Cuma hutbesi: Peygamberimizin dilinden dualar
Hayat
Cuma hutbesi: Peygamberimizin dilinden dualar
Cuma namazı bu hafta da büyük bir katılımla kılınacak. Diyanet İşleri Başkanlığı Din Hizmetleri Genel Müdürlüğünün hazırladığı 10 Ocak Cuma Hutbesinin konusunu "Peygamberimizin dilinden dualar" olarak belirledi.
Yeni Şafak
İslam insanı sağlam iman sahibi olacak
İslam insanı sağlam iman sahibi olacak

Allah’a, Peygambere ve ahirete… nasıl iman ediyoruz?

Ağzında iftar etmek için çiğnemeye başladığı bir hurma var iken cihad çağrısı alan ve “Benimle cennetin arasına bu hurma parçası mı girecek” diyerek onu atan ve devam etmekte olan muharebeye katılarak şehid olan sahâbî gibi mi, kendisine suikast yapacak olana Peygamberimizi kurtarmak için onun yatağına yatıp Efendimizin savuşup gimesini sağlayan Hz. Ali (r.a.) gibi mi, Uhud harbinde Peygamberimiz’in başına indirmek üzere kılıcını kaldırmış olan müşrikten onun mübarek başına kurtarmak için çıplak eliyle kılıcı tutup sakat kalan Talha (r.a.) gibi mi, malının tamamını İslam’ın korunması ve yayılması için bağışlayan Ebu Bekir (r.a.) gibi mi… yoksa Allah affeder deyip harama dalan, dünya hazlarında ileride, ibadetlerde ve manevi hazlarda geri kalan, ahireti verip dünyayı alan gafiller, zalimler, günahkârlar gibi mi iman ediyoruz?

İsimlerini andığım İslam büyükleri, kâmil insanlar kadar olmasa bile davranışlarını yönlendirecek ve sapmaları engelleyecek güçte ve derecede bir iman olacak İslam insanının imanı.

Bu iman eğitimle ve salih amel ile kazanılır. Önce sağlam ve sarsılmaz bilgi edinilir ve ona iman edilir (ilme’l-yakin). Sonra kafa gözü ve kalp gözü ile rüyada ve uyanık iken iman ettiği şeyleri görür, hisseder, tadar; iman, görülen ve tadılan hale gekir (ayne’l-yakin). Nihayet ölmeden evvel ölür, ibadetlerinde ve davranışlarında ilahî huzuru yaşar, aşkın ateşiyle yanar, elverdiği kadar vuslat ile dudaklarını ıslatır ve iman “hakka’l-yakin” derecesine vasıl olur.

İslam insanı ben en iyi, diğer Müslümanlardan farklı/üstün, kurtulmuş, imtiyazlı, kamil… insanım demez; peki ne yapar ve ne der ki, onun sözünden daha güzeli bulnamaz?

Sorunu cevabını Allah Teâlâ lütfediyor:

Allah’a çağıran, Allah rızasına uygun davranan (amel-i salih sahibi olan) ve “Ben müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kim vardır! (Fussılet: 41/33).

Bu âyet İslam insanının üç önemli vasfını açıklıyor:

İmanı ve Allah rızasına uygun davranışlarıyla, yaşayışıyla Müslüman olacak ve “ben Müslümanlardanım, benim başkalarında olmayan, olamayan bir dînî/ilâhî özelliğim yok” diyecek, böyle olup böyle diyerek insanları Allah’a güzel kul olmaya çağıracak; yani İslam’ı anlatarak, güzel örnek olarak ve eğitime katılarak Allah’a çağırmış olacak.

İslam insanının imandan sonra ikinci vasfı güzel ahlaktan doğan amel-i salihtir.

