GÜLDEN KILIÇ
Türkiye’nin toplumsal yapısı, zaman zaman kültürel ve siyasi gerilimlerin, derin sorgulamaların, darbelerin, demokrasi mücadelenin, ekonomik buhranların ve göçlerin iç içe geçtiği bir mozaiğe dönüşüyor. Prof. Dr. Charles Mark, bir ülkenin sosyal yapısına bakmanın, o ülkeyi anlamanın en etkili yolu olduğunu söyler. Türkiye’yi anlamak içinse, sadece siyasetin değil, aynı zamanda müziğin, sinemanın, sporun, resmin sosyolojisini de anlamak gerekir. Bu yüzden Sosyolog Prof. Dr. Ümit Meriç’in de belirttiği gibi, sosyal bilimler bir noktada sabitlenmez; daha çok virgüller, ünlemler ve en çok da soru işaretleriyle ilerler. Meriç, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Başkanı olduğu yıllarda Türkiye’nin bu zengin sayfalarını aralamak, öğrencileriyle, konuklarıyla içinde gezinmek, sorgulamak ve cevap aramak için de çaba göstermiş bir isimdir. Öğrencilerinin ilgisini çeken sanatçılardan, düşünürlere kadar pek çok değerli ismi bu atmosferi paylaşmaları için davet etmiştir. Orhan Gencebay’dan, Nilüfer Göle’ye; Bedri Baykam’dan Can Kozanoğlu’na, Recep Tayyip Erdoğan’dan Orhan Türkdoğan’a kadar birçok önemli isim, Türkiye’nin sosyal yapısını farklı açılardan ele almıştır. “Sosyoloji Konuşmaları” adı altında bu konuşmalar, Ketebe Yayınları tarafından kitaplaştırılmıştır. Kitap, Prof. Dr. Ümit Meriç’in Türkiye ve dünya üzerine yaptığı derinlemesine çalışmalarla, okurlarına hem Türkiye’yi hem de toplumsal dinamikleri anlamada eşsiz bir yol gösterici olmuştur.
CEVAPSIZ KALAN MESELELER
Ve Türkiye’nin cevapsız kalan pek çok sorusu ve meselesi vardır. Bunlardan biri de arabesk kültürü ve müziktir. Bugüne dek arabeskin sosyolojisinin tatmin eder boyutta ele alınmadığı ve yazılmadığı gerçeği önümüzde duruyor. Prof. Dr. Ümit Meriç’e göre arabesk de Türkiye’nin yarınki sesini aramasından başka bir şey değil. “Arapkârî” kökenli bu müzik türü, Türk musikisinin yasaklanmasının ardından doğmuştur. 90’lı yıllarda arabeskin toplumsal iz düşümünü tartışan Sanatçı Orhan Gencebay, arabesk müziğin geçirdiği evreleri şöyle anlatır: “1970’lerdeki şehirleşme ve kırsaldan kente göçle birlikte daha da popülerleşmiştir. Bu müzik türü, toplumun duygusal ve toplumsal dönüşümünün bir yansıması olarak, aynı zamanda Türkiye’nin siyasal ve ekonomik yapısını da etkilemiştir. 1980’lerden sonra arabesk, yalnızca müzik değil, aynı zamanda sosyal ve siyasal bir kavram olarak da şekillenmiştir.”
Türkiye’nin başka bir tartışmalı konusu ise Batılılaşma mı, yoksa modernleşme mi? Bu soru, Türkiye’nin sosyal ve kültürel dönüşümünde önemli bir yer tutar. Prof. Dr. Nilüfer Göle, bu iki kavramın birbirinden nasıl ayrıldığını ve Türkiye’ye nasıl etki ettiğini tartışır. Göle, Batılılaşma anlayışının tekçi bir medeniyet tasavvuru olduğunu belirtir ve bu anlayışın Türkiye’deki toplumsal hareketlere nasıl yansıdığını inceler. Batılılaşmanın modernleşme adına atılmış bir adım olmadığını, bir kültürün özünden yabancılaşma süreci olduğunu vurgular. Bu noktada Türkiye’nin yaşadığı kimlik bunalımını, geçmişin derin izlerinden koparak, Batı’nın izlediği yol üzerinden tanımlama çabası üzerine yazdığı derinlemesine bir incelemedir.
