Yeryüzüne ezan ile seslenmek
Yeryüzüne ezan ile seslenmek
Şakir Kocabaş, “meallerde ‘sahhara’ kelimesi ile ‘emr’ arasındaki ilişki açıkça ifade edilmediği için bu fiilin fonksiyonu tam olarak anlaşılmıyor.” demekte haklıdır çünkü, kelime anlamıyla yeryüzünü insanın kontrolüne, kullanımına vermenin (musahhara) bir sebebi, bir bedeli olmalıdır.Mukâtil b. Süleyman, Kur’an sözlüğünde emrin on üç şekilde tefsir edildiğini belirtmiştir ki, bizim de sözü yeryüzü ile emrden sanata bağlayabilmemiz için bunları zikretmemiz gerekir:1-Din; 2- Kavl/söz; 3)Azap; 4)K...
Kur’an kurslarında yüz yüze eğitim
Gündem
Kur’an kurslarında yüz yüze eğitim
Koronavirüs tedbirleri kapsamında mart ayında yüz yüze eğitime ara verilen Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı Kur’an kursları dün başladı.
Yeni Şafak
İncirin faydaları: İncir nelere iyi gelir?
Hayat
İncirin faydaları: İncir nelere iyi gelir?
Kur'an-ı Kerim'de Arapça 'Tin' adı yer alan ve Allah'ın(c.c) üzerine yemin ettiği sayılı ve özel bir besinlerden biri olan ve ülkemizde özellikle de Ege bölgesinde bol miktarda üretilen incirin faydaları nedir? İncir nelere iyi gelir?
Yeni Şafak
Hurmanın faydaları: Hurma nelere iyi gelir?
Hayat
Hurmanın faydaları: Hurma nelere iyi gelir?
Genellikle Orta Doğu'da yetişen insan vücuduna faydalarıyla bilinen besinler arasında yer alan hurma, lezzetli olduğu kadar da besleyici de. Peki Kur'an-ı Kerim'de de adı geçen hurmanın faydaları nelerdir? Hurma nelere iyi gelir?
Yeni Şafak
Namaz ibadeti Hz. Peygamber'den (s.a.s.) önce de var mıydı?
Namaz ibadeti Hz. Peygamber'den (s.a.s.) önce de var mıydı?

İslam’ın 5 şartından birisi olan namaz kılmak, önem verilmesi gereken konularından başında geliyor. Ergenlik (bulûğ) yaşına ve belli bir aklî olgunluk düzeyine gelmiş her müslümanın namaz kılması farz-ı ayındır. Peki namaz ibadeti Hz. Peygamber'den (s.a.s.) önce de var mıydı? Haberimizde Diyanetin yanıtını bulabilirsiniz.

Yeni Şafak
İhlas Suresi Arapça okunuşu ve Türkçe anlamı: İhlas Suresi oku, dinle, Diyanet meali
İhlas Suresi Arapça okunuşu ve Türkçe anlamı: İhlas Suresi oku, dinle, Diyanet meali
İhlas Suresi'nin Arapça okunuşu, Diyanet meali, fazileti, konusu, tefsiri haberimizde. Hz. Peygamber İhlas Suresinin önemi ve fazileti hakkında, 'Varlığım elinde olan Allah’a yemin ederim ki bu sûre Kur’an’ın üçte birine denktir' buyurmuştur. Yine Hz. Peygamber, sevdiği için bu sûreyi her namazda okuyan bir sahabiye, 'Onu sevmen seni cennete götürür' müjdesini vermiştir. İhlas Suresinin okunuşu, meali ve tefsiri vatandaşlar tarafından merak ediliyor. Haberimizde İhlas suresinin Arapçasını, Türkçe okunuşunu, Diyanet mealini ve faziletini bulabilirsiniz.
Yeni Şafak
Dünyaya film dili  armağan edecek bir sinemamız olacak mı? (3)
Dünyaya film dili armağan edecek bir sinemamız olacak mı? (3)

Kur’ân, asıldır; Sünnet, usûl. Kur’ân, zihin, zemin ve zaman’a ruh veren normları / sâbiteleri sunar; Sünnet ise değişkenlere, sâbiteler / normlar ışığında şekil verir.

2500 yıllık Batı uygarlığının sâbitelerini / normlarını Eflatun sistemleştirmiş, Aristo ise normların nasıl formlara dökülebileceğini göstermiştir, diyebiliriz.