Güzel ahlakın ve mel-i salihin örneği Sevgili Paygamberimizdir (s.a.). Kur’an’da, ezanda, namazda, zikirde, hemen her vesile ile Peygamberimizin adının anılmasının hikmeti, onu örnek almayı unutmamaktır. Onu örnek almak her bakımdan onun gibi olmak demek değildir; çünkü onu Rabbi eğitmiştir ve o peygamberdir, insana /beşere ait olabilecek kemalin de zirvesindedir. Ama onun hayatı ve davranışları doğru öğrenildiğinde, kendisine özgü olanla, ümmete örnek olanı ayırmak mümkün olmaktadır.

Amel-i salih elde tesbih, başta sarık akşam sabah dil ile zikir, namaz, oruç, hac, umre, zekattan ibaret değildir (keşke bunlar da hakkıyla yapılabilse).

Amel-i salihin hem kaynağı hem meyvesi güzel ahlaktır.

Amel-i salih sahibi İslam insanı haklarının ve vazifelerinin şuurunda olur. Haklar ve vazifeler kendine, ailesine, akrabaya, komşuya, işvene, işçiye, içinde yaşadığı cemiyete, ümmete ve bütün insanlara ait olmak üzere birbirini kuşatan halkalardan oluşur.

Bugün Müslüman ferdin, ailenin, cemiyetin ve ümmetin hep şikayet konusu olan eksikleri ve kusurları işte bu halkalara ait hak ve ödevlerin ihmalinden, kusurundan, yetersizliğinden kaynaklanmaktadır.

Haklara ve ödevlere hakkıyla riayet edecek insan İslam insanıdır; onu nerede bulacağız, nasıl yetiştireceğiz?

Buradan devam edelim

Cuma hutbesi: Peygamberimiz ve aile
Hayat
Cuma hutbesi: Peygamberimiz ve aile
Cuma namazı bu hafta da büyük bir katılımla kılınacak. Diyanet İşleri Başkanlığı Din Hizmetleri Genel Müdürlüğünün hazırladığı 15 Kasım Cuma Hutbesinin konusunu "Peygamberimiz ve aile" olarak belirledi.
Yeni Şafak
Nübüvvet fikri: Tevhid’i ve özgürlüğü korumanın temeli
Nübüvvet fikri: Tevhid’i ve özgürlüğü korumanın temeli

Tevhid inancının muhkem bir şekilde korunabilmesinin tek şartı, nübüvvet / peygamberlik fikrinin muhkem olmasıdır.

BÜTÜN YOLLAR, TEVHİD’E ÇIKAR...

Tevhid inancı, her şeyin başıdır: Hakikatin tecellīsi de, adaletin tesisi de, insanın özgürlüğünü teminat altına alması da tevhidle, tevhid akidesiyle kâimdir. Başka bir ifadeyle, her şey, tevhid’le başlar, tevhid’le biter.

Bütün yollar, Tevhid’e çıkar.

Tevhid, İslâm inancının, âmentüsünün en temel şartı, en sarsılmaz temelidir.

Şöyle izah edebiliriz bu şaşmaz ilkeyi: Allah’a (cc), Allah’ın birliğine, benzersizliğine, yaratıcılığına iman, Tevhid akidesinin temeli; Hz. Peygamber’e (sav) iman ise sütunudur.

Temel olmadan, bina inşa edilemez. Sütun olmadan, bina ayakta duramaz, çöker.

Peygamber inancı, tevhid inancının sigortasıdır. Nübüvvet fikri ve inancı olmayan hiçbir din, tevhid inancını koruyamaz.

Nübüvvet fikrini ve inancını yitiren bir din, paganlaşmaktan kurtulamaz ve kişilerin dini kendi kafalarına, zihin setlerine, keyiflerine, Kur’an’ın ifadesiyle “heva ve heveslerine göre” tahrif etmeleri önlenemez.

Mesele, sadece tevhid inancının korunabilmesiyle sınırlı değildir. İnsanın özgür iradesini ve özgürlüğünü koruyabilmesi, insanlığın yararına kullanabilmesiyle de ilgilidir.

