Tekpartili yılların Ramazanları nasıldı ?

Peyami Safa’ya göre eski Ramazanlar feracesiyle yaşmağıyla sımsıkı örtülü, kına sürünmüş bir şarklı kadın iken asrîleşmiş yeni Ramazan feracesini çıkarıp manto giymiş,manikürlü, hatta şapkalı modern bir hanımefendidir. Tekpartili yıllarda ise asrileşmiş Ramazanlar, kendini sokakta, çarşıda, mahyalarda bile kendini hissettirmişti. Prof. Dr. İsmail Kara, Ramazan ayının tekpartili dönemdeki değişimini Derin Tarih okurları için yazdı.

Yeni Şafak
Tekpartili yılların Ramazanları nasıldı?

Tekpartili yılların dinî hayatına, din eğitimine, bu arada Ramazanlarına dair elimizde derlenmiş vasıflı bir malzeme ve değerlendirme yok maalesef. Özellikle gazete ve dergiler, haber ve yazılar, peşisıra fotoğraf ve karikatürler, resmi belgeler bu gözle taranmış ve tasnif edilmiş değil. Hatırat kitapları ve metinleri yetersiz, şifahi malumat dağınık ve kayda geçmemiş. Bununla beraber tekpartili yılların Ramazanlarına dair eldeki sınırlı malzeme üzerinden, birbiriyle ilk bakışta pek uyuşmayan iki genel değerlendirme yapılabilir: 1926 (1344) Ramazanında Göztepe Camii'nde Türkçe namaz kıldırılmasıyla başlayan ve daha sonraki bazı Ramazan aylarında yoğunlaşan Türkçe ibadet, Türkçe Kur'an tartışmaları ile alenen oruç yiyenlere karşı takınılan tavırların abartılı haberlere konu olması elbette mübarek aya doğrudan yapılmış müdahaleler ve ibadetlerin zevkini haleldar etme teşebbüsleri idi. Buna karşılık oruç, teravih, mukabele, mahya, iftar, bayram… gibi ibadetlerin yapılışı ve cami merkezli geleneklerin, gündelik hayatın Ramazana uygun bir şekilde akışı (lokantaların çoğunun gündüzleri, gayrımeşru eğlence ve işret yerlerinin önemli bir kısmının ise Ramazan boyu kapanması gibi) açısından ise tekpartili yılların önceki dönemle büyük farklılıklar taşımadığı söylenebilir. (Şüphesiz o devrin şartlarında daha fazla kontrol altında olan büyük şehir merkezleriyle siyasî nüfuzdan şu veya bu düzeyde uzak kasaba ve köyler arasında da Ramazan günlerinin akışı ve ibadetlerin yapılışı açısından bazı farklılıklar vardır). Peyami Safa'nın 1926 Ramazanında, Server Bedî müstearıyla Aylık Mecmua'da neşrettiği “İnkılapta Ramazan, Ramazanda İnkılap!" yazısı, Müslüman halkın hissiyatıyla büyük ölçüde çatışan “inkılapçı" yönelişleri vermek bakımından temsil gücü yüksek bir metin olarak kabul edilebilir. DP dönemine kadar Kemalist damarı kuvvetli olan Peyami 1926 Ramazanını da büyük inkılaplardan “müsbet" olarak etkilenmiş bir varlık olarak tasvir ediyor ve modernleşme süreçlerinin ana sembollerini devreye sokarak “eski" Ramazanlarla “yeni" Ramazanlar arasında mukayeselerde bulunuyor. Meselâ eski Ramazanlar feracesiyle yaşmağıyla sımsıkı örtülü, kına sürünmüş bir şarklı kadın iken asrîleşmiş yeni Ramazan feracesini çıkarıp manto giymiş, manikürlü, hatta şapkalı modern bir hanımefendidir. İkinci mukayese daha felsefî bir muhteva ile zaman idrâki ve sürat üzerinden kuruluyor. Eski Ramazan ağır ağır ve şaşaalı bir şekilde gelirken yenisi köşe döner gibi aniden ve farkına varılmadan bitiveriyor. (Geleneğin kadîmle ilgisi kadar laikliğin zamansallıkla/ gelipgeçicilikle/ anlık olmakla yakın alakası var). Sosyal hayatın akışı ve yaşantı üslupları diğer mukayese unsurları: Beslenme teknikleri, yeme alışkanlıkları ve doyma dereceleri de değişmiştir artık. Saltanatla birlikte iftar sofralarının ve mutfağın saltanatlı hali de lağvedilmiştir; devir sadelik ve basitlik devridir. Yemekler ve sofralar da, yeni zamanların eğlenme ve dinlenme tarzları da sadeleşmelidir. Asrî