Murat Ülker yazdı: Olağanüstü hissetmek ve hissettirmek elinizde

Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi, pladis ve GODIVA Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker, 'Olağanüstü hissetmek ve hissettirmek elinizde' başlıklı yeni yazısını yayımladı. Ülker, yazısında gündelik hayatın koşturmacası içinde verdiğimiz anlık tepkilerin aslında geleceğimizi nasıl inşa ettiğini ele alıyor.

Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi, pladis ve GODIVA Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker.

Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi, pladis ve GODIVA Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker, kişisel internet sitesinde 'Olağanüstü hissetmek ve hissettirmek elinizde' başlıklı yazısında şu ifadeleri kullandı:

"Düşünün ki iş yerinizde bir toplantıdasınız. Toplantıdaki biri, sarf ettiği bir cümleyle sinirinize dokunuyor. O andan itibaren ses tonunuz bir tık sertleşiyor, cümleleriniz ve ifadeleriniz keskinleşiyor, kaşlarınız çatılıyor. Sebebi belki o günün yorgunluğu, toparlamanız gereken sıkıntılı bir süreç, ilerlemeyen bir proje veya aklınızı meşgul eden bir takım kişisel düşünceler olabilir. Zihninizin arka tarafında ne varsa birikiyor ve orada, o saniye ortaya çıkıyor. En nihayetinde toplantı bitiyor, odadan çıkarken kendinize “keşke böyle tepki vermeseydim, sakin kalsaydım” diyorsunuz. Bu durumun tam tersinin geçerli olduğu durumlar da var. Tam göndermek üzere olduğunuz o “sert” e-posta taslaklarda bırakıyorsunuz, mesajınızın sonuna bir cümle daha ekleyip yumuşatıyorsunuz; telefonda derin bir nefes alıp, sakinleşip “bu konuşmayı sonra yapalım” diyorsunuz. Kimse size alkış tutmuyor, hayatınızda bir anda büyük değişiklikler yaşanmıyor; ama doğru şeyi yapmış oluyorsunuz. Hayatın, iş yaşamının karmaşıklığını ve yoğunluğunu düşündüğünüzde, verdiğiniz sert bir tepki veya yumuşattığınız bir konu tek başına büyük bir anlam ifade etmiyor, bu doğru. Zaten siz de büyük bir değişiklikten ziyade, milimetrik bir ayar yapıyorsunuz. Çoğu zaman farkında bile olmadan verdiğiniz tepkilerle rotanızı çok hafifçe çeviriyorsunuz ve yolunuza devam ediyorsunuz. Zaman ilerledikçe bu yaptığınız milimetrik ayarlar üst üste ekleniyor ve hayat yolculuğumuza büyük ölçekte etki ediyor. Bu küçük anlarda ortaya koyduğunuz veya koymadığınız davranışlarla, esasında bir “karar” verdiğinizin farkındasınız değil mi?

Ben bunu en çok yazarken hissediyorum, benim için telefonla konuşmaktan ziyade yazmak daha emin oluyor. Hatırlıyorum Cem Yılmaz bir sahnede e posta hakkında elleri ile kuş şeklinde birleştirip sallayarak, “işte düğmeye basınca uçup gidiyor sözleriniz” demişti, gerçekti. Hani eski bir laf vardır: Söz ağzınızdan çıkana kadar sizindir, amma bir kere söylendi mi artık siz onunsunuz. Çok şaşarım, biri sana bir sır vereceğim, sakın başkasına söyleme dediğinde, zaten bir başkasına söylemiştir, değil mi? Eskiler, sırrını söyleme dostuna, o da söyler dostuna demiştir.

Shane Parrish’in Berrak Düşünme: Sıradan Anları Olağanüstü Sonuçlara Dönüştürmek (Clear Thinking: Turning Ordinary Moments Into Extraordinary Results) kitabı, bu milimlik ayarlarla ilgileniyor. Hayatımızın akışını değiştiren şeyin tek seferlik büyük kararlardan çok, gündelik yaşamımızın içindeki bu küçük anlarda verdiğimiz kararlar olduğunu söylüyor. Büyük karar dediğimiz şeyler zaten az; bir evlilik, bir şehir değişikliği, belki yeni bir kariyer başlangıcı. Ama her gün önümüze çıkan bu ufak anlar… İş arkadaşımıza vereceğimiz cevap, çocuğumuza vereceğimiz tepki, trafikte sinirlendiğimizde ağzımızdan dökülenler, sosyal medyada bir şey gördüğümüzde içimizde oluşan öfke, kıskançlık, mutluluk, acıma… Asıl bunlar, bizi hayatta yavaş yavaş belirli bir pozisyona taşıyor.