Nübüvvet fikrini yitiren bir din, tevhid inancını yitirir; tevhid inancını yitiren bir dinse, insanın özgür iradesini ve özgürlüğünü yitirmekten kurtulamaz.

İnsan, Allah’ın bütün isim ve sıfatlarının mazhargâhı ve âlemin ruhu olan bir varlıktır. Bunun yegâne ve kâmil timsali âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber’dir.

İslâm’ın tenzîhî ve teşbîhî boyutları aynı anda kâmil mânâda peygamberimizde tecellî ve tezahür eder.

Yeryüzünü Allah’ın rahmetinin kaplaması, peygamberimizin rahmet elçisi olması ve bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmesi sırrının eseridir.

İSLÂM’IN FARKI: NÜBÜVVET İNANCI

İslâm’ın bütün diğer dinlerden, kültürlerden, düşünce geleneklerinden ayrılan en temel yanı, farkı, nübüvvet fikri ve nebevî usûl’ün yön tayin edici şaşmaz gerçeğidir.

Nübüvvet fikri, dinin, tahrif ve tahrip edilmesini önler. Yaratıcı ile yaratılan arasındaki ontolojik farklılığın altüst olmasına, insanın tanrılaşmaya kalkışmasına yol açan bütün yolları tıkar.

Yaratıcı’nın, yaratılan insanın ve kâinâtın ontolojik konumlarının alt üst olmaması, esas itibariyle akīdenin korunmasının yegâne şartıdır.

Sadece akîdenin değil adaletin ve nizamın -her tür beşerî nizamın ve intizamın da- yegâne şartıdır bu, aynı zamanda.

Adaletin kaynağı, akîdedir: İnsan, konumunu bildiği zaman, kul olduğu bilincini koruduğu zaman gerçek anlamda özgürleşebilir ve ancak o zaman mikro ve makro ölçeklerde adalet, hakkaniyet ve sulh nizamını teminat altına almak mümkün olabilir.

TEVHİD AKÎDESİ, NÜBÜVVET FİKRİ İLE GERÇEĞE DÖNÜŞÜR...

Tevhid fikrinin gerçeğe dönüşmesi nübüvvet fikrine bağlıdır. Nübüvvet fikrini yitiren, Peygamberi devre dışı bırakan bir din, kısa devre yapmaya, hayattan uzaklaşmaya ve zamanla yok olmaya mahkûmdur.

Peygamber’in devre dışı kalması, zamanlar ve mekânlar ötesi dinin, geçici zamana ve mekâna teslim olmasına yol açar.

Dinlerin tahrif olmasının nedeni, nübüvvet fikrini yitirmeleridir.

İnsanın tanrılaşmasının nedeni de, en yüce kul olan peygamber hakikatini idrak edememesi veya yitirmesidir. Kulluğun en yüce makam olduğunu bilen ve kulluğunu emanet / hilâfet bilinci ile hayata geçiren kişi, tanrılaşmaya kalkışamaz.

Kozmik düzendeki ontolojik dengenin, varlıklar arasındaki mertebelerin korunması, rahmetin tecellisinin zeminini teşkil eder. Rahmet elçisi Peygamber (a), zamana ve mekâna ilâhî bir ruh üfler, rahmetin ve merhametin tecellî etmesine aracılık eder.

Peygamber, ilâhî olanla irtibatı canlı tutulmasını sağlar.

Peygamber fikrinden yoksun bir din, kilise ile, ruhban sınıflarıyla ayakta durur. Kilise, dini teslim alır, dini yeniden kodlayarak her zaman yeni, sahte bir din dayatır; dine uyma zeminini kaybettiği için, dini, değişen zamana ve mekâna uydurur.

Peygambersiz dinin kaderi, tahrif ve tahriptir.

Peygamber fikri olan bir din, teori ile pratik arasındaki irtibatı canlı tutar.

