Ümit Savaş Taşkesen
Unutmaya çalıştığın benliğinle yüzleşmektir doğduğun şehir. O yüzdendir ki gitme zamanı geldiği an, iç dünyama çöken, bir başkasının anlayamayacağı, bir ağırlık ve coşkudur. Oraya ait olduğunu bilmek ve orada olmaktır. Seni sen yapan bugünün dünü oradadır. Orada açık, kapatılması gereken bir hesap, borç durmaktadır. Gidip yükünü yüklenmek, yorgun, yaşlı ananın gözlerinde, gelmiş olmanın ışıltısını, dudaklarındaki gülümsemeyi görmektir Doğduğun Şehir... Doğduğun şehri bırakamazsın. O da seni bırakmaz... Bütün bu duygu yoğunluğunu sana yaşatan, belayı da umudu da bağrında tomurcuklandıran, gitme zamanı geldiği zaman gitmen gereken ve gidebildiğin, bu gidiş geciktirildiğinde ya da geçiştirildiğinde ortada sen/ben diye bir gerçekliğin de bulunmadığı bir yerdir doğduğun şehir.
ANNEMİN MEMLEKETİ ÖNCE YIKILDI
Bu kez ıskalayamazdım. Annemin memleketi 17 Ağustos 1999 depreminde yerle bir oldu. Şaşkındım, ne yapacağımı bilemedim, yardıma gidemedim. O zaman Konya’daydım. Bu gidememenin içimde oluşturduğu çöküntü hiçbir zaman geçmedi. Kendimi affetmedim. 2007 yılında TYB Konya Şubesi’nde 17 Ağustos depremi üzerine bir yaptığımız bir programda, Sami Güçlü ya da Fahri Tuna’nın kurduğu bir cümle hiç aklımdan çıkmadı. Pişmanlığımı derinleştirdi. “Böyle bir doğal afet haberi aldığınızda ne olacak ne yapacağım diye düşünmeyin, mutlaka gidin. Hiçbir şey yapamasanız dahi taşıdığınız umut, morale çok ihtiyaç oluyor.” Yaramı derinleştiren, ancak aklımdan hiç çıkmayan bir cümleydi bu. Şimdi, babamın memleketi, doğduğum, büyüdüğüm yer, Kahramanmaraş yerle bir olmuştu. Yine Konya’daydım. Tereddüte yer yoktu. Depremden önce hem annemi ziyaret etmek hem de üç yıldır yazımı bitmeyen, bitse de kurtulsam artık diye düşündüğüm, Londra Kahramanmaraş karşılaştırması, bir nevi hesaplaşması olan “Şeyh Adil Marks” yazısını tamamlamak için doğduğum şehre gelmiş, on gün kalmıştım. K.Marks’ın mezarının olduğu Highgate Mezarlığı ile babamın mezarının bulunduğu Şeyh Adil Mezarlığı üzerinden bir hesaplaşmaydı. Londra, Highgate notları tamamdı ama Şeyh Adil ve Maraş kısmında eksik bir şeyler vardı. Bu yüzden şehri, tarihi yapıları, artık çoğunlukla Suriyelilere terk edilmiş getto gibi görünen, çocukluğumun geçtiği Mağralı, Tekke, Kayabaşı, Haydarlı, Divanlı, Kuyucak gibi mahalleleri, Şeyhadil Mezarlığı’nı geziyor, yazı için fotoğraflıyor, notlar alıyordum. Üniversiteler açılacağı için depremden iki gün önce Konya’ya dönmüştüm…
İLK DEPREM GECESİ
Deprem haberini “Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak” misali, iki sevgili dost, ilk dakikalarda arayarak haber verdi. Hemen mesajla annem, abim, akrabalarla iletişim kurduk, iyi olduklarını öğrendik. Devamında bitmek bilmeyen bir sessizlik… Haberler, görüntüler... Süleyman Gündüz aradı, sağ olsun, annenler ne durumda, haber alamıyoruz diye. Depremin merkez üssünden ilk gün akşama kadar görüntü, haber olmaması panikletti. Şehir, akrabalar, komşular, insanlar