O yüzden Klasik Hollywood sinemasının estetiğinin / form’unun kurucu kaynağı Aristo’dur. Bütün klasik / popüler sinemalar da, televizyon dizileri de Aristo’cu dram geleneğine dayanır.

Aristo, sadece popüler anlatıların, dillerin değil, aykırı, avantgard yönelimlerin de bes(te)lendiği ilk kurucu filozoftur.

BAŞIMIZA NE GELDİ?

Biz nasıl dünya ölçeğinde sinema yapabileceğiz, öyleyse?

Önce başımıza ve dünyanın başına ne geldiğini, sonra da bizim yeniden tarihe (=düşünceye, sanata, bilime) yön verebilecek konuma nasıl gelebileceğimiz sorunlarını vuzûha kavuşturarak...

Çağı tanıyamazsanız, tanımlanırsınız, deyip duruyorum o yüzden. Yine başkalarının kavramlarıyla kendi dünyanızı kuramazsınız, diye haykırıyorum. Duyan var mı sesimi, bilmiyorum.

Dünya da, biz de büyük bir medeniyet krizi yaşıyoruz.

Batı uygarlığı Tanrı fikrini yok etti, hakikat fikrini yok etti, tabiatı delik deşik etti, yeryüzünü cehenneme çevirdi ve dünyayı cinsiyetsiz, tekno-pagan, yarı-insan yarı-makina bir yaratığa teslim etti.

Büyük bir ontolojik felâketir bu.

İslâm medeniyeti dışında bütün medeniyetlerse ya fiilen tok edildi ya da fosilleştirildi. İslâm medeniyetinin kaynakları sağlam ama Müslüman toplumların bu kaynaklarla da, çağla da ilişkileri çürük, başlarına ne geldiğini anlamalarını zorlaştıracak kadar simülatif; sığ, sahte ve yüzeysel yani.

Arşimet noktamızı yitirmemize, pergelimizi şaşırmamıza ve kendi medeniyet tecrübemizin sunabileceği imkânları da, dünyanın yaşadığı temel sorunları da kavramamızı güçleştirecek kadar algı kapılarımızın kapanmasına yol açan çok yönlü bir medeniyet krizi yaşadığımızı göremiyoruz bile.

Yaşadığımız medeniyet krizi, bizim duyma ve düşünme biçimlerimizi (Müslüman zihni’ni), Müslümanca yaşama mekânlarımızı (zemin’imizi) ve çağrının çağını kurabilme imkânlarını (Müslüman zamanı’nı) yitirmemizle sonuçlandı.

DALGA-KIRMA, DALGA-KURMA VE DALGA-OLMA...

Mekke’de inşa edilen Müslüman zihni, hakikatin dalga-kırmasını, Medine’de hayata geçirilen Müslümanca yaşama zemini, hakikatin dalga-kurmasını, Mekke ile Medine süreçlerinin hâsılası olarak tarihi şekillendiren, çağ’a hakikatin ruhunu nakşeden Müslüman zamanı ise, hakikatin dalga olmasını sağlar.

Müslüman zihni’nden, Müslümanca yaşama zemininden ve Müslüman zamanından habersiz Müslüman ülkelerin sinemacıları, dünyaya sinemanın nasıl yapılabileceğini gösterebilecek bir film dili sunamazlar.

Başka türlü söylemek gerekirse, bütün düşünce, sanat, bilim, ahlâk, siyaset, kültür, estetik atılımları, önce dalga-kırma, ardından dalga-kurma ve sonunda dalga-olma yolculuklarını gerçekleştirebildikleri için atılım ve hatta açılım olma özelliklerine hâiz olabilirler.

NORM VE FORM, SÂBİTELER VE DEĞİŞKENLER

Form, normunu dayatır demiştim, yıllar önce. Bütün medeniyetler arasındaki ilişkiler normlar üzerinden değil formlar üzerinden ve formlar aracılığıyla gerçekleştir. Duyma, söyleme ve eyleme biçimleri olarak Formlar, medeniyetlerin hem ifadesidir (yansıması, eseridir) hem de ifade edicisi, yeniden üreticisi.

Medeniyetler, kendilerini formları ile yenilerler, normları ile değil.

Normlar, medeniyetlerin ruhu ise, formlar bedeni. Normlarını yitiren toplumlar ve medeniyetler ruhsuzdur, formlarını yitiren medeniyetlerse kör, topal ve sağır.

Normlar, bir medeniyetin sâbitelerini teşkil eder. Formlar ise değişkenlerine sâbiteler ışığında ruh üfler.