FEVKALADE SONUÇLAR İÇİN

Shane Parrish, siber güvenlik alanında çalışmış, düşünme ve karar verme üzerine kurduğu internet sitesi Farnam Street ile tanınan bir yazar. Yaptığı iş, “yanlış karar verdim, ne olacak ki” diye geçiştirilebilecek türden değil; neticede insan hayatı söz konusu. “Gerçekten yeterince iyi düşündüm mü?” diye kendisine sormuş, bir arayışa başlamış. Ondan sonra, insanların nasıl düşündüğünü ve gerçekte nasıl davrandığını gözlemlemeyi kendine meslek edinmiş. Yıllar boyunca kıdemli isimlerin katıldığı toplantılara giriyor, hangi ayrıntıyı neden önemsediklerini dinliyor, biliş ve düşünmek üzerine ne bulduysa okuyormuş. İş dünyasının içinde kriz anlarında bile dimdik kalabilen, tabiri yerinde ise çelikten sinirleri olan insanları yakından incelemiş.

Hatırlıyorum, kişisel gelişim türü kitaplara babamın tavsiyesi ile kendi kendini yetiştirmiş bir adam olan Dale Carnegie’nin yazdıklarını okuyarak başlamıştım. Sonra da ömrüm hep kaderin ağlarını örmesini izlemekle geçti. Gözlem şarttır, ama söylenendense kastedileni, görünendense muradı, yazılan satırların arasındaki görülmeyenleri hissetmek, anlamak mühimdir.

Parrish kitabında tepki ile eylemin arasında bir boşluk bırakmak gerektiğini söylüyor. Kitabın ilk yarısı bu boşluğu nasıl yaratacağımızla, ikinci yarısı ise bu boşluğu yarattıktan sonra onu hangi düşünme araçlarıyla doldurabileceğimizle ilgili yazılmış. İlk bakışta bu kadar basit görünen bir fikrin zor tarafı uygulamada, günlük hayatta bu boşluğa yer vermiyoruz. Halbuki boşluğun kıymetli olduğunu görmek için onun farkında olmamız gerekiyor. Yazar, çoğumuzun, “düşündüğümüzü” sanırken aslında sadece tepki verdiğimizi söylüyor. Birinin bize söylediği bir sözün üslubu, sosyal medyada bir yorum, çalışma arkadaşımızın veya yöneticimizin yüz ifadesi gibi hadiselere karşı vücudumuz biyolojik olarak mili saniyeler içinde cevap hazırlıyor. Tehdit algıladığımızda savunmaya geçmemiz, bir gruba ait olmak hissini tatmak için uyum sağlamamız, egomuz zarar gördüğünde kendimizi korumaya çalışmamız gibi… bunların hepsi çok anlaşılır ve insani tepkiler; Parrish “clear thinking” yani “berrak düşünmek” olarak adlandırıyor bunu. Bu içsel tetiklenmelerin farkına varabildiğimiz anda, yürüyebileceğimiz başka bir rota olduğunu fark etmek mümkün!

Rahmetli babam hep dur bir dinle, cevap vermeden önce üzerine yatıp düşünelim, derdi.

Eğer bu tepkilerle nereye varmak istediğimizi biliyorsak, bizi başarı bekliyor. Çünkü muhatabımıza gösterdiğimiz mimikler, aslında geleceğimizi şekillendiriyor. Verdiğimiz ufak kararlar, gelecekteki seçeneklerimizi artırır veya azaltır, karar aldığımızın farkında bile olmadan. İş arkadaşınızı istemeden de olsa incitmeniz, bir projede karşınıza farklı bir sorun olarak çıkabiliyor. Mesela çocuğunuza karşı tahammülsüzlük göstermeniz, ikinizi de üzüyor. Eşinizle küçük bir tartışma, bütün haftayı etkileyebiliyor. Bu anların her biri durumumuzu aşağı veya yukarı yönde etkiliyor. Bu çerçevede “berrak düşünmek” derken neyi kastediyoruz ve bunu nasıl yapabiliriz?

