alimuratg@yahoo.com
Türkiye, çeşitli dallarda ödüllendirmelerin yapıldığı yarışmalarda, özellikle de bu tür organizasyonların sanat alanında icrâ edilenlerinde, ne organizasyon komitesinin ne de ödülleri belirleyen seçici kurulların (teknik bir değerlendirme yapmak üzere masaya oturduktan sonra bile) günlük hayat içinde “öteki” olarak algıladıklarına karşı önyargılarını asla aşamadıkları, huzurlarına çıkan adayların politik, ırkî, cinsî, dînî ve mezhebî aidiyetleri karşısında heybelerinde biriken her ne kadar sempati ya da antipati varsa üzerlerine fütursuzca boca ettikleri bir “hasta ruhlu yarışmalar” ülkesi…
Tepeden tırnağa marazî olan bu değerlendirme yöntemi, sinema söz konusu olduğunda, ilk olarak ta Antalya-Altın Portakal'ın düzenlenmeye başlandığı 1960'ların başlarında kendisini göstermeye başlamıştı. O günlerden beri de sektörde hiç eksilmeyen, tam aksine zaman içinde katlana katlana büyüyen gayet köklü bir gelenek olarak günümüze kadar ulaştı.
Bu yüzden, Türkiye'de düzenlenen ve içinde bir ödüllendirme mekanizması da bulunan hiç bir kültür-sanat organizasyonuna, kendi adıma, lâyık olduğundan bir dirhem daha fazla önem atfetmiyorum. Çünkü, bütün ömrüm, böylesi yarışmalarda jüri üyelerinin kendi aralarında yaptıkları “Ona ödül verirsek filancaya ayıp olur, bu yıl filanca kişiye verelim, gelecek yıl da ötekine veririz”, “Şunu görmezden gelelim, çünkü o solcu/sağcı/miliyetçi/dinci/Kürt/Türk/Çerkes/Arap”, “Filancanın mutlaka bir ödül alması lâzım, çünkü işadamı/bakan olan amcası telefon etti” gibi geyikleri dinlemekle geçti. Dahası, mesleğim gereği, bunların bazılarına bizzat tanık da oldum.
Türkiye'de ödül organizasyonlarına aday olan bir sanatçının, karşısına çıktığı seçici kurul tarafından bu tür politik, ırkî, cinsî, dinî ve mezhebî aidiyetlerinden tamamen bağımsız olarak, diğer her türlü özniteliği bir kenara bırakılarak, salt “ortaya koyduğu eser” ile pür-i pak değerlendirme şansı hemen hemen hiç yoktur.
Fakat, aynı sanatçılar ve eserleri yurt dışına açıldıklarında, uluslararası arenadaki jürilerin Türkiye'deki bu tür itiş-kakışlardan, kişiyi eseriyle değil kendisi üzerinden değerlendirmeye alışmış yoz mantıktan zerrece haberleri olmadığı için, ülke içinde türlü aşağılamalara, ezici muamelelere ya da tam aksine hak ettiğinden daha fazla taltife mazhar olan eserler oralarda çok daha serinkanlı bir değerlendirmeye tâbi tutuluyor. Çünkü, bizim iç kavgalarımızdan tamamen uzak diyarlardaki uzman seçicilerin “fail”in etnisitesi ya da politik/dinsel/cinsel tercihleri umurlarında bile değil; onlar jürilik yaparken bütünüyle “fiil”e odaklanıyorlar.
O nedenledir ki Mahsun Kırmızıgül'ün bugüne kadar çektiği her üç film de yurt içinde ödül açısından avucunu yalarken, aynı sanatçı yurt dışında ise bu filmlerden ikisiyle beş tane önemli ödül kazandı.
(: WorldFest Houston / ABD (2008) / Kategorisi- / Mahsun Kırmızıgül - Ödülü
: Tokyo Uluslararası Film Festivali / JAPONYA (2009) / Kategorisi- / Singapur Uluslararası Film Festivali / SİNGAPUR (2009) / ve ödülleri)
Halen dünyanın dört bir köşesindeki bir dizi yüksek prestijli yarışmada adaylar arasında yer alan “Hür Adam”, bunlardan ilk hasadı ABD'nin -Hollywood'a da ev sahipliği yapan- California eyaletinde uzun yıllardır düzenlenen “Accolade Awards” sinema-TV filmleri yarışmasında elde ederek müthiş bir başarıya imza attı. Anılan yarışmanın “uzun metrajlı sinema filmi” (feature film) kategorisinde yüzlerce rakibini geride bırakarak birinci olan ve “Mükemmellik Ödülü”yle (Award of Excellence) taçlandırılan “Hür Adam” hakkında, yarışmanın sonuçlarının açıklanmasından sonra Amerikan sinema medyasında da iltifatkâr yazılar yayımlandığına tanık olduk.
