Libyalılar devrimin 9. yılında darbeci Hafter'e direniyor
Dünya
Libyalılar devrimin 9. yılında darbeci Hafter'e direniyor
Muammer Kaddafi'nin 42 yıl boyunca demir yumrukla yönettiği Libya'da devrimin 9'uncu yılı kutlanırken, halk şimdi de darbeci General Halife Hafter'e karşı özgürlük mücadelesi veriyor.
AA
Eğitim-Bir-Sen: Pamukkale Üniversitesi'nde haksızlığa son verilmelidir
Gündem
Eğitim-Bir-Sen: Pamukkale Üniversitesi'nde haksızlığa son verilmelidir
Eğitim-Bir-Sen Genel Sekreteri Latif Selvi, akademik özgürlüğü, kaliteli eğitimi, güncel bilgiyi ve derinleşmiş bilinci merkeze alan, ara rejim kalıntılarından bütünüyle arınmış demokratik üniversiteye ve yükseköğretim sistemine dönük reformun bir an önce yapılması gerektiğini söyledi.
Yeni Şafak
Batılılar İran’la birlikte hareket ediyorlar, sahte İran düşmanlığı icat ederek dünyayı aptallaştırıyorlar!
Batılılar İran’la birlikte hareket ediyorlar, sahte İran düşmanlığı icat ederek dünyayı aptallaştırıyorlar!

Irak’ta İran’ın askerî liderlerine karşı ABD “haydut devleti” tarafından işlenen cinayetler bölgenin kaderini değiştirecek kadar önemli, ürpertici cinayetlerdir.

Sünnîlerin de Şiîlerin de sakin kafayla durup düşünmeleri, nasıl büyük bir tezgâhın içine çekildikleri konusunda kafa patlatmaları gereken cinayetler bunlar, diyorum ama duvara konuştuğumu biliyorum. İranlılara güvenilmez çünkü. İran’ı her platformda sonuna kadar destekledi Türkiye ama İranlılar da bize karşı Batılılarla gizli ittifak yaptılar ve her fırsatta arkadan vurdular bizi!

Yine de sağduyu çağrısı yapıyorum.

Çünkü Türkiye sağduyulu hareket ediyor en azından.

Türkiye’nin sağduyulu hareket etmesi, atılımların İran provokasyonlarına gelmemesi, çıldırtıyor Batılıları da, İran’ı da!

“HAYDUT DEVLET” ABD!

Öncelikle şunu özenle vurgulamamız gerekiyor: ABD, tam anlamıyla haydut devlet olduğunu, terör devleti olduğunu bir kez daha ispat etmiştir!

Dünya, özellikle de mazlum İslâm dünyası, Amerikan haydudundan kurutulmadığı sürece günyüzü göremeyecek. Bunu bilelim.

Evet, Amerika’nın ne işi var Irak’ta, Suriye’de, Afganistan’da, Latin Amerika ülkelerinde?

Bir de sömürüsüne, haydutluğuna, emperyalizmine “demokrasi götüreceğiz” kılıfı uydurmuyor mu, insanın çıldırası geliyor!

Senin demokrasin de, özgürlüklerin de başına çalınsın!

BÜTÜN DÜNYAYI APTAL YERİNE KOYUYORLAR!

Evet, bütün dünyayı aptal yerine koyuyorlar!

Sadece Amerikalılar değil, İranlılar da, İsrailliler de!

Çok büyük bir oyun tezgâhlıyorlar hep birlikte!

Amerikalıların İranlı generalleri öldürmeleri hem İran provokasyonudur hem de hedef saptırmaya dönüktür!

Amerikalıların “Halep Kasabı” Kasım Süleymani’yi, binlerce masum Suriyelinin katili el-Mühendis’i öldürmeleri, iddia edildiği gibi “İran’la Amerika arasındaki ilişkilerin kontrolden çıkması anlamına geliyor, Amerika, İran’ı cezalandırıyor” şeklinde yorumlanamaz!

Neden öyle yorumlansın ki!

Amerika, bölgede, İran’dan daha kullanışlı bir gizli müttefik bulabilir mi?