Çoğu zaman kötü düşünmek değil, ama durup düşünmemiz gerektiğini fark edemiyoruz, diyor Parrish. Zihnimiz, “önemli bir an, yavaşla ve düşün” diye bir uyarı vermiyor. Biz de fark etmeden, duyguların, egonun hatta alıştığımız düzenin çekimine kapılıyoruz. Parrish bunları varsayılan dört ayar olarak tanımlıyor.

İlki duygulara yaslanmak eğilimimiz, hissettiğimiz öfke, korku, kaygı, coşku hisleri çoğu zaman kararımızın yönünü belirliyor.

İkincisi, egonun nefsi müdaafa çabası, çünkü kendimizi nasıl görmek istediğimiz, başkalarının gözünde nasıl algılandığımız, sandığımızdan çok daha fazla etkili.

Üçüncüsü, sosyal çevrenin çekim gücü, içinde bulunduğumuz grubun ne düşündüğü, neyi normal kabul ettiği, hangi davranışı ödüllendirdiği, bizim davranışlarımız üzerinde belirleyici oluyor.

Dördüncüsü ise eylemsizlik; alıştığımız, konforlu bulduğumuz, tanıdık gelen her şey, değişim fikrine karşı içten içe direnç oluşturuyor; uzun süredir aynı şekilde devam eden şeyleri değiştirmekte zorlanıyoruz.

Biz düşünmeyi geliştirmek deyince genelde hemen daha rasyonel karar verdiren yöntemlere, tekniklere yöneliyoruz. Ama zihin, biyolojinin programladığı şeyi yapıyor. Tehdit algıladığında hızlı ve verimli davranmak istiyor, düşünmekle vakit kaybetmiyor ve tepki veriyor; eleştirilere karşı savunmak, inançlarımız karşılık bulmadığında karşı saldırı, hiyerarşi altüst olduğunda öfkelenmek… Hepsi çok insani ve size hiç yabancı gelmiyor değil mi?

Ama tabii bunun bir bedeli var. Tepkileriniz kontrolsüz olunca sadece o anı kaybetmiyor, ilişki de güven de zedeleniyor. Sonra sebep olduğunuz durumu düzeltmek için ekstra çaba gösterirsiniz, işe yaramayabilir de. Onçin belki güzel alışkanlıklar edinmeli kişi, atasözlerimizde saklı hep bunlar: Söz bilmezsen sükut eyle, söz gümüşse sükut altındır. Ya hayır söyle ya sus gibi

Varsayılanları saymıştık, şimdi bunlar mı bizi yönetiyor, yoksa biz mi onları?

Duygulara Yaslanmak

Duyguyla tepki verdiğimizde, akıl yürütmeden önce harekete geçiyoruz ve sonra dönüp baktığımızda “ben bunu nasıl yaptım” diye şaşırıyoruz. Duygular devreye girdiğinde, çoğu zaman düşünmemiz gerektiğini bile fark etmiyoruz, işe yaramıyor.

Uykusuzluk, açlık, yorgunluk, dikkat dağınıklığı, acelecilik, stres vb. alışık olmadığımız bir koşuldaysak, bilin ki kolaylıkla duygularımız bizi yönetir.

Hazreti Peygamberin bir tavsiyesi var, susun cevap vermeyin size kötü söz söyleyene, diyor. Eğer öfke basarsa size o zaman ayaktaysanız oturun, oturuyorsanız uzanın, diyor. Hatta o işe ara verip ibadete yönelmenizi söylüyor.

Egonun Kendini Savunması

İnsan hiç “yanlış bir karar alıyorum” der mi, bilakis “haklıyım” hissiyle hareket eder. Konumunu, karakterini, imajını savunur. Ego varsayılanında haklı olduğunuza kendinizi ikna eder, devam edersiniz. Velhasıl kendinizi kandırırsınız.

Sosyal Çevrenin Çekim Gücü

Fark etmezsiniz, insan savunmasız yakalanır, bir topluluğa dahil olmak isteği, dışlanmaktan, küçümsenmekten çekinmek, herkesle birlikte hareket etmek, insan, “herkes yapıyorsa bir bildikleri vardır, ben de yapayım, zaten normal olan bu,” der. Fazla sorumluluk alarak öne çıkmak istemez.

