Makamlar yükseldikçe mütevazı kalmak

Bütün bu yazdıklarımız, yaşadığımız dönemde hayatla pek bağı kalmamış olan gerçekler olduğundan, muhtemelen bunları bir masal okuyormuş gibi okuyup geçiyoruz. Ancak İslam’ın sancağını çok kısa bir sürede kocaman bir coğrafyaya ulaştıran mübarek insanların başarılarının altında yatan etkenlerden birisi de hiç şüphe yok ki tevazuyu kuşanmalarıydı.

Arşiv.

Enbiya Yıldırım

İnsanoğlunun hayatı inişler ve çıkışlarla doldur. Mutlu olduğu zamanlar olur, üzüldüğü vakitler olur. Çok önemli bir makama gelmişken bir gün aniden oradan alınabilir. Keza maddi olarak çok rahatladığı dönemler olabileceği gibi tam tersi durumlara düştüğü de olur. Eskilerin deyişiyle “Zenginlik ve fakirlik bir kapıda durmaz” ve kişi bazen büyük bir imkana kavuşabilirken bir süre sonra işlerinin iyi gitmemesi nedeniyle neredeyse zekât alacak hale düşebilir. Bunun örneklerini etrafımızda her zaman görme imkanına sahibiz. Kaldı ki aynı şeyler bizzat bizim de başımızdan geçebilir. Hayatın insanın önüne ne çıkaracağı hiç belli olmadığı için, her zaman şükür makamında olmak ve azgınlaşmamak rabbimizin bizlerden istediği haldir. Çünkü “ne oldum değil, ne olacağım demek” her zaman göz önünde bulundurulması gereken temel bir düsturdur.

Kişi sonuçta toplum içinde yaşadığından ve hayatını sürdürürken başta akrabası ve iş arkadaşları olmak üzere tanıdıklarıyla her dem karşı karşıya geldiğinden, yaşantısını üzerinde devam ettirmesi gereken bir makul çizgi vardır. Bu çizgiyi tutturamadığı zaman etrafınkilerle iletişimde sıkıntılar yaşar, itici biri olduğundan seveni fazla olmaz. Oysa kişinin belki de en çok kuşanması gereken libas tevazudur. Gerek maddi imkanları ve gerekse geldiği makamlar itibarıyla ne oldum delisi olmamalıdır. Hayatın geçici olmasından ve yarın ne olacağını kendisi dahil hiç kimse bilemeyeceğinden alçak gönüllüğü elden bırakmamak gerekir. Bu, kulun hem yaşadığı hayatı mutlu ve huzurlu bir şekilde sürdürmesi açısından önemlidir, hem de bir sınav yurdu olan dünyada ahiret sermayesini artırma açısından son derece mühimdir.

Rabbimiz, takınmamız gereken tavrın nasıl olacağını kitabında bizlere belirtmektedir: “Rahman’ın kulları yeryüzünde mütevazı yürürler. Bilgisizler kendilerine takıldıkları zaman onlara güzel ve yumuşak söz söylerler.” (Furkan, 63) “Allah’a kulluk edin, O’na bir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunan kimselere iyilik edin. Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.” (Nisa, 36) “İnsanları küçümseyip yüz çevirme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme; Allah, kendini beğenip övünen hiç kimseyi şüphesiz ki sevmez.” (Lokman, 18) “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme, çünkü sen ne yeri delebilir ve ne de boyca dağlara ulaşabilirsin.” (İsra, 37)

Eğer kibirlenmeyi hak eden biri varsa, o da yaratıcımız olan Allah’tır. Hepimizin onun karşısında ne kadarlık bir kudreti olduğu bellidir. Canımız da dahil her şeyimiz tasarrufundadır ve son nefesi verdiğimizde de onun huzuruna çıkacağız. Bu nedenle azgınlaşıp, sahip olmadığımız sıfatları yüklenmiş gibi yapıp karşımızdakileri tahkir edebilecek durumda değiliz. Zira kulluk bilinci olan kişi sahip olduğu makamı azgınlık ve başkalarını ezmek için kullanmaz, bilakis rabbine bir şükür vesilesi olarak değerlendirir. İslam’ın bize öğrettiği ahlak budur. İzâ câe suresinde insanların guruplar halinde İslam’a girmesi karşısında müminlerden istenen şey Allah’ı tesbih edip istiğfar etmektir. Düşünsenize, Hz. Peygamber’in rüyalarını süsleyen Mekke fethedildiği zaman, rabbimiz onun şahsında tüm Müslümanlara tevazu sahibi olmalarını, şımarmamalarını emretmektedir. Aynı durum kurban ibadetimizde söz konusudur. Kesilen kurbanın etlerinin ve kanlarının Allah’a ulaşmayacağı, ulaşacak olanın bizim takvamız olduğu belirtilmektedir. (Hac, 37) Yani insan ibadeti yaptığında bile mütevazılığı elden bırakmayacak, alçakgönüllü olacaktır. Dinimizin bizlere öğrettiği bu alçakgönüllülük ne kadar büyük bir şeydir!