Düşünsenize: Bütün Arabistan yarımadasını işgal ediyor İran! Irak’tan Suriye’ye kadar!

Amerikalılar, İngilizler, İsrailliler değil, İran işgal ediyor, kana buluyor!

BİR TAŞLA BİRKAÇ KUŞ VURUYORLAR!

Dolayıyla bir taşla birkaç kuş birden vurmuş oluyor emperyalistler!

Her şeyden önce, kendileri yorulmadan, Müslümanları birbirine düşürmüş ve hatta kırdırmış oluyorlar! Böylelikle asıl hedef sapmış oluyor!

Batılı emperyalistler temize çıkmış oluyor!

Bu nedenledir ki, hepimizi, bütün dünyayı aptal yerine koyarak, “Ortadoğu bataklık! İslâm dünyası birbirini yiyor!” diyorlar ve sonra da “kurtarmaya” geliyorlar!

Çok aşağılık bir tezgâh bu!

Ve Müslümanlar, Müslüman toplumların okur-yazarları, bu zokayı yutuyor; özellikle de seküler aydınları, başlıyorlar Amerikan ağzıyla konuşmaya: “Ortadoğu bataklık! İslâm dünyası birbirini yiyor!” diyerek...

TÜRKİYE’NİN STRATEJİSİ VE TÜRKİYE’DEKİ İRAN LOBİSİ

Ben burada körkütük İran düşmanlığı yapmıyorum. Yaşanan vakıayı anlatmaya, bunun için de oynanan tezgâhı deşifre etmeye çalışıyorum.

Amerikalılar, İsrailliler, İran’ı mazlum duruma düşürerek, İran’ın önünü açıyorlar!

Dünkü yazımda da dikkat çektiğim gibi, bin yıl önce yaşananların tekrarlanmasıdır bu: Biz Haçlılarla, Moğollarla ölüm kalım savaşı verirken, Şia’nın, İslâm dünyasına saldırmaya kalkışması, Selahaddin Eyyubî tarafından ta Tunus’a kadar kovalanması, bu açıdan çok düşündürücüdür!

İran’la ilişkilerimizi güçlendirmek zorundayız. İlişkileri bozmamalıyız; eğer bozulacak olursa, en azından bozan taraf biz olmamalı, İran’ı Batılıların kucağına itmemeliyiz! İşte o zaman emperyalistlerin oyununa gelmiş oluruz: Türkiye ile İran’ın boğuşturulmasıdır bu! Asıl büyük felâket budur Allah korusun!

Türkiye, şimdiye kadar dikkatli, stratejik bir ilişki kurdu İran’la. Bütün oyunlarını püskürttü böylece emperyalistlerin!

Özetle...

Öncelikli olarak, İran, Batılılar tarafından mazlum duruma düşürülerek, sürekli olarak önü açılıyor İran’ın.

İkinci olarak, İran’la ilişkilerimizi bozmayacağız ve emperyalistlerin oyunlarını başlarına yıkmış olacağız böylelikle.

Üçüncü olarak, Türkiye’de devlette de, muhalefet partilerinde de güçlü bir İrancı lobi var! Çok iyi kamufle oluyorlar ve tam bir paralel devlet gibi örgütlenmiş durumdalar!

Bunu da hatırlatmış ve ilgilileri uyarmış olayım buradan...

Vesselâm.

Aile, son kale; ailenin kalesi Türkiye
Aile, son kale; ailenin kalesi Türkiye

Aileyi savunuyorum.

Ailenin olmadığı, yok olduğu bir dünyanın varolamayacağını, yok olacağını, yok olmaya mahkûm olacağını görüyorum.

Ailenin insanın insanlığının, insan kalmasının yegâne kökü, temeli, son kalesi olduğunu düşünüyorum.

Daha önce yayımlanan bu yazımı gözden geçirerek bazı değişiklerle yeniden yayımlıyorum.

AİLE, HER ŞEYİN TEMELİ

Aile ne, peki?

Aile, kök demek benim için.

Her şeyin kökü olarak görüyorum aileyi.

Her şeyin temeli.

İnsanın insanı ve hayatı tanımasının, zaaflarını öğrenmesinin ve aşmasının, zorluklara göğüs gerebilmesinin zemini.