Normdan sapmanın sosyal bedeli ise “Acaba komik mi oldum, dışlanır mıyım?” kaygısıdır. Halbuki diğerlerinden daha iyi sonuçlar elde etmek için bağımsız düşünmeyi öğrenmeniz ve buna cesaret edebilmeniz gerekiyor. Bu insanı ilk etapta rahatsız edebilecek bir şey, çünkü artık sosyal ortamınız içinde görünür olmaya, dikkat çekmeye başlıyorsunuz.

Menfi dikkat çekmek, doğruyu söylemek, çıkıntılık yapmak zordur. Ben öyle yapın demiyorum. İlla ne düşündüğünüzü söylemek zorunda değilsiniz. Görüşleriniz saklı kalsın. Ama mutlaka içinizden konuşun, cevabınızı hazırlayın. Hatta ben bir adım ileri giderek, sanki demişim de itiraz etmişler gibi karşı tarafla hayalimde diyalog kurarım ve sürdürürüm.

Eylemsizlik

Gündelik yaşamda en çok karşılaşılansa eylemsizlik! İnsan bir fikir sahibiyse, ancak dışardan bir kuvvet o zihni bir başka yola ikna edebilir, fikirler de alışkanlıklar da böyledir. Bu bilişsel eylemsizlik, fikrimizi değiştirmeyi zorlaştırır, konfor hissedersiniz. İşin bir de konfor boyutu var. Bize kötü hissettiren bir işte devam etmek veya bize iyi gelmeyen bir ilişkiyi devam ettirmek en iyi örneklerden. Bir şeyi değiştirmek ise emek istiyor. Ortalama, idare eder, çok kötü değil, belki düzelir, dediğiniz yer ama çoğu zaman düzelmiyor.

Eylemsizlik bizi zor şeyleri yapmaktan alıkoyar. Aslında yapmamız gerektiğini bildiğimiz o “zor” konuşmayı, atmamız gereken o adımı, o yüzleşmeyi erteledikçe, iş daha da zorlaşır. Çünkü kaçınmak rahat; insana bu mantıklı geliyor. “Şimdi sırası değil”, “zaten yoruldum”, “büyütmeyeyim” diyerek kendimizi ikna ediyoruz.

Halbuki yanlış yapıyoruz. Bazen bana çok zor gelse bile bir ağır vasıtanın işlevini yerine getirmek için vites küçültüp, ara gazı verip, takviye atması gibi ben de gayretlenirim; sonra da bana kolay gelir. Malum gayrette kuvvet vardır.

Peki bu varsayılanlardan kurtulmak mümkün mü?

Hayır, mümkün değil. Çünkü bunlar düzeltilmesi gereken birer arıza değil… Bunlar çözülmesi gereken problemlerden çok insanın fabrika ayarları, ama elimiz kolumuz bağlı da değil. Parrish’e göre yapabileceğimiz şey, bu varsayılan durumları yönetmeyi öğrenmek; hatta bir adım ötesinde yeniden programlanmak.

İnsanın iradesi yok mu?

Gerçekçi olalım, karakter zayıflığı demek değil ama herkes bir noktada irade savaşını kaybediyor. Asıl çözüm çevrenizi bilinçli olarak oluşturmak yani yapmayı tercih ettiğiniz davranışın bir karşılık bulduğu hatta destek gördüğü bir ortam yaratmak, mesela daha çok okumak istiyorsanız, kitap kulübüne katılın, kitap okuyan insanlarla tanışın, koşmanın size iyi geleceğini düşünüyorsanız, koşu grubuna katılın, düzenli spor yapmak istiyorsanız, spor salonuna yazılın, antrenörle çalışın. Parrish, varsayılanlarımızı iradeyle yenmeye çalışmaktan çok, onları yeniden şekillendirecek bir zemin kurmaya odaklanmamız gerektiğini söylüyor.

Dört Temel Güç

Artık varsayılanlarımızın farkında olduğumuza göre, nasıl kontrol edebileceğimiz üzerinde konuşabiliriz. Parrish, varsayılanlara teslim olmayı zorlaştıran, hatta tersine çeviren düşünsel bir örgütlenmeden söz ediyor. Bu zeminin merkezinde, dört temel güç var:

Öz Sorumluluk, kendine hesap verebilme,

Öz Bilgi, kendini tanımak,

Öz Kontrol, kendini kontrol edebilmek,

Öz Güven, kendine güvenmek.