Ramazanı karşılayanlar Karagöz, Ortaoyunu gibi gelişigüzel mekânlarda ve kural tanımaz şekilde oynanan oyunlarla ve Direklerarası gibi “gürültülü, pis, gayrımedeni" yerlerde eğlenmeyi terkedecek, iftardan sonra Milli Sahne'nin bir mabed kadar ıssız ve kimin nerede oturacağı “kesin" olarak tayin edilmiş numaralı salonlarında tiyatro “ibadeti"ne katılacaklardır. Yazara göre asrî Ramazan yeni kıyafeti ve yeni âdâb-ı muaşereti ile mükellef bir otomobile binerek Köprü'den Beyoğlu'na geçerken farzımuhal muhteşem bir at arabası içinde eski Ramazana rast gelseydi birbirlerini tanıyamayacak, ikisinin de kendisini Ramazan olarak takdim etmesi üzerine de herbiri diğerini yalancılıkla suçlayacaktı…Zor zamanların işaretleri mahyalarda Müslüman Türklere hatta Müslüman İstanbul'a mahsus bir gelenek olan mahya bir tarafıyla harika bir estetiğin, hususi bir dilin işaretlerini taşıyor; zevk, hissiyat, neşe, mâneviyat, revnak, görkem bir arada… Bu kadar güçlü bir ifadenin ve etkili görünürlüğün dinî-mânevî vurguları yanında elbette siyasî uzantıları da olacak. Siyaset tabiatı icabı bu görkemden, bu tesir gücünden kendini kurtaramaz ve onu kullanmak ister. Zaten çiçek, yıldız, fıskıye, köprü, kuş, top, şemsiye, şadırvan, beşik, kayık… gibi figüratif şekil ve çizimlerle başlayan yani daha dolaylı, daha şiirsel, daha sembolik ifadeleri olan mahyaların modernleşme tarihimize paralel olarak giderek yazıya yani daha doğrudan, daha düz, daha “propaganda"ya dönük ifadelere kaymasının, nihayet şimdi tamamen yazı olmasının sebebi de biraz bu siyasîleşmeyle alakalı bir süreç. Ahmet Kutsi Tecer, bir mahya yazısında biraz mübalağalı ve kısmen anakronik de olsa bu değişim sürecine “eğitim" merkezli olarak işaret edecektir: “Mahyalar güzellik ve zevk bakımından emsâlsiz bir buluştur. Ayrıca Türklerin onu 'halk eğitimi' alanında kullanmaları bakımından da öncülük ettikleri konulardan biridir. Gerçi eskiden mahyalarda hemen hemen bazı dinî formüller, dinî duyguları okşa yan bazı sözlerle yetinilirdi. Sonraları buna ahlâk ve cemiyet formülleri, medenî ve millî hayatla ilgili cümleler de katıldı (…) Işığı hem bir neşe ve sevinç kaynağı hem bir eğitim vasıtası gibi kullanmakta Osmanlı Türkleri zamanlarının imkânlarına ve çağdaş Avrupalılara nazaran çok ileriye gitmişler. (…) Mahya, zamanına göre teknik ve şehircilik yönünden olduğu kadar cemiyet ve eğitim yönünden de mühim bir adımdır" (Türk Folklor Araştırmaları, VIII/163, Şubat 1963). Elimizde ne yazık ki mahya yazılarının bütün metinleri ve belki daha da önemlisi bunların tam bir kronolojisi bulunmuyor. Bu yüzden neyin, ne zaman, hangi sebeple, hatta hangi siyasetle mahya cümlesi olarak yazılıp kurulduğunu tam olarak bilemiyoruz. Bununla beraber siyasî kültürümüz ve bunun dinle irtibatları, bir adım ötede din-siyaset ilişkileri açısından bazı değerlendirmeler yapmamızı mümkün kılacak, tekparti döneminin farklı yıllarına ait ve bütün bir Ramazan ayı için planlanmış birkaç mahya listesine sahibiz. Kitap, dergi, gazete ve belge türü kaynaklarda Cumhuriyet devrinin tekpartili yılları için bizim görebildiğimiz en eski mahya listesi 1928 yılında basılan bir din dersi kitabının sonunda yer alıyor. Fatih Camii'nde kurulan “Re'su'l-hikmeti mahâfetullah" (Hikmetin esası Allah korkusudur) mahya fotoğrafının yer aldığı “Mahyalar" başlıklı bu sayfa kitaba son anda eklenmiş intibaını vermektedir. Onun için aşağıda dökümü verilen mahya yazılarının ne kadarının o sene kurulan mahyalar olduğu, ne kadarının önceki senelerden kalma