İyinin ve kötünün, iyiliğin ve kötülüğün idrak edilebilme yeri.

İnsan, hakikat demektir, bir açıdan bakıldığında.

Aile, insanın yeşerdiği, hakikati sulayan bahçe.

Çünkü insan, Allah’ın (cc) bütün isimlerinin ve sıfatlarının mazhargâhıdır.

İnsan, hakikatin hem kendisi ve ifadesi hem de temsilcisi ve ifade edicisi.

Hem zarfı hem de mazrufu hakikatin.

Hem dışı hem içi.

Hem kabuğu hem özü, çekirdeği.

Hem özü hem de sözü.

İnsan eşref-i mahlûkattır.

Bu yüzden hilafetle mükellef kılınmıştır.

Hilâfet, rububiyet ve ubudiyet diyalektiği ile işleyen, yeşeren kulluk bilincidir. Emanet bilinci demektir kulluk bilinci.

Kopmaz bir bağ’la bağlıdır Yaratıcısına.

Ünsiyet ortak vasfıdır ailenin de, insanın da, insanın Yaratıcılısıyla ve tabiatla irtibatının da.

ÖZGÜRLÜĞÜN SİGORTASI: MAHREMİYET

Mahremiyetin olmadığı yerde, ünsiyet biter, insan özgürlüğünü yitirir.

Özgürlüğünü yitirir çünkü biricikliğini yitirir; kendine özgü olan’ı kaybetmiştir, kendine özgü alan’ıysa işgal edilmiştir.

Mahremiyetin bitmesi, samimiyetin hayatımızdan çekilip gitmesi ve bizi ruhsuzluğa mahkûm etmesiyle sonuçlanacaktır.

Mahremiyet, iç ve dış, kendi ve kendi olmayan (ben ve öteki değil!) ayırımı üzerinden yükselir.

İnsanın özgürlüğünün, biricikliğinin sigortasıdır mahremiyet.

FEMİNİZM, KADIN DÜŞMANIDIR!

Feminizm, kadın düşmanıdır. İnsan düşmanıdır. Toplum düşmanıdır.

Feminizm kadın düşmanıdır. Çünkü kadını düşünmez; kadını güç ilişkilerinin nesnesi ve kölesi yapar.

Kadını, eril güç ilişkileri üzerinden tanımlar; kadını, erkeğe göre konumlar; kadının özgünlüğü, kendine özgülüğü, yaratılıştan sahip olduğu kadınsı özelilikleri yok sayılır.

Kadının, bedeninin kendi mülkü olduğu fikri, modern hurafedir, erkek-kadın ilişkilerinin ontolojik şiddet üzerinden kurulmasına zemin hazırlar bu.

Kadının bedeninin kendi mülkü olduğunu iddia etmesi, bedenine istediği gibi tasarrufta bulunma özgürlüğüne sahip olduğunu düşünmesi, Tanrı’ya meydan okumasıdır.

Son kertede kendi putunu kendi yapan ve tapan çağdaş paganizm biçimiyle karşı karşıyayız.

Bütün bu fikirlerin felsefî temelini oluşturan Aydınlanma düşüncesinin “modern paganizmin yükselişi” olarak tanımlanması oldukça anlamlıdır (şaşmaz aydınlanmacı Peter Gay tarafından hem de!).

Feminizm, modern paganizmin ifadesi Aydınlanma düşüncesinin çocuğudur.

Özelde feminizmde, genelde cinsellikte üç dalgadan sözediyoruz.

Birinci dalga, kadının çiğnenen onurunu gündeme taşıdı.

Bu konuda Batı toplumlarında kadının önemli ekonomik ve siyasî haklar elde etmesini sağladı.

İkinci dalga, 1960’ların cinsel devrim dalgasıdır. İki dünya savaşının sürüklediği yıkımdan kaçış biçimi.

İNSANI HEDONİZMİN KÖLESİ YAPMAK...

Üçüncü dalga, cinsel devrim dalgasının kaçınılmaz sonucudur: Cinsel devrim, toplumsal cinsiyet eşitliği gibi ayartıcı bir postmodern hurafeye dönüşerek, eşcinsellikle, cinsiyet cinayetiyle sonuçlanmıştır.