Bu hususa işaret eden Allah Rasûlü şöyle buyurmaktadır: “Kim Allah Teâlâ’nın rızası için bir derece tevazu gösterirse, bu sebeple Allah onu bir derece yükseltir. Kim de Allah’a karşı bir derece kibir gösterirse, Allah da onu bu sebeple bir derece alçaltır, neticede onu esfel-i sâfilîne atar.” (İbn Mâce, 4166) “Kibir ve azamet bana mahsus sıfatlardır. Kim bu iki sıfattan birisinde benimle çekişirse o kimseyi cehenneme atarım.” (İbn Mâce, 4165) “Kibir, hakkı inkâr ve insanları tahkir etmektir.” (Muslim, 265)

Tevazuyu yaşantılarına hâkim kılan Allah Rasûlünün güzel arkadaşları bulundukları makamlar nedeniyle azmamışlar ve alçakgönüllülüğü elden bırakmadan sade bir hayat sürdürmüşlerdir. Çevrelerindeki insanlardan biri olmaya devam etmişlerdir. İşte Huzeyfe örneği:

Hz. Ömer bir yere vali göndereceği zaman oranın halkına hitaben bir de mektup yazardı. Bu mektubunda “aranızda adaletle hükmettiği sürece onu dinleyin ve emirlerine uyun” derdi. Sahabeden Huzeyfe b. Yemân’ı bugünkü Bağdat’a yakın bir şehir olan Medâin’e vali olarak gönderirken, fermanında yine benzer şeyler yazar. Huzeyfe de yanına yetecek kadar erzak aldıktan sonra bir merkebe binerek Medine’den ayrılır. Acıkan karnını yatıştırmak için elindeki somun ekmeği ve kemikli eti yerken Medâin’e ulaşır. Şehrin eşrafı kendisini karşılarlar. Fermanı onlara okuduğunda Medâinliler kendilerinden ne istediğini sorarlar. O da der ki: “Görev yaptığım süre zarfında yiyeceğimin karşılanmasını ve hayvanıma yem temin edilmesini istiyorum.”

Huzeyfe görevi başarı ile sürdürür. Sonra Hz. Ömer ona buradaki görevinin bittiğini bildiren bir mektup gönderir ve Medine’ye çağırır. Gelmek üzere olduğunu haber aldığında da şehir girişinde bir yere saklanır. Gönderdiği şekilde aynı fakirlikte geri döndüğünü, arkasında yüklü develer olmadığını görünce son derece mutlu olur. Huzeyfe’yi candan kucaklar ve “sen benim kardeşimsin, ben de senin kardeşinim” der. (Kenzu’l-Ummâl, 13/343)

Hz. Ömer’in kendisi de halife olduğu dönemde bir katıra binerek Şam’a ziyarete gelir. Halk koca halifenin gösterişsiz bir hayvanın hem de katırın üzerinde gelmesini yadırgar. Aralarında bunu konuşarak ayıplarlar. Hz. Ömer durumu şöyle değerlendirir: “Gözleri, ahiretten nasibi olmayanların bineklerini görmek istiyor.” ( Kenzu’l-Ummâl, 12/653) Aynı Hz. Ömer sıcakta başına hırkasını geçirmiş yürürken, bir merkep üzerinde yanından geçmekte olan gencin terkisine atlar, gencin “ineyim siz binin” demesine rağmen kabul etmez. (Kenzu’l-Ummâl, 12/654)

Bütün bu yazdıklarımız, yaşadığımız dönemde hayatla pek bağı kalmamış olan gerçekler olduğundan, muhtemelen bunları bir masal okuyormuş gibi okuyup geçiyoruz. Ancak İslam’ın sancağını çok kısa bir sürede kocaman bir coğrafyaya ulaştıran mübarek insanların başarılarının altında yatan etkenlerden birisi de hiç şüphe yok ki tevazuyu kuşanmalarıydı. Çünkü kibir, kendini beğenmişlik, karşınızdaki insanda size karşı bir sevgi bırakmayacağı gibi kin beslemesine bile neden olabilir.

RAMAZAN
İnsanın değişik halleri