“Accolade”, Türkçe'ye şövalyelikteki “kılıç kuşanma töreni” olarak çevrilebilecek bir deyim ve bu saygın yarışma da hem ABD'den, hem de dünyanın dört bir ülkesinden gelen, ana akım sinema diline prim vermeden çekilmiş, kendine ait bir duruşu olan bağımsız yapımları değerlendirmeyi tercih ediyor. Tanrısever'in La Jolla-California'da, aynen yarışmanın adını aldığı şövalye törenlerine benzeyen görkemli bir seremoniyle ödülünü teslim aldığı “Accolade Awards”ın resmî internet sayfasına girerek, yarışmanın konseptini ve ödül kategorilerini inceleyebilirsiniz.
www.accoladecompetition.org/Excell.aspx
Öte yandan, uluslararası sinema arenasında hız kesmeksizin ilerleyen “Hür Adam”a ilişkin bir diğer güzel haber de geçtiğimiz günlerde İspanya'dan geldi. Bu ülkenin Marbella kentinde düzenlenen uluslararası yarışmada 800 dolayındaki aday yapıt arasında gerçekleştirilen ön elemelerde yüzlerce rakibini geride bırakarak son 8'e kalmayı başaran filmimiz, anılan yarışmanın önümüzdeki ekim ayında düzenlenecek finalinde büyük ödülün de şimdiden en önemli adaylarından birine dönüşmüş durumda…
Bunun üzerine ben de “Hacı ağabey, bu mesleği daha ne kadar süreyle yapacağım, gerçekten de hiç bilemiyorum. Fakat, şunu iyi bilmeni isterim ki benim yönetimimdeki Yeni Şafak sinema sayfası sen ve senin gibi düşünenlerin iyi niyetli çabalarının hesapsızca yanında olmayı sürdürecektir” diyerek kendisine moral vermeye çalıştım. Çünkü, Hacı Fellini'nin yeni filmler yapma yönündeki iştahını, heyecanını ve moralini hiç yitirmemesi muhafazakâr câmiâ için çok önemli… Onun her yeni filminde binlerce kişi doğrudan ya da dolaylı olarak rızkını temin ediyor, sinema sektörüne bir tarafından sızıp orada tutunma ve çalışma fırsatı buluyor. Bu da zaten 5-6 yılda ancak bir adet film çekebilen “Beyaz Sinemacılar” kuşağı için son derece stratejik bir fırsat. Ancak, bazıları sözünü ettiğim yalın gerçeği bu tarafından okumayı başaramadı ve karşı mahalleye şirin gözükmek adına "eleştirirken çirkeften daha çirkef olma" yolunu seçti ki onlara da kalbimizden hiç kesintisiz buğz ediyoruz evvel Allah…
6 yıldır yönettiğim şu sayfada ilk günden beri bütün gayretim, sinema piyasasında, ne resmî düzlemden, ne de kendileriyle gönüldaş (!) görünümlü özel sektör kuruluşlarından hiç bir destek almaksızın, âdetâ kelaynak kuşları gibi çırpınıp duran bir avuç “Beyaz Sinemacı”yı, onlara para bularak değilse bile en azından moral ve motivasyon açısından ayakta tutmaktı. Çünkü, yurdun dört bir köşesindeki sinema okullarında okuyan ve bir gün bir sinema filminde; o da olmazsa en azından bir televizyon dizisinde çalışacak olmanın hayâllerini kuran binlerce dindar gencin bu insanların öncü rolüne öylesine çok ihtiyacı var ki…
O yüzden, Mehmet Tanrısever'in, Semih Kaplanoğlu'nun, Mahsun Kırmızıgül'ün, İsmail Güneş'in, Mesut Uçakan'ın, Nurettin Özel'in ve daha genç kuşaktan diğer bir kaç sanatçının sinema-TV alandaki her yeni başarısı, aynı zamanda benim mücadelemin de bir başarısıdır.