Hibrit / melez, üçüncü bir cins inşa edilmeye çalışılıyor zoraki olarak.

Yapay bir cinsiyet inşası bu: İnsanın Yaratıcıya meydan okuma çabası ve tanrılaşma sürecinin karikatürü yani.

Burası tam bir çıkmaz sokaktır: Posthumanizm’in (insan-sonrası’nın) ve transhumanizm’in (insan-ötesi’nin) başlangıç noktasıdır.

İnsan türünü libido / hedonizm (hazcılık) üzerinden tanımlamayan ve insanı tanımamayacak kadar insanlığından uzaklaştıran bir çıkmaz sokak.

İnsanı, hedonizmin kölesi yapmak, insanın düşünme ve duyma melekelerini iptal etme, Mestroviç’in duygu-ötesi toplum olarak tarif ettiği kapana kıstırılma felâketine uç verecektir kaçınılmaz olarak.

Sözün özü: Aile son kaledir. Ailenin en güçlü ve son kalesi ise Türkiye’dir.

John Berger, görme biçimleri üzerine çığır açan metinler yazan cins biridir. 1970’lerde İstanbul’da bir gecekondu evine gidiyor ve enfes bir yazı yazıyor. “Türk Evi: Cennet” başlığını taşıyan ibretlik bir yazı.

Aile, bizim dünyaya verebileceğimiz en temel kurum.

Ama Türkiye’de aileyi çökertecek projeler gırla her tarafta...

Televizyonlarda neredeyse bütün diziler aileyi kurşuna dizmekten başka bir şey yapmıyor!

Sabah kadın kuşağı programları ailenin köküne kibrit suyu dökmekten, kadını aşağılamaktan başka bir şey yapmıyor!

Sosyal medyanın algı operasyonlarıyla nasıl canavara dönüştüğünü görüyoruz.

Aileyi koruyamazsak insan türünün yok olmasına engel olamayız. O yüzden İstanbul Sözleşmesi’nden derhal çıkmalıdır Türkiye!

Aileyi savunamazsak, insanı savunamayız.

Aileyi kaybedersek, insanı kaybederiz, insan kalamayız.

Çocuklar ve gençler elimizden kayıp gitmeden...
Çocuklar ve gençler elimizden kayıp gitmeden...

Her vesile ile hepimiz “eğitim şart” diyoruz ama bu şart olan eğitim sürecinde çocuklara ve gençlere okuma ve sanat zevki kazandırmayı pek ciddiye almıyoruz. Özellikle toplumun alt kesimlerine kitap okuma zevki kazandırılması çocukların sokaklardan kurtulması için başlangıç noktasıdır.

Okuma zevki sanat zevkinden bağımsız olarak geliştirilebilecek bir kazanım değildir. Temel mesele görmeyi öğrenmek ve öğretmektir.

Bizim zamanımızda orta eğitimde sanat tarihi dersi vardı. İyi bir öğretmenden yana nasipli iseniz muazzam bir bakış açısı kazanmanız mümkün olurdu. Meslek aşkına ve heyecanına sahip olmayan öğretmenlerin elinde ise “kitabın filan sayfasını okuyun” sıkıcılığında geçerdi sanat tarihi dersleri.

Artık müfredatta sanat tarihi dersleri yok ama edebiyat derslerinin pek zevkli geçtiğini söylemek mümkün değil. Edebiyat dersinin değeri sınavda çıkacak soru ile doğru orantılı zira.

Çocukların sanatla buluşması konusunda geçen hafta İKSV kültür politikaları çalışmaları kapsamında Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Feyza Çorapçı tarafından hazırlanan raporu okudum. Rapor, erken çocukluk döneminden itibaren sanat ile tanışmanın birey üzerindeki etkisini, gelişim psikolojisini temel alarak tartışmaya açıyor. Aile ve okul hayatı dışında kalan serbest zamanlarda sanat etkinliklerine katılmanın çocuklar ve gençler (0-17 yaş) üzerindeki etkilerini gelişimsel bir bakış açısıyla ele alan rapor, çeşitli sanatsal disiplinlerin farklı gelişim dönemlerinde ne gibi beceriler kazandırabileceğini bilimsel veriler ve iyi örnekler üzerinden inceliyor.