ne durumdaydı? Şu an hâlâ zihnimde dönüp duran fragman, sosyal medyaya Trabzon Caddesi’ni ve yıkımın büyüklüğünü gösteren ilk video… Gavur Dağı, Nurdağı köprülerinin yıkıldığı, yolların yarıldığı, giriş çıkışların sınırlandırıldığı haberleri durdurdu bizi. Yardıma giderken yardıma bir engel de biz olmayalım dedik. Sonra yardım, yol hazırlıkları için bekledik. Konya’daki yardım faaliyetlerine koştuk. Üçüncü gün yoldaydık kardeşimle. Andırın Postası’nı, İkindi Yazıları’nı okumuştum ama Andırın’a hiç gitmemiştim. Hiç kullanmadığım Andırın yolu üzerinden gece yarısı, “İnilecek kadar indim, Hayfa” demiş ya şair, öyle Kahramanmaraş’a ulaştık. Çok zor, garip, travmatik, bazen apatik duygu sağnağı içindeydim. Yolda gördüğümüz yardım konvoyları, TIR’lar, kamyonlar, vinçler, vd. araçlara bakan gözlerimiz nemli… O araçların arkasında duran, temsil ettiği değerdi bizi ağlatan.
KOCA ŞEHİR ALZHEİMER OLMUŞTU SANKİ
“Eve dön, şarkıya dön, kalbine dön.” İki üç gün öncesinde çocukluk, gençlik anılarımı kaydetmek için adım adım dolaştığım şehir yıkıntılar halindeydi. Eve ulaşan yolu bulmakta zorlandım. Hafızasını kaybetmiş ya da daha önce hiç gitmediğim bir şehirde dolaşıyor gibiydim. Yolu bulmamızı sağlayan şehrin kutup yıldızı, hafıza çivileri, bellek metaforları diyebileceğimiz eski binalar, minareler, anıtlar zarar görmüş ya da yıkılmış, ben rotamı kaybetmiştim. Koca şehir Alzheimer olmuş gibi dolaşıyorduk. Yardım faaliyetlerinden fırsat bulup hafızamı yerine getirecek ipuçları arıyordum şehirde. Bir haftalık süreç içerisinde zaman kavramım kayboldu. Hangi gündeydik, çok önemi yoktu. Ne kadar yaşayacağımızı da bilmiyorduk. İbnül Vakt olmak bu galiba. O anı yaşa, yardım et, yardıma koş, destek ol, son ağacı dik… Sürekli çalan telefon, mesajlar, ambulans, mavi kırmızı ışıklar, karanlıklar içinde, sabah sekizde başlayan gürültüsü ile bir şehir. Daha önce hiç bu kadar çok telefon, mesaj almadım, tanıdık tanımadık bu kadar çok insanla konuşmadım sanırım… Bu süreçte karşılaştığım her hayat ayrı bir iz bırakıyor belleğimizde. Derinlemesine tek tek ele alınması gereken hikayeleri dinliyorsun hızla. Not almaya, durup düşünmeye zaman yok. Belki akşamüzeri, yarınlara çıkarsan yazmak için bir hatırlatma gönderisi yazıyorsun hızla. Üç göz odada, 15 kişi. Gözlerin tavanda, başının üstüne bir yastık koyarak, tam teçhizatlı bir asker gibi uyuyorsun. Yaşam üçgeni olabilecek bir boşluk kestiriyorsun gözüne. Elini yıkamak için çeşmeyi açtığında daha önce kana kana içtiğin Pınarbaşı suyu yerine akan çamurlu suya bakıp elini uzatamıyorsun. Hz. Musa’nın kehanetleri geliyor aklına nedense. Nil Nehri kan akıyor… Kahramanmaraş’tayken meydana gelen artçıları hissetmedim. Allah üzerine sekinet indiriyor sanırım. Şehir dışından gelen telefonlarla deprem olduğunu öğreniyordum. Bazen de yer, zemin, sürekli oynuyor gibi geliyordu Pazarcık’a doğru giderken. Gerçekten artçılar mı oluyordu, algıdan mı kaynaklanıyordu, bilmiyorum.