O yüzden dinin yeni durumlarda nasıl hayata aktarılacağını, yeni durumları nasıl yorumlayacağını gösteren fâil peygamberdir.

O yüzden nübüvvet fikri, tevhidin de, kozmik düzen fikrinin rahmet üzere işlemesinin de, insanın ilâhî olan’la irtibatını sürdürmesinin ve özgürlüğünü yitirmemesinin de olmazsa olmaz şartıdır. Vesselâm.

Peygambersiz din, cemaatsiz cami, ailesiz cemiyet yaşayamaz!
Peygambersiz din, cemaatsiz cami, ailesiz cemiyet yaşayamaz!

Diyanet, bu yıl, Mevlid-i Nebi haftasında,Hz. Peygamber ve Aile” tema’sını bütün yönleriyle işleme kararı aldı.

Dünyada postmodern toplum fikrinin aileyi çökertecek sapkın yönlere sürüklendiği, ülkemizde ise ailenin büyük sarsıntı geçirdiği bir zaman diliminde, stratejik ve hayatî bir karar bu. Diyanet’i, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş Hocamızı bu anlamlı girişimlerinden ötürü kutluyorum.

HZ. PEYGAMBER‘İN, CAMİ’NİN VE AİLE’NİN ÇAĞRISI

Bu üç temel konunun, pek dikkatimizi çekmeyen ama son derece çarpıcı örtüşen fonksiyonları var.

Hz. Peygamber (sav) Yaratıcı ile yaratılan insan arasında, Yaratıcı’nın emirlerini insana beyan eden ve hayata geçiren bir konuma sahip. “Yaşayan Kur’an” olarak Hz. Peygamber’in konumu, elbette ki, sadece aracı’lıktan ibaret değil. Hz. Peygamber’in asıl konumu, “kurucu” olmasıdır: İslâm’ın hayata nasıl aktarılacağını ortaya koyması. Hem sûreti ile hem de sîreti ile.

Cümle şu: Hz. Peygamber, İlâhî olan’dan beşerî olan’a ulaşmanın, ilâhî mesajı beşere ulaştırmanın ve hayata nasıl aktarılacağını ortaya koymanın hem vasıtası hem de vasat’ıdır.

Benzer bir fonksiyona cami de sahiptir: Cami, Allah’ın (cc) evidir. Dolayısıyla insanın Rabb’iyle buluşma yeri. Uhrevî olanla dünyevî olan’ın kavşak noktası. Kabe’nin sembolü. Tevhid’in remzi. Bütün Müslümanların birliğinin adresi ve ifadesi.

Aile de, dış dünya ile iç dünyanın buluştuğu yerdir. İçeri’nin dışarıya açılan kapısı. Dışarı’nınsa içeri bakan yüzü.

Hz. Peygamber, bizi Rabbimize, terbiye edicimize çağırır. Rubûbiyetin ilkelerini sunar.

Cami, bizi cemaate çağırır. Ubûdiyetin hayata geçirilmesini sağlar. Cami, bütün sınırların aşıldığı, ümmet şuuruna ulaşıldığı, zamana ve mekâna meydan okunan yer.

Aile ise, cemiyete çağırır bizi. Ailede büyütülen, yeşertilen emaneti cemiyete aktarır, cemiyetin emniyetini teminat altına alır.

PEYGAMBERSİZ DİN BİTER!

Önce hadislere, sonra sünnet-i seniyyeye saldırarak Hz. Peygamber’in (sav) konumunu sarsmak ve “Peygambersiz İslâm” olarak adlandırılan sahte bir din icat etmek istiyorlar!

Sadece Batılı oryantalistler değil, onların karikatürü yerli oryantalistler de böyle bir projenin gerçeğe dönüşmesi için yoğun çaba gösteriyorlar!

Birileri gözümüzün içine baka baka “Peygambersiz İslâm” projesini adım adım hayata geçirme savaşı veriyor.