Raporun tamamına şu adresten ulaşabilirsiniz. https://www.iksv.org/i/content...

Rapordan bazı bölümleri dikkatinize sunmak istiyorum:

Yapılan araştırmaların sonuçları, ders dışındaki zamanlarda bir yetişkin eşliğinde düzenli olarak yürütülen, çocukların ve gençlerin hem eğlenmelerine hem de ilgi duydukları alanlarda bilgi ve beceri kazanmalarına olanak sağlayan yapılandırılmış etkinliklerin önemine işaret ediyor.

Sosyo ekonomik düzeyi yüksek aileler bu tür etkinlikleri kendi imkanları ile karşılıyor. Fakat sanata erişim imkanı bulamayan çocuk ve gençlere hizmet vermeleri bakımından yerel yönetimlerin, belediyelerin çalışmaları büyük bir önem arz ediyor.

Ülkemizde çocuklar için henüz yeteri kadar kütüphane mevcut değil. Raporda başarılı bulunan örnekler şu şekilde sıralanıyor:

-Üsküdar Selimiye Çocuk Kütüphanesi’ni diğer çocuk kütüphanelerinden ayıran önemli bir özelliği, giriş katında 0-6 yaş arası çocuklar ve aileleri için düşünülmüş okul öncesi bölümü. Bu bölümde, erken çocukluğa yönelik kitapların yanı sıra oyuncaklar, boyama masaları, film seyretme alanı gibi çeşitli bölümler bulunuyor.

-İlk oyun kitaplığı 2014’te Kadıköy Belediyesi tarafından Özgürlük Parkı’nda, ikincisi 2015’te Mersin Mezitli Belediyesi tarafından kuruldu. Şişli Belediyesi de 2016 yılında biri Feriköy’de, diğeri 19 Mayıs Mahallesi’nde iki oyun kitaplığı açtı.

-Gaziantep Büyükşehir Belediyesi tarafından Türkiye’deki ilk Uygulamalı Çocuk Kütüphanesi kuruldu. 2018 yılında bu kütüphaneden faydalanan çocuk sayısının 34 bin 208, yetişkin sayısının ise 27 bin 429 olduğu açıklandı. Kütüphanede hikâye saati, yaratıcı yazarlık ve masal, müzik, görsel sanatlar etkinliklerinin yapıldığı atölye alanı, çocuklar için sergi alanı, aileler ve çocuklarla söyleşiler için uygulama alanı ve bir dinlenme alanı bulunuyor.

Raporda yer alan verilerden yola çıkarak pek çok konuyu tartışmamız mümkün. Ama ilk tartışmamız gereken husus gençlerin ve çocukların verimli örgütlü zamandan yoksunlukları olmalı. Çocuklar ve gençler, okul dışında, örgütlü zamanın verimli atmosferine dahil olmaktan ziyade, ya ekran karşısında, ya da arkadaşlarıyla AVM gezerek en verimli vakitlerini imha ediyor.

Üniversite mezunu olanların sayısı artıyor ama sayıyla doğru orantılı olarak eğitimli/kültürlü, okuduğunu anlayan, öğrendiği bilgiyi transfer eden bireyler ortaya çıkmıyor.

Bu konuda en büyük sorumluluk medyanın hanesinde kayıtlı. Her türlü “şiddet/çete” haberini ekrana taşıyan medya, olumlu örnekler için çarpıcı bir ekran dili geliştirme noktasında tutuk davranıyor. Gazetelerimizde spor sayfaları çoğalıyor, kültür sayfaları azala azala yok oluyor. Her yıl yüzlerce kitap basılıyor ama eleştirmenlerin varlığı edebi kamudan çekiliyor, “ben yazdım oldu” diyenlerin varlığı genleşerek her yeri kaplıyor.

Çocuk kitapları basılıyor ama kitabın içeriğini değerlendiren, tartışan yok. Kötü içerikli ya da aşırı didaktik metinler yüzünden kitap okumayan, okuduğunu anlamayan “aynen/aynen/aynen/lerle monolog yapan bir gençlik geliyor.

