İçinde bulunduğumuz Ramazan ayı tüm İslam alemi için çok önemli bir yere sahiptir. Öyle ki, Osmanlı Devleti döneminde, Türk milleti kendine mahsus bir "Ramazan medeniyeti" oluşturmuştur. Bu medeniyete ait izlerin bazıları, az da olsa, günümüze kadar süregelmiştir. Oluşturulan bu medeniyet ise edebiyat dünyasına, özellikle de divan edebiyatında şiirlere yansımıştır.
İslam dininin beş temel şartından biri olan oruç, Müslümanların yapmakla mükellef oldukları farz bir ibadettir. Bu mükellefiyeti Yunus Emre çok veciz bir şekilde ifade etmiştir:
- Benden öğüt ister isen ey divirem bildiğimden
- Budur Çalabın buyruğu tutun oruç kılın namazı.
Orucun farziyetini, Nahifi de şöyle ifade etmiştir:
(Ey iyi kimse, İslâm'ın şartlarından, esaslarından biri de Ramazan orucudur.)
Ramazan, Arapça "rmz" kökünden mastar olup "çok sıcak olmak, çok ısıtmak, yakmak" anlamına gelen bir kelimedir. Özel anlamı ile Esma-i Hüsna'dan olduğu ve günahları yok edici manasına geldiği de rivayet edilmektedir. Yaygın anlamı ile kameri ayların dokuzuncusunun adıdır. Allah'ın adı ile karıştırılmamak için "Şehr-i Ramazan" biçiminde kullanılması gerekir.
Ramazan ve oruç, dini bir mevzu olarak işlendiği kadar sosyal ve edebi bir mevzu olarak da yüzyıllar boyunca edebi eserlerimizde işlenmiş ve zevkle okunmuştur. Böylece bu alanda çok başarılı örnekler verilmiştir.
Klâsik şiirimizde ramazan en çok kaside nazım şekli ile işlenmiştir. “Ramazâniyye” adı verilen bu tür manzumeler genellikle devrin padişahlarına, vezir ve ileri gelenleri ile eşe dosta yazılmıştır. Bu kasidelerin nesib bölümlerinde Ramazan'ın gelişi, faziletleri, oruçlu insanların davranışları, iftar ve sahur sofraları edebî hususiyet arz edecek mahiyette anlatılır. Ramazâniyyelerde sahur, iftar, imsak, oruç ve bayramla ilgili ifadeler tabiî ve yoğundur.
15. yüzyılda rastladığımız Ramazâniyyeler, 18. yüzyıla gelindiğinde artık edebî bir tür sayılabilecek derecede yaygınlaşmıştır. Bu yüzyıldaki en meşhur Ramazâniyye Öziçeli Sâbit'in (öl. 1712) Baltacı Mehmed Paşa'ya sunduğu 69 beyitlik kasidesidir.
Yevm-i şekk sohbetine şire sıkarken yârân
Sık boğaz etti basıp şahne-i şehr-i ramazan
Çileyle vesvesesiz girdi kapandı zâhid
Habs olur tâ ramazân âhır olunca şeytân
Sâbit'in Ramazaniyyesi'nin ilk iki beyti böyleydi. Beyitlerden de anlaşıldığı gibi her ne kadar şeytan bu ayda bağlanıyor olsa da oruç ibadeti insanın kendi nefsiyle baş başa kalıp verdiği büyük bir mücadeledir. Ramazan kültürümüzde her ne kadar sevinç ve mutlulukla karşılansa da yüklediği sorumluluk duygusu mısralarda hissedilmektedir.
Sadece Ramazan ayında tutulan oruçlar, yapılan ibadetler ile ilgili değil, onun hemen akabinde gelen bayram ile ilgili de çeşitli yazılar yazılmıştır. Bayram ve onunla gelen çeşitli şenlikler, sohbetler, yiyecek içecek de konu edinilmiştir. Ramazan ile ilgili yazılarda günlük hayat ile ilgili ayrıntıları da görmekteyiz.
Yahyâ Nazîm'in bu dizlerinde bunu örneklerindendir
- “Bir sütûn-ı nûrdur kim her minâre tâ seher
- Şu'le-i kandîl-i berk-efşân ile rahşân olur”
(Her minare, seher vaktine kadar nurdan bir sütundur
Minareler, şimşek saçan birer kandil olur)
Ramazan sadece Osmanlı'da edebiyata konu olmamıştır. Arif Nihat Asya, Mehmet Akif Ersoy, Faruk Nafiz Çamlıbel, Sezai Karakoç, Yahya Kemal Beyatlı, Necip Fazıl Kısakürek gibi usta kalemler Ramazan'ı eserlerine konu etmiştir.
- Ey oruç, diriltici rüzgâr, İslam baharı
- Es insan ruhuna inip yüce ilham dağından
- Kevser içir, âbıhayat boşalt kristal bardağından
- Susamış ufuklara insan kalbinin ufuklarına
Sezai Karakoç
- Alnımız secdede bulsun bizi her lâhza ezan
- Ve hazin ömrümüzün her günü olsun Ramazan
- Zikrimiz Arşı geçip fecre kadar yükselsin
- Mâveralardan ümîd ettiğimiz ses gelsin
Faruk Nafiz Çamlıbel
- Ey karlı köyüm, beyaz köyüm, hür yayla;
- Bir gün –ki oruçluydu yamaç, dam, tarla–
- Yoldaydım uzaktan okunurken ezanın,
- Bir dağ tepesinde iftar ettim karla.
Ârif Nihad Asya