İlk güç, kendine hesap verebilmek. Etrafınızda meydana gelen her şeyin sorumluluğunu almaktan bahsetmiyoruz. “İçinde bulunduğum durumda, benden sonraki adımda ne bekleniyor ve ben bunu ne kadar üstleniyorum?”

Parrish, istihbarat kurumunda çalıştığı yıllardan bir anı aktarıyor, iş onun yüzünden gecikince, “Ben aslında elimden geleni yaptım, daha fazla ne yapabilirdim ki.” diyor. Halbuki önemli olan, işin bitmemiş olmasıdır.

Bir de “kurban” psikolojisi var. Sürekli dış koşulları, başkalarının kararlarını, şanssızlıkları anlatan hikâyeler, bir süre sonra insan kendini hep haksızlığa uğrayan, engellenen, şartlar yüzünden geri kalan biri olarak tanımlıyor. Parrish bunu “kronik mağdurluk” olarak tanımlıyor ve bunun düşünmeyi ne kadar bulanıklaştırdığının altını çiziyor. Hiç kimse, bir kronik mağdurla birlikte çalışmak, ilişkide olmak istemez.

Geri dönüp yaptıklarınız ve yapamadıklarınızı gözden geçirmelisiniz. Bunu kendinizi takdir için değil de en mükemmel bir şeyi bile başarsanız daha mükemmeli nasıl olurdu diye araştırmak için yapmalısınız. Benim arkadaşlarımdan talebim %120 performanstır. Zira insanın ayarı kendi elindedir; sporda, ilimde şahit olduğumuz terakki de bunu gösteriyor.

İkinci güç, kendini tanımak. Parrish, gayrimenkulden hatırı sayılır bir servet kazanan arkadaşının hikayesini anlatıyor. Bir akşam yemeğinde, bu kişiye çok cazip bir şirket alım fırsatı sunuluyor. Masadaki herkes heyecanlı, fikir de iyi ve parlak. Üstelik yatırımın getirisi de yüksek görünüyor. Arkadaşı biraz düşündükten sonra “Ben bu alanı bilmiyorum, o yüzden yatırım yapmakla ilgilenmiyorum.” diyerek teklifi reddediyor. İlk bakışta “kaçırılan bir fırsat” gibi görülebilecek bu karar, aslında kişinin kendisini tanıması ve sınırlarını bilmesiyle ilgili. En neticede sürekli olarak başkalarının avantajlı olduğu oyunları oynarsan, kaybedersin. Her alanda söz söylemek yerine, “üstünlüğünün” nerede olduğunu anlamak ve enerjini oraya yatırmak daha verimlidir.

Gün içinde ne sıklıkla “bilmiyorum” diyebildiğiniz, kendinizi ne kadar tanıdığınızın önemli bir göstergesi. Eğer neredeyse hiç demiyorsanız, muhtemelen sizi şaşırtan şeyleri görmezden geliyorsunuz demektir. Oysa gerçekten neyi bilip neyi bilmediğinizin farkında değilseniz, neyi başaracağınızı da bilmeniz mümkün değildir. Halbuki insan arada bir kedine tembih etmelidir: Haddini bil, yoksa patlatırlar ensene!

Üçüncü güç, kendini kontrol etmek becerisi. Bu en temelde öfkeyi, korkuyu, coşkuyu, kaygıyı “benim bir parçam” diye sahiplenmekten de öteye geçerek, “Şu anda gerçekten çok öfkeli olabilirim, ama öfkem benim yerime karar vermek zorunda değil.” diyebilmek anlamına geliyor. Zaten kimse de sen öfkeliyken sana sabretmek zorunda değil!

Parrish ayrıca başarıyı sağlayan şeyin duygusal yoğunluktan çok, düzenli devam eden davranışlar olduğunu vurguluyor. İlham, heyecan, motivasyon… Bunların hepsi iyi bir başlangıç yapmanızı sağlayabilecek pozitif duygular. Fakat uzun süren bir projede aynı performansı sürdürmeye devam etmek, iyi bir alışkanlık edinmek veya kötü bir alışkanlığı bırakmak; çoğu zaman ilhamın ve motivasyonun bittiği yerlerde sizden başka şeyler talep etmeye devam ediyor. Parrish’in gözlemi, çevresindeki en başarılı insanların hayatlarındaki duygusal iniş çıkışlar ne olursa olsun; işlerinin başında yaptıklarını yapmaya devam edenler olduğu yönünde. Bunu da mümkün kılan kendi öz denetim başarıları.