Yassıada’nın son hali böyle görüntülendi
Gündem
Yassıada’nın son hali böyle görüntülendi
"Demokrasi ve Özgürlük Adası" olarak kongre merkezi ve müzeye dönüştürülecek olan Yassıada projesinin son durumu görüntülendi.
IHA
ABD'li Müslüman belediye başkanı, Türkiye tatili dönüşü JFK'de sorgulandı
Dünya
ABD'li Müslüman belediye başkanı, Türkiye tatili dönüşü JFK'de sorgulandı
New Jersey eyaletinde 13 yıldır seçilmiş belediye başkanı olarak görev yapan Müslüman Mohamed Khairullah'ın Türkiye'den tatil dönüşü New York havalanında 3 saat sorgulandığı belirtildi. Prospect Park Belediye Başkanı Mohamed Khairullah; "Anayasa ve kanunlara aşina biri olarak yapılanlar tam bir ihlaldi. Bu bildiğim Amerika değil diye düşünürken gerçekten olanlar çok acı vericiydi. Bu düpedüz bir hakaretti" dedi.
AA
İfade özgürlüğünü genişletme arayışları
İfade özgürlüğünü genişletme arayışları

“Evrensel hukuka göre şiddeti öven, teşvik eden, yaygınlaştıran, insan onuruna yönelik hakaret elbette ki özgürlük değildir. Bunların dışında ifade özgürlüğü sınırlandırılamaz. Eleştirilerin de hiçbir zaman cezaya konu olmaması gerektiğini düşünüyoruz. Mevzuatta böyle. Ama uygulamada bakıyorsunuz, üç hâkimli heyette bir hâkim farklı bakıyor. Yorum farklılığını üst mahkemeler değerlendiriyor. Reform paketinde ifade özgürlüğünün önünde uygulamalardan kaynaklanan engellemeleri kaldırmak için çalışma yaptık.”

Video: İfade özgürlüğünü genişletme arayışları

Bu uzun alıntıyı, Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün Hürriyet Gazetesi’ne verdiği demeçten yapıyorum.

Ekim ayında ilk aşaması Meclis gündemine gelmesi beklenen ‘yargı reformu paketinin’ içeriğine dair ipucu veriyor Bakan Gül.

Adalet Bakanlığı çevrelerinden edindiğim izlenim, yargı paketinin öncelikleri arasında ifade özgürlüğünün sınırlarını genişletmeye dönük adımların olacağı yönünde.

Somut bir bilgi vereyim.

3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7’nci maddesine şöyle bir ekleme yapılması öngörülüyor:

“Terör örgütü propagandası suçuyla bağlantılı olarak, haber verme sınırlarını aşmayacak şekilde olan veya eleştiri içeren düşünceyi açıklama hakkının kullanıldığı durumlarda, bu fiil suç oluşturmayacak.”

Terörle Mücadele Kanunu’nun 7’nci madde ikinci fıkrasının mevcut hali şu şekilde:

“Terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Ayrıca, basın ve yayın organlarının suçun işlenmesine iştirak etmemiş olan yayın sorumluları hakkında da bin günden beş bin güne kadar adli para cezasına hükmolunur.”

Yapılmak istenen düzenlemeyle ilgili fıkrayı birleştirdiğiniz takdirde, nasıl bir amaç güdüldüğü anlaşılabiliyor.

Haber verme ya da eleştiri düzeyindeki görüş beyanlarını, suç teşkil eden diğer söylem/eylemlerden ayırarak, kanunu uygulayan makamlara esneklik imkanı sunmak.

Siyasi iktidarların ya da devletin adalete dönük beklentileri karşılaması büyük ölçüde ‘iklim oluşturmaktan’ geçer.

Bu iklim ise, yine büyük ölçüde ‘irade beyanı’ ile karşılık bulur.

Meclis’ten bir kanun çıkmışsa, bunu uygulayanlar her daim kanun koyucunun meramını dikkate alarak hareket ederler.