Dini hurafelerden temizleyeceğiz” diyorlar. Ayartıcı bir slogan bu! Luther de protestanlaşma hareketini başlatırken aynen böyle çıkmıştı yola.

Luther’in çocukları bunlar!

Dini, sekülerleştirerek ruhsuzlaştıran, hayattan uzaklaştıran, bireysel alana hapseden, dolayısıyla siyasî çıkar ve hegemonya alanı hâline getiren iflah olmaz papaz’ın uzantıları!

Oysa en büyük hurafe, kendileri ve kendilerine benzettikleri, paçavraya çevirdikleri sahte dinleri!

Zihinleri çağdaş hurafeler çöplüğüne dönüşen zavallı tipler bunlar!

Ne ki, son bir kaç yıl içinde toplumun kafasını karıştırma konusunda bir hayli mesafe katettiler!

Ülkemizin yöneticilerine sesleniyorum buradan: Bu tür sorunlu kişilere, oluşumlara aslâ itibar edilmemeli!

Batılıların en büyük projeleri, İslâm’ı da Protestanlaştırmak! Protestanlaştıramadıkları tek din İslâm zira!

Batılılar, diğer dinlerle, o dinleri de protestanlaştırarak mücadele ediyorlar! Bir dinin protestanlaştırılması demek, sekülerleştirilmesi, ruh köklerini yitirmesi, dolayısıyla fosilleştirilmesi, direnme ve dirilme gücünü yitirmesi, dolayısıyla içerden çökertilmesi ve teslim alınması demek.

KİLİSELERİN BUGÜNÜ,CAMİLERİN YARINI!

Camilere gelince... Camiler hızla boşalıyor..!

İnsanların ölmek için gittikleri “canlı cenaze” mekânına dönüştü camiler!

20 yıl, 30 yıl önce böyle değildi. Camiler, tıklım tıklımdı vakit namazlarında bile. Cemaatin hatırı sayılır miktarı gençlerdi üstelik de!

Şimdi, camiler boşaldı...

Türk cumhuriyetlerinde camiler gençlerle dolup taşıyor vakit namazlarında. Arap dünyasında da aynı şekilde.

Ama Türkiye’de camiler ıssız, yetim ve öksüz... Dilime bile almak istemiyorum ama böyle giderse, kiliselerin bugünü camilerin yarını olacak! Allah korusun elbette; ama gerçek böyle. Gerçekleri görelim ki, önlemlerimizi alabilelim.

AİLESİZ TOPLUM ÇÖKER!

Ve son olarak, aile kurumu. Aile çatırdıyor hızla...

İstanbul Sözleşmesi, nafaka yasası, zinayı normalleştiren AB uyum yasaları gibi insanlık düşmanı, hakikat düşmanı “yasal saldırılar”, ailenin köküne kibrit suyu döküyor bu ülkede!

Peygambersiz din, biter. Cemaatsiz cami kapılarını kilitler! Ailesiz toplum çöker!

Diyanet, bu girişimini büyütmeli, gündemden hiç düşürmemeli!

Mevlid-i Nebi Haftası cuma günü başlıyor
Hayat
Mevlid-i Nebi Haftası cuma günü başlıyor
Peygamber Efendimiz’in dünyayı şereflendirdiği günü içinde barındıran Mevlid-i Nebi Haftası cuma günü başlayacak. “Peygamberimiz ve Aile” temalı hafta boyunca yurt içi ve dışında çeşitli etkinlikler düzenlenecek.
Yeni Şafak
İnsanlar şirke nasıl bulaşırlar?
İnsanlar şirke nasıl bulaşırlar?