Bir medeniyetin yaşanan krizleri aşabilmesinin yolu, sâbitelerinin muhkem; değişkenlerininse sâbitelerinden besleniyor, çağ’a sesleniyor ve sonuçta insanlığa ses veriyor, nefes üflüyor olabilmesinden geçer.

AŞKLA ÇIKILAN, ŞEVKLE SÜRDÜRÜLEN VE ZEVKLE GERÇEKLEŞTİRİLEN...

3Z formülü olarak ifade ettiğim zihin, zemin ve zaman krizi şeklinde özetlediğim iki asırdır yaşadığımız medeniyet krizinin, bizi epistemolojik kırılmanın ve ontolojik yokoluşun eşiğine fırlattığını göremediğimiz sürece, sinemanın aslında çok katmanlı bir medeniyet meselesi olduğunu kavramakta zorlanmaya devam edeceğiz.

Burada nasıl bir dünyanın içine düştüğünü, ne tür felsefî / varoluşsal sorunlarla ve savrulmalarla karşı karşıya olduğunu kavrayamayan ya da umursamayan, bu konuda asgarî bir entelektüel birikimi bile “afakî” olarak nitelendirebilen insanların olduğu bir yerde, dünyaya özgün bir film dili armağan edebilecek bir sinema yapabilmek hiç de kolay olmasa gerek.

Batılılar, film dili kurmak için 2500 yıl öncesine, Aristo’ya kadar gidiyor, oradan besleniyor. Biz, meselâ Mevlânâ’dan neden beslenmiyoruz? Celladına âşık tasmalı çekirgelere dönüştüğümüz için mi? Üstelik Mevlânâ, çağlar ötesine seslenen formülü veriyor bize ve bütün dünyaya: Pergelin sânşt ayağını kendi normlarına basacaksın, pergelin hareketli ayağıyla bütün dünyalara, bütün formlara açılacak, o formları alıp kendi normların doğrultusunda dönüştüreceksin!

Böylesi bir şey, deyim yerindeyse, Nietzschevârî “çekiçle felsefe yapmak” kadar zor bir iş!

İlk bakışta böyle.

Ama dünyayı ve kendini iyi kavradığında, yol haritasını çıkarmaya başladığında zor değil, inanılmaz zevkli bir yolculuk bu.

Aşkla çıkılan, şevkle sürdürülen ve zevkle hayata geçirilen leziz ve nefis bir medeniyet tasavvuru yolculuğu: Taze bir zihin, canlı bir zemin, diriltici bir zaman idraki sunmak insanlığa...

Bunun en rafine örneklerini bu ülkede Ahmet Uluçay, Derviş Zaim, Semih Kaplanoğlu verdi. Mesut Uçakan, İsmail Güneş, Mahmut Fazıl Coşkun gibi yönetmenlerimiz de çok zor şartlarda gösterdiler ipuçlarını... Murat Pay, Murat Çeri, Ensar Altay, Emre Karapınar... geliyorlar...

Ama henüz işin başında bile değiliz!

İsmail’in kurban edilmek istenmesinin bilgi kuramıyla ne alakası var?
İsmail’in kurban edilmek istenmesinin bilgi kuramıyla ne alakası var?

Hz. İbrahim’in bizim için de çok önemli olduğunu, Kuranıkerim’in ona geniş yer vermesinden ve onun bizim için ‘üsve-i hasene’ olduğunu söylemesinden anlıyoruz. Bu tabir Kuranıkerim’de bir de Resulüllah (sa) için kullanılır ve ‘uyulası, güzel örnek’ anlamına gelir.

Soruyorlar, İbrahim’in oğlu İsmail’i (sa) kurban etmek istemesinin aslı yokmuş. Yani şimdiye kadar bizi hep kandırmışlar, öyle mi?

Soru ile ilgili bize gönderdikleri videolarda gerçekten de sorunlu ifadelerin olduğunu gördük. Bunların üzerinde beraberce düşüneceğiz. Ancak buna cevap verelim derken meselenin daha öncelikli başka bir boyutu karşımıza çıktı, konunun bilginin tabiatı ile yakından alakalı olduğunu fark ettik. Bu sebeple belki ilk bir iki yazımız anlaşılmayı sağlayabilmek için giriş mahiyetinde olacak ve cevabı sonra vereceğiz.