KONUŞMACILARDAN BİRİ DE ERDOĞAN
Ümit Meriç “Asya ile Avrupa’nın ve iki uygarlık dünyasının karşı karşıya geldiği, iç içe geçtiği ve birbirine hürmet ettiği tek şehir İstanbul” der. “21. yüzyılın eşiğinde İstanbul” başlığındaki konuşmada İstanbul’a gönül veren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul’un Asya ile Avrupa’nın bir arada olduğu tek şehir olduğunu vurgular. Erdoğan, “Yerli olandan yola çıkarak kendi medeniyetimizin sahici değerlerine yeniden ulaşmamız mümkün olabilir” der. Erdoğan, toplumun, kendi köklerinden yola çıkarak değerlerine yeniden ulaşması gerektiğini savunur. Bu düşünceler, Türkiye’nin sosyolojik yapısının analizinde önemli bir yer tutar.
OSMAN SEDEN’İN GÖZÜNDEN SİNEMA VE TOPLUM
Sinemanın konusu sosyolojinin de konusudur. Çünkü sinema toplumun ruhundan çıkan, dönüp dolaşıp yeni şeyler katarak toplumu yücelten bir enstrümandır. Öte yandan sinema toplumun değişmesinde ve kabullenmekte zorlanılan siyasal değişimlerin empoze edilmesinde de sık sık devletler tarafından kullanılır. Bunun en iyi örneğini tüm dünyaya Amerikan film endüstrisi sunar. Siyasetten ve sosyolojiden ayıramayacağımız sinemanın anlam ve önemini Senarist Osman F. Seden anlatır. Ümit Meriç’in de sorduğu gibi “Çağdaş kölelerin yanında, Roma’nın esirleri daha mı özgürdü acaba?” Seden, bu yüzden “Devlet desteğiyle sinema olmaz. Sinemanın kendisi vardır” der.
Ressam Bedri Baykam, sanatı ve siyaseti birbirinden ayırmadan ele alır. Baykam, sanatın özgürlükle iç içe olduğunu ve ancak laik, demokratik bir hukuk devletinde yaşanabileceğini savunur. Sanatçı, toplumun özgürlük anlayışının zamanla nasıl şekillendiğini ve Türkiye’deki özgürlük anlayışının felsefi kökenlerini irdeler. Baykam, özgürlüklerin bir arada var olması gerektiğini, herkesin fikirlerini ifade etme hakkına sahip olduğu bir toplumda sanatın en yüksek biçimini bulduğunu belirtir.
Bestekar Cinuçen Tanrıkorur, Türk Musikisi’nin kökenlerine dair derin bir sorgulama yapar ve “Türk musikisi kimindir?” sorusuna yanıt arar. Tanrıkorur, Türk musikisinin Türk adından bile daha eski olduğunu söyler. Ona göre, Türk müziğinin zirveye ulaşması Osmanlı dönemiyle olmuştur. Türk musikisinin 1926’da Batılılaşma hareketiyle yasaklanmasının ardından, kültürel anlamda büyük bir kayıp yaşanmış, Batı’nın etkisiyle içsel değerlerimizden uzaklaşılmıştır.
Sinemanın, arabeskin, resmin sosyolojisinden sonra en ilgi çeken konulardan biri de sporun sosyolojisi. Büyük Latin şairi Juvenalis, “Halk sadece iki şey ister, ekmek ve oyun.” Futbolun toplumları uyutmak için kullanılan bir aparat olduğuna dair birçok tez yıllarca öne sürülmüştür. Futbol bir aparat mıdır? Bu konuya açıklık getirmeye çalışan Yazar Can Kozanoğlu, “Futbol afyon değildir ama afyon olarak kullanılabilir” diyor.
Kitapta yer alan en önemli isimlerden biri de ABD ve üçüncü dünya ülkelerinde sosyoloji çalışmaları yapan Prof. Dr. Charles Mark. Mark, toplumlarda sağlam bir dayanışma ve fikir birliği olduğunda, hiçbir iktidarın buna karşı duramayacağını belirtir. Gandhi’nin şiddetsiz dönüşüm anlayışını savunan Mark, bu anlayışın özellikle Orta Doğu’daki çatışmaların çözümüne ışık tutabileceğini ifade eder. Mark, şiddet yerine barışçıl bir çözümün gücünü vurgular. Bu, tüm dünyada etkili olmuş bir anlayış biçimidir. Onun görüşleri, Filistin ve İsrail arasındaki gerilimlerin çözümüne dair büyük bir umut taşır.
Son olarak, Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, Türk sosyolojisinin dinamiklerini ele alırken, Türkiye’nin karşılaştığı toplumsal sorunları ve bu sorunların sosyolojik analizini yapar. Türk sosyolojisinin her dönemde toplum dinamiklerini yakından takip etmesi gerektiğini savunur. Prof. Dr. Tayfun Amman’ın da “Sosyoloji ve Türk Sosyolojisi Üzerine” önemli bir konuşması da yer alıyor.