası himayesi altında yayılmaya başladı. Ta ki bugünkü terör devleti haline gelene kadar. Sorunun cevabına gelince, 6-7 yıl boyunca onlarca kaynak ve Osmanlı arşilerinden yüzlerce orijinal belgeye istinaden hazırladığım ve 2011’de Prof. Dr. Ahmet Tabakoğlu Hoca’nın danışmanlığında bitirdiğim doktora tezimin sonucu olarak 19. yüzyıl boyunca yabancı yahudilere satılan toprakların toplamı Filistin’in yüzölçümüne kıyasen yüzde 1’e bile ulaşmamış. Çünkü Osmalı’nın koyduğu yasakların yanında, Filistin halkı da Siyonizm tehlikesine erken bir dönemde duyarlı, bilinçlidir.

Yahudi mezarlıklarının tapusu bile Müslümanların

* O zamanki evraklara baktığımızda Yahudiler üzerine kayıtlı arsa veya evlere rastlayabiliyor muyuz?

Aslında Kudüs Mutasarrıflığı’nda 16. yüzyılın bir kısmını kapsayan Hicri 970 Miladi 1562 tarihli 342 nolu Tapu Tahrir Defteri’nde ne Kudüs’te ne de ona bağlı kasaba, kaza ve köylerde bir Yahudi’nin adına kayıtlı hiçbir ev, dükkân, arsa yada bahçeye rastlanmamaktadır. Öyle ki Silvân’daki Yahudi mezarlığı bile Musevilere kiralanmış Müslümanlara ait bir vakıf toprağıdır. Ancak 20. yüzyıla gelindiğinde Mekke Valisi Şerif Hüseyin’in 1916’da devlete karşı başkaldırısı yüzünden Osmanlı orduları Arap yarımadası, Irak ve Şam bölgesinden çekildikten sonra Filistin’de insanlık dramı başladı. Osmanlı’ya ait toprakların çoğu Fransa ve İngiltere işgal etmişti. İngiltere, İşgali altındaki Filistin topraklarını haksız yere 1917’da imzalanan Balfour Deklarasyonu gereğince Yahudilere vermeye başladı. Böylece Avrupalılar, aralarında yaşamak istemedikleri Yahudileri vapurlarla Filistin limanlarına öbek öbek göndermeye başladı. O dönemlerde Arap memleketleri işgal altında idi. Onun için Siyonizme karşı ellerine gelen hiçbir önlem alamazlardı. 20. yüzyılın ortalarında 1947’de Birleşmiş Milletler kararı ile İsrail Devleti kuruldu. Arap ülkeleri harekete geçerek birkaç savaşa girilse de Avrupa ve Amerika tarafından destekli İsrail karşısında Arap orduları hep yenildi. 70’li yılların sonlarında da Arap rejimleri, İsrail ile sulh anlaşması gerçekleştirdi. İsrail, Mısır ile Camp David Anlaşması’nı, Ürdün ile 26 Ekim 1994’te Arabe Vadisi Anlaşması’nı ve en son 15 Eylül 2020 tarihinde Bahreyn ve Arap Birleşik Emirlikleri ile Abraham Anlaşması’nı imzaladı. Bir iki ay geçmeden bu anlaşmaya Sudan ve Fas da katıldı. Bu anlaşmadan hemen sonra Netanyahu hükümeti, Mescid-i Aksa’ya ve Filistin halkına uyguladığı ihlalleri daha çok yoğunlaştırdı. Tabii ki Filistin direniş hareketleri seyirci kalamazdı. Bu çerçevede 7 Ekim tarihinde “Akda Tufanı” operasyonunu başlattılar. Bu operasyona karşı İsrail, Gazze’de vahşi bir katliama girişti.

II. Abdulhamid Yahudilerin Filistin’e girişini yasakladı

19. yüzyılda Osmanlı’nın ekonomiye müdahale ederek ve bazı yasaklar koyarak Filistin’deki nüfus dengesini ve ekonomik yapıyı korumaya çalıştığını söylüyorsunuz. Osmanlı idaresinde olan Filistin toprakları için nasıl bir politika izlendi?

Osmanlı döneminde genelde Filistin arazilerine talip olan Yahudilerin durumu, Osmanlı tebaasından olup olmamalarına göre değerlendiriliyordu. Buna göre bazı şartlarla beraber yerli Yahudilere arazi satışları yapılırken yabancı Yahudilere satış yapılmıyordu. Daha önce yapılmış satışlar iptal edilip o arazilerin mülkiyeti ödenen fiyatına bir Müslüman vatandaşa naklediyordu. Ancak siyasi Siyonizm hareketinin ortaya çıkışıyla beraber, Yahudilerin Filistin’de bir devlet kurma emelleri de aşikâr oldu. Bunun üzerine Sultan II. Abdulhamid, yerli ve yabancı Yahudilerin hepsine toprak satışlarını ve yabancı Yahudilerin Filistin’e girişlerini dahi kesin olarak yasakladı. Bu yasağın metni, Osmanlı Arşivlerinde “BEO/2159/161871” numaralı belgede net ve açık bir şekilde yazılmaktadır.

İhlale karşı Yıldız İstihbarat Teşkilatı kuruldu

1880 yılında kurulan Yıldız İstihbarat Teşkilatı’nın Filistin’deki önemi nedir?

Sultan II. Abdülhamid, siyasi, idari, hukuki ve iktisadi düzenlemeleriyle devleti ve özellikle Filistin’i korumak için çok emek harcadı. En önemli düzenlemelerinden biri ise 1880 yılında kurulan Yıldız İstihbarat Teşkilatı’ydı. Bu kurum, Filistin’de satılması yasak olan arazilerin satışlarını tespit ederek merkezi yönetime sunardı. Devlet, bu ihlaller hakkında birtakım tedbirler alıyordu. Ayrıca Osmanlı Devleti, yabancıların müdahalelerine maruz kalan Filistin ile devamlı irtibat halinde olmak için her türlü iletişim aracını kullanmaya çalıştı. Filistin’de posta hizmetini erken dönemlerde başlattı. Kudüs’te ilk postahane 1840 yılında açılmıştı. Daha sonra telgraf hatları çekilmişti. Bu yeni iletişim araçları vasıtasıyla Filistin’deki mülk ve mîrî arazilere yapılan ihlaller, sadece devlet yetkilileri tarafından değil normal halk tarafından da devlete bildirilebiliyordu.


Down sendromlu bireyler işbaşında