Ayeti kerimede ‘İman edenlerin çoğu da müşrik olarak iman eder’ buyrulduğunu söylemiştik, peki o zaman insan hem mümin hem müşrik mi olmuş olur? Aslında mutlak olarak ‘müşrik’ denen insan ‘mümin’ değildir ama mümin olan insana şirk bulaşmış olabilir. Bu sebeple kelamcılar şirki insanı dinden çıkaran ve çıkarmayan şirk diye ikiye ayırırlar. Allah ile beraber başka mabud tanıyanlar dinden çıkmış müşriklerdir. Ama mesela riyakârlık insanı dinden çıkarmayan gizli bir şirktir. Şirktir çünkü kul Allah için yaptığı ibadeti biraz da başkaları görsün diye yapmış olunca ibadetine o ölçüde Allah’tan başkasını ortak etmiş olur. Onun bu hali Allah katında gerçekten müşrik olma noktasına kadar gider ya da gitmez ama biz bunu bilemeyiz. Bu sebeple bundan da şiddetle kaçınmak gerekir ama şirkin dünyadaki hükümleri açısından biz ona yine de müşrik diyemeyiz, çünkü o bir olan mabuda ibadet ediyor ve riya hangi ölçüye varınca onu dinden çıkarmış olur biz bilmiyoruz.

Allah Kuranıkerim’de ‘şirk koşanları asla affetmeyeceğini’ söylüyor. Yani müşrik olarak yaşadığı bilinen ve bu inancını düzeltmeden ölen birisinin affını isteme yetkimiz yok. Çünkü bu peygambere bile yasaklanmıştır (Bkz. Tevbe 113). Müşrik olarak ölmüş bir sevdiğimizin bağışlanmasını insanî duygularla istiyor olabiliriz. Ama Allah’ın emrine aykırı olduğu için böyle bir şey yapmamız dahi küfür olabilir. Bunu kelamcılar şöyle izah ederler: Allah müşrik olarak ölen birisini asla affetmeyeceğini söylediği halde, Allahım onu affet diye dua etmek, sanki sen affetmeyeceğim diyorsun ama bu kararın isabetli değil, affetsen daha iyi olur demek gibidir. Bu ise Allah’a noksanlık ve kararlarında isabetsizlik nispet etme olduğu için küfürdür.

Mesela Allah’ı inkâr etmediği halde O’nun şeriatına, kitabına, ya da kitabının bir bölümüne açıkça karşı çıkmış ve bu inancını düzeltmeden ölüp gitmiş birisini mümin saymak bizim elimizde değil. Dolayısıyla bu hal üzere ölen bir insana dua etmek küfür sayılır. Ne var ki, böyle dua eden birisine biz yine de kâfir diyemeyiz ve ona dinden çıkmış muamelesi yapamayız. Henüz ölmemiş bir kâfire ya da müşrike hakkı ve hidayeti bulması için dua etmemizde ise bir sakınca olmaz.

Evet, insanlar neden şirke bulaşırlar?

Bir mabuda, görünmeyen gizemli bir güce inanmak insanın fıtratında, ya da isterseniz genlerinde deyin, var olan bir duygudur. O güç ya peygamberden ve onun getirdiği kitaptan öğrenilen ve hak ve tek ilah olan Allah olur, ya da O’nun sıfatlarının bir bölümünün var olduğu sanılan kişiler veya idoller olur. İnsan Allah’ı O’nun kendi isimleriyle ve sıfatlarıyla tanıyamazsa o sıfatları başkalarında vehmeder. Kişileri ya da eşyayı takdis eder. Takdis kudsiyet verme demektir. İki türlü olabilir; ya temiz ve günahlardan arınmış bilmekle, ya da kutsal bilmekle. Birincisi çok büyük bir problem teşkil etmeyebilir. Kudsi ile kutsalın farklı kelimeler olduğunu daha önce yazmıştık. Kutsal bilme, kişide ya da eşyada tanrısal bir gücün bulunduğuna inanmadır ki, bu şirktir. Zaten kut da her hangi bir tanrıdır, Allah değildir. Buradan hareketle şirke bulaşmanın sebeplerini şöyle açıklarlar:

Kişi ya müşrik bir inançtan gelir, atalarını ve toplumunu şirk içinde bulur, aklını kullanmadan onları taklit eder ve müşrik olur.