Şöyle başlayalım, herkesin kendine göre bir doğrusunun olması ve herkesin kendi doğrusunun doğru bilinmesini istemesi kaçınılmazdır. Ama doğrunun da delille ispat edilmesi gerekir. Delil bazen akli olur, bazen bilimsel, bazen de dini olur. Gerçekte bu üç alan da hakikate ulaşmanın yollarıdır ve hakikat değişmeyeceğine göre bu yılların kesin doğrularının birbiriyle çelişmesi de düşünülemez. Ne var ki, bunların her birinin ulaştığı kesin sonuçlar sanıldığı kadar fazla değildir. Bir aklın doğru dediğine diğeri yanlış diyebilir. Bilim bugün doğru dediğini yarın yanlışlayabilir. Dinin bizatihi nasları değil de onlardan anlaşılanlar delil kabul edildiğinde herkes farklı şeyler anlamış olabilir. Gerçi bu farklı anlamaya İslam hem imkân verir hem teşvik eder. Bununla beraber dinde mutlak bir izafiyetin olmaması için dinin hiç değişmeyen ana gövdesini sabit tutacak yöntemi de bildirir. Bunun adı bazen icma, bazen cumhur bazen de sevad-ı azam olur ve bu alan genellikle dinin esaslarının, imanın, ibadetin ve akidenin yani usulü’d-dinin alanıdır. Burası aklın ve bilimin alanı olmadığı için bunları akılla ve bilimle anlamaya çalışma yanlış sonuçlar doğurur. Aslında sağlam bilgiye dayalı önyargısız bir akıl da bunun böyle olduğunu kabul eder. Bu alanda aklımızı sadece söyleneni doğru anlamak için kullanabiliriz. Buna da fıkıhçılar ‘içtihadü’l-fehm’ derler. Mesela kabir azabının olup olmadığını ne akılla bulabilirsiniz ne de bilimle. Diğer iki yolun ise böyle bir sabitesi yoktur.

Aklın ve bilimin alanında İslam farklı düşünmeyi teşvik eder. ‘Allah insanları zaten bunun için yarattı’ anlamındaki ayeti kerimenin bir tevili budur. Resulüllah’ın ‘siz dünya işlerinizi iyi bilirsiniz’ buyurması da akıl ve bilim konusunda ümmetin önünü açmak içindir. Ümmetin birkaç yüz yıldır uyuyor olması ayrı bir meseledir.

Bu üç alanın hangisi ile ilgili olursa olsun bilgi sanıldığı gibi asla bütünüyle objektif değildir. Sübjektifliğin hiç giremeyeceği sanılan bilimsel bilgiyi bile çoğu zaman inanışlar, ideolojiler, duygular ve arzular yönlendirir. Mesela Evrim Teorisi bilimsel olmaktan çok ideolojiktir ve ispatı mümkün değildir. İspat dedikleri şey ikna olma ya da ikna etme çabalarından ibarettir.

Kısaca bilgi sanıldığı gibi etrafından etkilenmeyen bir şey değildir. Sevgi, nefret, korku, çıkar gibi bütün duygular ve kişisel arzular bilginin seyrini ve sonucunu etkiler. ‘Ya rab, bana bir facirin ihsanını nasip etme ki, kalbim onu sevmesin’ duası böyle bir gerçeğe işaret eder. ‘Sevgi ve nefret insanı kör ve sağır kılar’ sözü bu gerçeği anlatan bir hikmettir. Birisine kızarsınız, onun söylediklerinin yanlış olduğunu ispata çalışırsınız, seversiniz ve artık onun söylediklerine karşı görüş ve bilgi üretemezsiniz. Bildiklerinizi ve düşündüklerinizi üzerine titrediğiniz bir ideoloji sabit bir inanç haline getirirsiniz ve artık nasları bile onları doğrulayacak şekilde yorumlarsınız. Resulüllah’ın (sa) şu hadisi şerifleri bu açıdan muhteşem bir gerçeği anlatır: ‘Kuranıkerim’i kendi görüşüne göre yorumlayan isabet etse de hatalıdır’. Gazali bu ‘kendi görüşüne göre’yi şöyle açıklar: Kişinin meşruiyet aradığı nefsi arzuları, mezhebi, meşrebi olur da Kuranıkerim’i onlara göre açıklarsa, onu kendi görüşüne göre açıklamış olur. Resulüllah’ın zemmettiği budur der.

O halde inanılsın ki, bizim gibi küçük müfessirlerin bu reklam ve şöhret asrında yaptığımız hataların çoğu bu yüzdendir. İnsandaki varsa, uluhiyet geni onu hep en üste çıkarmak ister. Birileri de bunu tahrik eder. Ama böyledir diye biz hakikati aramaktan da geri duramayız. Görelim bakalım.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.