Ramazan’da oruç tutmak, günde beş vakit namaz, kendinizi disipline etmenize çok yardımcı olabilir.

Dördüncü güç, kendine güvenmek. Tabii insanın kendine güvenebilmesi için, öncelikle geçmişinde birtakım zorluklar ile karşılaşmış ve bunlarla başa çıkmış olması gerekiyor. Parrish, bunu anlatmak için oğluyla yaşadığı bir deneyimi paylaşıyor. Yirmi beş metre yükseklikte bir kayalığın ucunda, suya atlayacaklar. Aşağıdan bakıldığında eğlenceli görünen bu aktivite, kayanın üzerine çıktıkları anda bambaşka bir şeye dönüşüyor. Oğlu paniklemeye başlıyor ve geri inmek istediğini söylüyor. Fakat geri iniş, atlayıştan çok daha riskli. O noktada ikisi de önce nefeslerine odaklanıyor. “Buraya hiç çıkmamalıydım, ben ne yaptım, yapamayacağım.” iç konuşması başlıyor. Parrish bu iç sesi başka bir tarafa doğru çevirmek için oğluna daha önce ilk kez yapıp başardığı şeyleri hatırlatıyor. Zor bir kayak pisti, bir şeyi öğrenirken defalarca düşüp yeniden denediği günler, başta gözünde büyüttüğü ama sonra üstesinden geldiği anlar… Yani çocuğunun kendi hayatındaki küçük ama gerçek başarıları, şimdi yaslanabileceği bir referans noktası haline getirmeye çalışıyor. Ardından çocuk kendine güvenini topluyor ve atlayışı gerçekleştiriyor.

Yani öz güven, “ben özelim” duygusuna değil, “daha önce de denedim ve yaptım” deneyimine dayanıyor. İnsan yaşadıklarına bu gözle baktığında, yeni bir zorlukla karşılaştığında tamamen boşlukta kalmıyor. Kendine “bu duyguyu daha önce de hissettim, bu durum ile daha önce karşılaştığımda başa çıkabilmiştim.” diyebiliyor.

Bu konuda yanlış düşünmüşüm, fikrimi değiştirdim, diyebilmek kendine güvenen bir insanın söylemidir. Her şeyi doğru bilen kişi olamazsınız, koşullar değiştiğinde yani yeni bir bilgi ortaya çıktığında, ben böyle biliyordum ama artık tablo öyle değilmiş, diyebilen birine güven duyarsınız. İşte öz güven, bunu yapabilmenizi sağlar.

Bir keresinde gençlere neyi yanlış yaptığımı anlatmıştım bir konferansta; zaten ben sıklıkla sorarım kendime ve arkadaşlara neyi yanlış yaptım diye, hatta cevabı kendim veririm: Ben şöyle bir strateji düşündüm, uyguladık ama başarılı olmadı. Bir daha yapmayalım.

Düşünsel zemini kurabilmemiz için bu dört gücün birlikte çalıştığı anları yaşamımıza katmamız gerekiyor.

Empati, siz önemli bir kararın eşiğindeyken, örnek aldığınız insanlar, acaba nasıl davranırlardı?

Bunu doğru örnek kişiler seçerek ve onlarla empati yaparak, bir nevi iç denetimimizi gerçekleştirerek sağlayabiliriz.

Varsayılanlarımızı tanımladık ve bunları bir anda tamamen ortadan kaldıramayacağımızı öğrendik. “Bunları ortadan kaldıramıyorsak, nasıl bir düşünsel zeminde daha iyi yönetebiliriz?” sorusuna öz sorumluluk, öz bilgi, öz denetim ve öz güven başlıklarıyla yanıt verdik.

Başarısızlığın formülü, küçük hataların düzenli tekrarıdır.

Hayatınıza ne kadar sahipsiniz?

Kontrol edebildiklerinizi yönetmek tamam ama ya kontrol edemedikleriniz, yani zayıf noktalarınızı ve kırılganlıklarınızı “idare edilebilir” hale getirmek gerekiyor. Zayıflık dediğimiz şeyi sadece karakter olarak tanımlamak da yanlış olur; aç, uykusuz, zihniniz dağınık olabilir, aceleniz vardır veya stres altındasınızdır. Böyle bir halde “berrak” düşünebilmek zordur. Ayrıca bakış açımız ve önyargı, kabullerimizin varlığı ve sınırlı bilgiyle fikir üretmeye kalkışmamız bizi zora sokuyor. Ayrıca kötü veya iyi, uygun görülmeyen alışkanlıklarımız da var. Kısaca başarısızlığımız, küçük hataların düzenli tekrarındandır.