izler taşıdığı, hatta bazılarının gelecekte kurulacaklar için bir yönlendirme fikri taşıyıp taşımadığı tam belli değilse de liste bizce anlamlıdır. Çünkü o yılların hissiyatını ve siyasetini yansıtan bu ibarelerden bazılarının aynen, bazılarının da meâlen mahya olarak kurulduğuna dair elimizde bilgiler, çizimler ve fotoğraflar bulunmaktadır. Bu listeye birlikte bakalım: 1.Hikmetin esası Allah'tan korkmaktır, 2. Müslümanlık insanlık dinidir, 3. Temizlik imandandır, 4. Necat doğruluktadır, 5. Peygamber ancak doğrulara şefaat eder, 6. Allah çalışıp kazananları sever, 7. Türk yılmaz, 8. Türkler Cumhuriyetperverdirler, 9. Hilal-ı Ahmer bîçarelerin yardımcısıdır, 10. Türklerin istikbali tayyareciliktedir, 11. Birlik kuvvettir ayrılık zaaftır, 12. Allah'a bin kere şükür Müslümanım (İ[brahim] Hilmi [Çığıraçan], Türk Çocuğunun Din Kitabı, İstanbul, Kitabhane-i Hilmi, 1928, s. 57). 1928 yılı Cumhuriyet devri din politikaları açısından önemli bir yıl. “Devletin dini din-i İslâmdır" ibaresi ile dinî ifadelerin tamamı bu sene anayasadan çıkarılıyor, İslâm ve Osmanlı kültüründen ciddi bir kopuşu ve uzaklaşmayı ifade eden harf inkılabı bu sene yapılıyor, hutbelerin vaaz u nasihat kısmı Türkçe okunmaya bu yıl başlanıyor, ayrıca Taksim'deki Cumhuriyet Anıtı açılıyor, soyadı komisyonu toplanıyor, rakamlar değişiyor vs. Bu radikal değişiklikler zaviyesinden bakıldığında o yılın mahyalarının dili ve cümleleri biraz daha anlamlı hale gelecektir. Bu metinlerde “Müslümanlık insanlık dinidir" ibaresi hariç seküler dindarlık işaretleri açık olan mahya yok gibi, açık dindışılık ise hemen hiç yok. Nerede ise hepsi çok rahatlıkla 1924 öncesinin aktivist ahlâk ve dayanışmacı dindarlık ruhunu canlandırma siyasetlerine uzatılabilecek “müsbet" unsurlar taşıyor. “Allah'a bin kere şükür Müslümanım" mahyası ise bugünden o günlere yakıştıramayacağımız kadar vurgulu ve müsbet bir ifade. Buna karşılık Türk Müslümanlığı, cumhuriyetperverlik istikametindeki vurguların ciddi bir şekilde artmaya başladığı müşahede edilmektedir.'Para biriktir' ve 'Yerli malı al' Görebildiğimiz ikinci tam liste 1932 yılına aittir ve devrin İstanbul (Dolmabahçe) mahyacısı Nazmi Efendi'nin o yıl yapılmış bir röportajındaki beyanlarına dayanmaktadır (İstanbul'da 15 Gün, Türkiye Turing ve Otomobil Kulübü, 1-15 Şubat 1932). Belli ki liste Ramazandan önce hazırlanmış ve planlanmış. O yıl İstanbul'un 11 selâtin camisinde (Sultanahmet, Ayasofya, Bayezit, Yenicami, Süleymaniye, Fatih, Eyüp, Dolmabahçe, Nusretiye [Tophane], Üsküdar [Yeni Valide], Aksaray Valide camilerinde) mahya kurulması planlanmış. Bütün Ramazan boyunca kurulacak mahya metinleri ve figürler ise şunlar: 1. Hoş geldin, Safa geldin, 2. Hilal-i Ahmer'i unutma (bu yazının üzerinde hilal resmi de olacak), 3. Tayyareyi unutma, Tayyareye yardım, 4. Şehitlere Fatiha, 5. Yerli malı al, 6. İsraftan sakın, 7. Yetimlere bak, 8. Vatandaş hesabını bil, 9. İktisada [tasarrufa] alışalım, 10. Kimsesizleri düşün, 11. Paranı biriktir. Ayrıca resim halinde “Hilal-Yıldız" ve “Gül". (Sultanahmet Camii'nde kurulan ve fotoğrafları elimizde olan “Para biriktir", “Yetimleri düşün", “Yerli malı al" mahyaları büyük bir ihtimalle bu yıla ait olmalıdır. “İsraf haramdır", “Yerli malı kullan" mahyalarının 1930 yılında da kurulduğuna dair elimizde şahitlikler var). 