Bu durumda ifade özgürlüğünün önündeki engelleri kaldırmaya dönük bir arayıştan söze edeceksek, böyle bir iradenin ‘uygulayıcılar’ için bir tür pusula işlevi sağlayacağını da düşünebiliriz.

Uygulayıcılar derken yargı makamlarını kastettiğimiz ortada.

Bir ülkenin içinde bulunduğu atmosferden en fazla yargı camiası etkilenir derler.

Bunun dışında Adalet Bakanı’nın da dile getirdiği gibi, uygulama farklılıklarından kaynaklanan sorunlar, toplumun adalet duygusunu zedeleyen sonuçlar üretebiliyor.

Bakan Gül, şöyle diyor:

“Uygulamada bakıyorsunuz, üç hâkimli heyette bir hâkim farklı bakıyor. Yorum farklılığını ise üst mahkemeler değerlendiriyor.”

Bu sorun ifade suçları için de geçerli.

Daha doğrusu iki türlü sorun var.

Birincisi, Adalet Bakanı’nın da dediği gibi mahkeme üyelerinin aynı dosyada kimi zaman taban tabana zıt kanaat geliştirip farklı istikametlerde hareket etmeleri.

Hukuk dediğimiz şey büyük ölçüde ‘kanaat belirtmekten’ ibaret olduğuna göre bir yere kadar bu türden farklılıkları anlayabilmek mümkün.

Ama nereye kadar?

Ya da ideal olan ne olmalı?

Birinci derece mahkemelerin yanı sıra, İstinaf Mahkemeleri de kendi içinde tutarlılığı olmayan kararlarla karşımıza çıkabiliyor.

İkinci sorun, 5 yılın altındaki kovuşturma dosyalarına İstinaf Mahkemelerinin, 5 yıl üstüne Yargıtay’ın bakması.

Aynı gerekçelerle suçlanan kişiler İstinaf’tan ceza alırken, Yargıtay, hakkında 5 yıldan fazla mahkumiyet istenenler için bu cezayı bozabiliyor.

Bu anlamda yargıda ‘uygulama birliğini sağlamak’ gibi önemli bir hedef karşımıza çıkıyor ki, yargı reformu paketinin içeriğinde bu konu da yer alıyor.

Peki, bu nasıl olacak?

Yine Adalet Bakanlığı makamlarından edindiğim izlenim, Yargıtay’ın bu tür tartışmalı alanlarda tek söz sahibi haline getirileceği yönünde.

Geçmişte “ele geçirilecek mevzi” olarak görüldüğü için, gerek FETÖ’nün etkili olduğu dönemlerde, gerekse ondan önceki döneme ait ‘ideolojik’ kararları nedeniyle Yargıtay’ın ‘adalet dağıtma anlamında’ tartışılan bir makam olduğu su götürmez bir gerçek.

Ancak, son dönemde hem olgu, hem de algı anlamında Yargıtay’ın kredisinde önemli bir düzelme olduğunu da söyleyebilirim.

Mesela özgürlük/güvenlik dengesini ince ince hesaba katarak kıymetli içtihatlar geliştiren 16’ncı dairenin kararlarına dikkatinizi çekerim.

Bu durumda ifade özgürlüğü gibi kişiden kişiye değişebilen bir alanda, son söz hakkının Yargıtay’a verilmesi, önemli bir kazanım olacaktır.

Özgürlük/Güvenlik dengesi zor bir alan.

Öncesi ve sonrasında 15 Temmuz’u hatırladığımızda, hendek terörüyle ortaya çıkan tabloyu gözümüzün önüne getirdiğimizde, kamu güvenliğini tehdit eden gelişmelerin geri kalan her şeyi nasıl sıfırlayabileceğini yaşayıp gördük.

Diğer taraftan adalet duygusunun zedelenmesinin, yargı kararlarının kimi zaman vicdan yaralayan çelişkiler üretmesinin de bir güvenlik sorunu üretebileceğine dair örnekler de az değil.

Güvenlik algısını bozmadan özgürlük alanlarını genişletebilmek.

İdeal olan bu.

Kolay bir cümle kurmadığımın farkındayım ama umut dolu yarınlara yelken açmanın yolu da tam olarak buradan geçiyor.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.