“Başımızı ne yana çevirsek, oradaydı hep. 18. yy’dan bugüne çekilen bütün fotoğraflarda yer alan Ulu Camii ve minaresini bu halde görmek, üzüntünün ötesinde bir yıkım oldu. Temelinden alemine, şerefesine, başka bir yerde görmediğim bu güzellik bir fotoğrafın Maraş olduğunun işaretiydi. Maraş Kalesi’nden indirilen bayrak olayında, cami avlusunda bekleyen cemaati, Rıdvan Hoca’nın hutbesini hatırlardım avludan kaleye bakarken. Kahramanmaraş’ın kurtuluşunun canlı şahidinin boynu bükülmüş, yere düşmüş… “
Şehri terk edenlere ağıt
İsmet Özel’in “Of not Being A Jew” şiiri ile deprem arasında tuhaf gelen çağrışımlar kuruyorum sürekli. Dulkadiroğlu beyliği zamanından beri şehri terk etmeyen, bağını koparmayana, babam gibi geri dönen Kahramanmaraşlılar şehri terk ediyor, belki geri dönmek üzere… bu bir “Maraş Diasporası”. Karşımda gördüğüm enkazlar, insanlar, ayağımı bastığım zemin, sorumluluk, eve dönmek… AFAD, depremde ilk giden gönüllü gruplar içine edebiyatçı, şair ve yazarları da götürmeli, yazarlar gitmeli. Acılar tazeyken görmeli, gezilmeli. Bu yaşanan büyük acılar güncelliği kaybolunca değersizleşen haber dili yerine, ortak hafızada yer edecek sanat eserlerinde işlenmeli ki unutmamalı, ders almalıyız. Karşılaştığınız insanların tutumları bir ömür boyu yetecek izler bırakıyor; kanaatkar, münzevi, şok içinde, yaralı, yorgun, sinmiş, yığmacı, yağmacı, her ne verilirse hırsla daha çoğunu isteyen, istifleyen, ihtiyacından fazlasına elini uzatmayan, kendisinde olmayanı isteyen, öfkesini boşaltacak bir mecra, merci, yetkili arayan, çaresiz, bir çok şeyini kaybetmiş insanlar, aynı anda karşında duruyor. Bir yandan insan, insanın doğası üzerine okuduklarım, düşündüklerim, karşıma çıkan insan manzaraları, bir yandan çocukluğumun geçtiği mahalle, şehir, hafızalar, hatıralar.
“Minareler süngü, kubbeler miğfer, Camiler kışlamız, müminler asker”
Birkaç gün önce ortak hafıza mekanları bir kentsel dönüşümle silinir diye kayda almışken birkaç gün sonra depremde zarar görüp yok olması. Ulu Camii, Arasa, Boğazkesen, Çınarlı Camii gibi birçok caminin minarelerinin yıkılmış olduğunu görmek insanlarımızın kaybı kadar iz bıraktı bende. Dilimden, “Süngümüz düşmüş” diye bir şey döküldü yıkılmış minareler önünde. Bahtiyar Yokuşu’ndan yukarı çıktığımda, tarihi konakların yıkıntıları arasında Şıh Camii’ni de tamamen çökmüş gördüğümde “Miğferimiz de düşmüş ya Rabbi” dedim. Divanlı Camii, konaklar, tarihi evler… Deprem öncesi, her an yıkılır diye etrafına güvenlik çemberi oluşturulmuş eski evler depremde hasar görmezken yeni binaların yıkılması. Hafızayı yeniden inşa etmek gerek.