Parrish, insanın kendi zayıflığını görememesini üç ana nedene bağlıyor. İlki alışkanlık. Zihin, yıllarca aynı şekilde düşünüp aynı şekilde tepki verdiyse, o tepki size doğalmış gibi geliyor. İkincisi ego. Kendi hatanızı görmek, kendinizle ilgili kafanızdaki algıya ters düşüyor. Üçüncüsü ise perspektif. İçinde bulunduğunuz sistemi henüz içindeyken anlamak zor. Bu yüzden dışarıdan gelen faydalı bir geri bildirim, insan için çok önemli ve nadir yakalanan bir fırsat esasında.

İlki yanlışı önlemek. Siz önemli bir kararın eşiğindeyken, tamam ben hallederim, demek çoğu zaman romantik bir iyimserlik oluyor. Yazar burada HALT yaklaşımını örnek veriyor. Bu, Hungry (Aç), Angry (Öfkeli), Lonely (Yalnız), Tired (Yorgun) anlamını taşıyan bir akrostiş. Aç mısın, öfkeli misin, yalnız mısın, yorgun musun? Bu dört sorudan birine evet yanıtını veriyorsanız; anda o duygu tarafından yönetiliyorsunuz demektir. Bu yüzden önemli bir kararı vermeden önce bu soruların tamamına “hayır” yanıtını verene kadar beklemek gerekir.

İkincisi otomatik kurallar koymak, mesela her seferinde sıfırdan karar vermek veya o an hemen evet dememek, böylece üzerinizdeki sosyal baskı dağılır. Kahnemann şöyle yapıyormuş: Sanki gün boyu ekibi onu kamera ile izliyor ve yaptıklarını kaydediyor yani böyle hayal ediyor. Günün sonunda, yaşadığınız hangi anlardan utanırdınız, hangi anlarda “iyi ki böyle yaptım” derdiniz, diye kendinize sorarak kendinizi terbiye edebiliyorsunuz.

Üçüncü yaklaşım friksiyon (sürtünme) yaratmak yani istemediğiniz davranışa giden yolu uzatmak, savsaklamak. Yazar burada kendi e-posta alışkanlığını anlatıyor. Günün ilk saatlerinde e-posta açıyor, işe doğru yürürken bakıyor, market sırasında kontrol ediyor. Bir süre sonra e-posta trafiği günün akışına ve verimliliğe de balta vurmaya başlıyor, yani günün verimli saatlerini önemsiz şeylerle harcamış oluyor. Böyle olunca da en önemli iş günün en verimsiz vaktine veya bir gün sonraya kalmış oluyor. Onçin sabah ilk iş, en zor olandan başlamak, en zor telefonu açmak gibi şeylere yönelip halletmek gerekir.

Dördüncü yaklaşım korkuluklar yerleştirmek. Yazar buna kendi işletim prosedürünüzü yazmak gibi bakıyor. Kişinin kendisine iki temel soru sormasını öneriyor. “Başarmaya çalıştığım şey ne?”, “Yaptığım şey beni hedefime yaklaştırıyor mu, yoksa uzaklaştırıyor mu?” Kulağa basit geliyor, işte tam da bu yüzden işe yarıyor. Bunu bir kontrol listesi mantığı ile aynı düşünebilirsiniz. Pilotların her uçuşta, cerrahların her ameliyatta kontrol ettikleri listeleri vardır.

Beşinci yaklaşım, bakış açısını değiştirmek. Hepimiz dünyayı kendi baktığımız yerden görüyoruz. Bu bazen yeterli, bazı anlarda ise oldukça sınırlayıcı. Çünkü kendi açımızdan her şey sakin, normal ve akışında görünebilirken, belki dışarıdan bakan biri aynı yere baktığında yaklaşan problemi çok daha net bir şekilde görüp erkenden fark edebiliyor.

Burada paranoyak olmaktan bahsetmiyoruz, bazı risklerin tek bir bakış açısı ile görünemeyeceğini ortaya koymak niyetimiz.

Buraya kadar koruyucu önlemleri konuştuk. Haftaya da işin kaçınılmaz kısmı, yani hatalar üzerine konuşacağız."