Ya Allah’ı bir bilmekle beraber O’na ait olan alanın sınırlarını bilemez, kişileri ya da eşyayı kutsar, putların ya da kişilerin kendisini Allah’a yaklaştırabileceklerini, kurtuluşu için onların aracı olabileceklerin sanır. Çünkü insanlar maneviyatsızlık, profanlık ile kutsallaştırma arasındaki orta çizgiyi bulmakta zorlanırlar.

Ya da sadece Allah’a ait olan isim ve sıfatları takdir edemez, onları eksik ya da yanlış bilir olabilir. Ve bütün bu durumlarda şirke girer.

Bunun sınırını çizebilmek zor olduğu için, şirk olmasa bile şirke kapı açan davranışları Resulüllah Efendimiz yasaklamıştır. Bu yasakların bir kısmı verdiği zararla, tehlikeyi bilip ondan kaçınmakla sınırlıdır. Mesela Resulüllah (sa) işin başında kabir ziyaretini yasaklamıştı, çünkü insanlar kabirdekilerle ‘kutsal’ iletişim kurduklarını sanıyorlardı. Ama tevhid bilgi ve bilinçleri yerleşince, faydaları sebebiyle kabir ziyaretini serbest bıraktı. Buna rağmen bu bilgi ve bilinci olmayanların kabir ziyaretiyle her zaman şirk anlamına gelebilecek kutsamaya düşebilecekleri de açıktır. Bugün türbe ziyaretlerinin kahir ekseriyeti böyledir ve Resulüllah’ın ölçüleriyle böyle taşkın ziyaretlerin yasaklanması mümkündür, hatta gereklidir.

Başka örnekler vererek devam edeceğiz.

Yol haritası
Yol haritası

Toprağa döndüğümüzde bizi orada ne bekleyecek biliyor musunuz?

Pembe panjurlu, beyaz badanalı, bahçesinde kuşlar öten, önünden şırıldayarak bir derecik geçen, masal-misal bir ev mi?

Hayır.

Uzanıp giden bozkır. Suya ve emeğe susamış toprak.

Peki kazancımız ne olacak?

Bu soru doğru, çünkü çağın çocuğusunuz.

El-cevap: Kapitalizmin zulmünü, pisliğini, servetini-konforunu anlatacak bir kitap yazmak yerine tek bir cümle söyleyeyim: “Tüketim nesnesi olmaktan kurtulacağız.”

Ne silahın, ne paranın, ne malın önünde eğileceğiz, sadece Cenab-ı Hakk’ın huzurunda “Kul olduğumuzu” ikrar edip gerçek mânada “hür” olacağız.

Bu elbette zor olacak. Hz. Peygamber ve arkadaşlarının Hicreti kolay mı oldu?

Hadi o zaman bir iman tazeleyelim. Tuhaftır, bundan elli sene önce müezzinler yatsı namazından sonra Âmenerresulü okur, ardısıra tecdid-i iman, tecdid-i nikah dualarını cemaatla birlikte zikrederdi. Şimdi okumuyorlar. Demek ki İngilizcemiz kadar imanımız da güçlenmiş(!)

Gelelim “yol haritası”na.

Bir beyaz kâğıt üzerine bir daire çizin. Bu Hududullah’tır, Cenab-ı Hakk’ın kanunudur. Bunu ulemamız tıpkı imanın şartları İslâmın şartları gibi maddeler (ilkeler) hâlinde sıralayabilir. Öyle bir özet yapar ki tüm hayatı kapsayacak vüsatte olur. Bu İslâm ahlâkıdır, Peygamber yoludur, takva sahiplerinin ahlâkıdır, “İnandık ve iman ettik” diyenlerin şaşmaz, şaşırmaz iradesidir. Tek bir gayesi vardır: Allah rızası.