1932 senesi İslâmiyeti millî bir din olarak takdim etme, Türk Müslümanlığını inşa etme gibi din politikaları ve öztürkçecilik açısından mühim bir yıl. Türkçe Kur'an, Türkçe ibadet, Türkçe namaz, Türkçe ezan meselelerinin de en çok konuşulduğu, icra edildiği; ayrıca tarih ve dil kongrelerinin yapılmaya başlandığı yıllar… Fakat mahya listesinde öne çıkan şeyler kesinlikle bunlar değil, doğrudan ve vurgulu şekilde laiklik, sekülerlik ifadeleri de yok. Belki 1929 buhranıyla irtibatlı olarak iktisadî hayatla, yardımlaşmayla, millî sermaye ile, yerli mallarla dinî hissiyat arasında kurulan ilişkiler ağırlıkta. Son senelere kadar minareleri terketmeyen, zekât ve fitrelere, kurban derilerine “musallat" olan Türk Tayyare Cemiyeti (Türk Hava Kurumu) görünür şekilde mevcudiyetini sürdürüyor. Mahya kurulacak cami listesinde kısa bir zaman sonra, 1934'te müzeye tahvil edilecek olan Ayasofya Camii'nin yer alması da manidar.Çokpartili hayata geçerken 'Tanrı uludur' mahyaya çıkıyor Süheyl Ünver'in tek tek ve gün gün yaptığı kayıtlar sayesinde sahip olduğumuz üçüncü liste 1949 yılının Haziran-Temmuz aylarına tekabül eden Ramazana, yani 1950 seçimlerinden aşağı yukarı bir yıl öncesine ait bir mahya yazıları dökümüdür. O yıl İstanbul'da Sultanahmet, Bayezit, Fatih, Yeni Cami (Eminönü), Sultan Selim, Valide (Aksaray), Üsküdar İskele (Mihrimah) ve Ortaköy camilerinde mahya kurulmuş. Listeden yola çıkılarak hem mahyaların sayısı hem de ifadeleri itibariyle özel bir gayret sarfedildiği söylenebilir: 1.Hoş geldin, 2. Tanrı uludur, 3. Tanrı elçisi Muhammed, 4. İnsan göçer hayrat kalır, 6. Hayır yapan saygı sana, 7. Allah bes, 8. 22 yaşında devir açan Türk Fatih, 9. Camii koru, 10. Cami vatandan parçadır, 11. Camiler yurdun tapularıdır, 12. Camiler bize emanettir, 13. Ha tanrısız gönül ha camisiz vatan, 14. Camiler yurdun zinetleridir, 15. Onarmak yapmakla birdir, 16. Onarıma katılalım, 17. Korursanız koruruz, 18. Bizi onaran onsun Yaradan, 19. Kör kazmaya ne kurbanlar verdik, 20. Bizi onarın bayram edelim, 21. Hayır yap hayırla anıl, 22. Koca Sinan sana bin şükran, 23. El birliği gönül birliği, 24. Tanrım bizi ihmalden koru, 25. Âmin (Sultanahmet'te 24. mahya kurulurken diğer camilerde 25. mahya olacak), 26. Boğaz incisi (Ortaköy ve Üsküdar Mihrimah'ta), 27. 28. Yoktur tapacak Çalap'tır ancak, 29. Vavlardan sakının, 30. Elveda, 31. Bayramınız kutlu olsun, 32. Kutlu bayram, 33. ve resim olarak “Bayrak" (Süleymaniye Kütüphanesi, Süheyl Ünver dosyaları). Listedeki en dikkat çekici husus belki Türkçe ezandaki “Tanrı uludur" ve “Tanrı'nın elçisi[dir] Muhammed" in mahyaya çıkmasıdır. Laiklik politikalarının ciddi olarak gözden geçirildiği, hesaba katılır yumuşamaların ve serbestiyetlerin ortaya çıktığı CHP'nin son iktidarında bu mahyaların öne çıkarılması, ısrar edilecek bölgelere işaret ediyor olabilir mi? (Daha önce bu mahyaların kurulduğuna dair bir fotoğrafa, bir kayda rastlamadığımızı belirtelim, daha sonra olması zaten sözkonusu değil). Fakat bu listenin en mânidar tarafı bizce camilere, camilerin tamirine, korunmasına bu ölçüde vurgu yapılmış olmasıdır. Hele “Cami vatandan parçadır", “Camiler yurdun tapularıdır", “Ha tanrısız gönül ha camisiz vatan", “Camiler yurdun zinetleridir" mahyaları birçok caminin harap olmasına, yıkılmasına, kaba bir şekilde kullanılmasına, birçoğunun alınıp satılmasına yol açan, müsaade eden, bu yüzden Müslüman halkın içten içe nefret ettiği bir iktidarın, bir zihniyetin kendini ne kadar zorda hissettiğinin işaretleri olmalıdır. Müslüman hafızaya hitap etmenin ve vatandaşı kazanmanın yollarından biri camiler, minareler üzerinden aranıyor gibi. “Kör kazmaya ne kurbanlar verdik" mahyası bu büyük değişme siyasetinin itirafnamesi yahut mührü gibi duruyor.