Daireyi önce çevreden merkeze ulaşan üç çizgi ile bölün. Bu cemaatın oluşumu, devletin vücut bulmasının esasıdır: Siyaset-iktisat ve hukuk. Tüm devletler bu üç sütun üstünde yükselir, lakin çok çeşitli devlet tarifleri vardır. Yeri gelmişken ben de devlet anlayışımı bir cümle ile ifade edeyim:

Devlet yeryüzünde adaleti tesis için “Hududullah” çerçevesinde kurulan; insanın varoluş sebebi saydığımız “Cenab-ı Hakk’a ibadet ve kulluk” etmesi için gereken barış, emniyet, istiklâl ve iaşeyi temin gayesi taşıyan bir teşkilattır.

Bu teşkilatın dayandığı mevzuatı (kanun, şeriat, örf, toplum sözleşmesi vb.) hayata geçirecek, koruyup-kollayacak bir yönetim lazımdır.

Yukarıda izah ettiğimiz dairenin bir bölümü hukuk, bir bölümü siyaset, bir bölümü de iktisattır.

İsteyen bu bölümlere eğitim-sanat vb. gibi başka bölümler de ekleyebilir.

Şurası unutulmamalı: Bütün bölümler (alanlar) birbiri ile irtibatlı; hepsi daireyi teşkil eden ilkelere uygun olmalıdır.

Yani hukuk siyasetten, siyaset iktisattan, iktisat hukuktan… bunların hepsi ahlâktan bağımsız olamaz. Hepsinin birbiri ile irtibatını adalet sağlar.

Adaletin-ahlâkın mercii Hududullah’tır.

Şimdi “Ne yapmak lazım?” sorusunun cevabını verelim.

Hukukçular, İslâm hukuku, Osmanlı hukuku, Evrensel hukuk, Çağdaş hukuk, Hukuk felsefesi vb. çalışanlar bir araya gelip “Toprağa dönüş” hareketinin hukukunu (fıkhını) çalışabilirler. Üç yıl-on üç yıl. (Tanzimat’tan günümüze hukuk alanında günün icabı için ne kadar çalışma yapıldı, hatırlayın.)

Siyaset bilimciler, siyaset tarihçileri, siyaset felsefecileri, İslâm’da siyaset çalışanlar, biraraya gelip “Toprağa dönüş” hareketinin “yönetim” meselesini çözebilirler.

İktisatçılar yukarıda söylenen çabayı gösterebilir.

Ben vaktiyle kapitalizme karşı “Kanaat Ekonomisi”ni gündeme getirmiştim. Ama on yıl sonra anladım ki, tek başına ekonomi bir şey ifade etmiyor. Öteki alanlarla irtibatını sağlamak lazım. (Burada ne bir Simeranya, ne de ada metaforu var. Elbette ki bir ideal var. O ideal ne Amish’ler gibi bir topluluk, ne de bir gettodur. Girişimin gayesi politik değil ahlâkidir.)

Geçmişten ilham alabiliriz, ancak bütün bunları ülkemizin ve dünya şartlarının bugün için ifade ettiği çerçevede ele almamız lazımdır.

Ayrıca tüm sahaların âlimleri birbirleri ile irtibat hâlinde olmalıdır.

Bunu bir enstitü mü yapar; bir vakıf, bir üniversite mi yapar bilemiyorum. Kimseye minnet etmeden tek başına çalışanları şimdiden alkışlıyorum.

Devlet “toprağa dönüş” hareketine kısmen veya tamamen iştirak edebilir. Etmez ise bu çabayı bir bölük takva ehli üstlenebilir. (Meselenin kuvveden fiile çıkışı için bk. “Kalbin Sesi” kitabımın son yazıları.)

Bütün bunlar saçmalık diyenler olabilir. Ben türkülerimi söylemeyi sürdüreceğim.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.