Aile Yılı’nı taçlandıracak bir adım: Anneliği yeniden saygın bir meslek yapmak

Annelik o kadar ciddi bir meslektir ki, anne bebeğiyle ilgilenirken aslında aynı anda hem ailesine, hem ülkesine, hem de insanlığa değer üretmektedir. Mesele babanın işini anneninkinden daha kıymetli görmek değil; anneliğin kendi başına bu üç alana da değer üreten bir meslek olduğunu kabul etmek ve babadan da, kendi mesleği ya da uğraşı üzerinden, aynı ciddiyeti beklemektir.

İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım

Dr. Ersin Ulu - Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Yenidoğan Bilim Dalı Öğretim Üyesi

Türkiye İstatistik Kurumu’nun son açıkladığı rakam, hepimizin yakından takip ettiği bir gündemi bir kez daha hatırlatıyor: Toplam doğurganlık hızımız 1,42’ye geriledi. Nüfusumuzun kendini yenileyebilmesi için gereken eşik 2,10. 2001 yılında bu oran 2,38 idi. Devletimiz bu meseleyi büyük bir ciddiyetle ele alıyor: 2025 “Aile Yılı” ilan edildi, ardından 2026-2035 dönemi “Aile ve Nüfus On Yılı” olarak belirlendi; evlilik kredisinden doğum desteklerine kadar önemli adımlar atıldı. Bu kararlılık takdire şayan. Ben de bir hekim ve tarih meraklısı olarak, bu güçlü çerçeveyi tamamlayacağını düşündüğüm bir boyutu paylaşmak istiyorum — önce kısa bir tarih yolculuğuyla, sonra bugüne dönerek.

130 YIL ÖNCE DERT BAŞKAYDI

1892 yılında İstanbul’da, Demirkapı’da, Osmanlı topraklarının ilk modern doğumevi açıldığında, derdimiz bugünkünün tam tersiydi: Doğan bebeğin ve doğuran annenin hayatta kalabilmesiydi. O dönemde anne ve bebek ölümlerinin başlıca sebebi lohusa humması idi; hem Osmanlı’da hem de Avrupa’da. Dr. Besim Ömer Paşa’nın Paris’ten getirdiği asepsi kuralları, eğitimli ebelik ve doğum kliniği pratiği, yıllar içinde bu ölümleri azaltan gerçek bir başarı hikâyesiydi.

Bugün geldiğimiz noktada bebeklerimiz artık neredeyse hep yaşıyor — bu, atalarımızın hayal bile edemeyeceği bir kazanım. Yeni nesillerin daha az doğurması ise, bu büyük başarının doğal ve gecikmeli bir sonucu olarak okunabilir: Demografiye “geçiş kuramı” denen, ders kitabı düzeyinde bilinen bir süreç bize şunu gösteriyor — bir toplumda önce ölüm oranları düşer, toplum çocuğunun yaşayacağına güvenmeye başlayınca doğurganlık da zamanla geriler. Bunu hatırlamak önemli çünkü meseleyi bir “başarısızlık” olarak değil, bir sonraki aşamayı doğru kurmamız gereken bir eşik olarak görmemizi sağlıyor.

ASIL FARK YARATACAK ADIM

Doğurganlığı artırmaya yönelik tartışmalarda haklı olarak ekonomik destekler öne çıkıyor. Ben burada, demografi literatüründe önemli bir yer tutan ama kamuoyunda daha az konuşulan bir boyuta dikkat çekmek istiyorum: Kadının hem çalışma hayatında hem ev içinde üstlendiği yükün dengesi. Avustralyalı demograf Peter McDonald’ın kuramı şunu gösteriyor; kadınlar eğitimde ve iş hayatında erkeklerle eşit yarışır hâle geldiğinde, eğer ev içi rol paylaşımı da bu değişime aynı hızda ayak uydurursa, doğurganlık daha sağlıklı bir seyir izliyor.

Türkiye’ye özgü rakamlar, bu alanda ne kadar büyük bir potansiyel olduğunu gösteriyor. İTÜ İşletme Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof. Dr. İpek İlkkaracan'ın hesaplamalarına göre ülkemizde günde toplam 146 milyon saat karşılıksız ev içi bakım emeği veriliyor — bu, 18 milyon tam zamanlı işe denk düşüyor. Bu rakamları somutlaştırmak gerekirse: TÜİK’in açıkladığı ortalama hanehalkı büyüklüğüne (3,11 kişi) göre Türkiye'de yaklaşık 27,5 milyon hane var; bu da her Türk hanesinde günde ortalama 5 saate yakın karşılıksız bakım emeği verildiği anlamına geliyor. 18 milyon tam zamanlı iş ise, nüfusça en kalabalık ilimiz İstanbul'un tüm nüfusundan bile daha büyük bir iş gücüne karşılık geliyor — yani bu görünmez emeği piyasadan ücretli olarak karşılamaya kalksak, İstanbul'un bütün nüfusunu sabahtan akşama kadar sadece bu işte çalıştırmamız gerekirdi.

Bu emeğin yüzde 86’sını kadınlar üstleniyor, erkeklerin payı ise yalnızca yüzde 14’te kalıyor; oysa Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) küresel verilerine göre dünya ortalamasında erkeklerin bu emeğe katkısı yaklaşık yüzde 25 düzeyinde. Yani Türkiye, kendi ortalamasını dünya ortalamasına taşımayı başarsa bile önemli bir mesafe kat edecektir. Bu tabloyu değiştirmek — yani anneliği ve bakım emeğini ekonomik olarak görünür, paylaşılan ve saygın bir uğraş hâline getirmek — mevcut nakdi desteklerin etkisini büyük ölçüde güçlendirebilir. Nitekim bir akademik çalışma, 2008’den bu yana sürdürülen teşvik edici söylemin, güçlü kurumsal destekle birlikte anıldığında çok daha etkili sonuç verdiğini gösteriyor; demek ki söylem ve teşviki, bu kültürel boyutla taçlandırmak asıl fark yaratacak adım.

FİNLANDİYA’DAN ÇIKARILABİLECEK DEĞERLİ BİR DERS

Burada, konuyu daha da zenginleştirecek bir örneğe değinmek isterim. Dünyanın en cömert ebeveyn izni, kreş desteği ve toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarına sahip Finlandiya’da 2024’te doğurganlık hızı 1,25’e kadar geriledi — Türkiye’nin (1,42) bile gerisinde. Finlandiyalı araştırmacılar bunu ilham verici bir şekilde yorumluyor: Mesele artık politika değil, doğrudan kültür ve değerler alanı. Gençlerin ilişki kurma biçimleri, geleceğe duyulan güven, evlilik ve çocuğa verilen anlam — bütün bunlar, kurumsal desteklerin yanına eklenmesi gereken tamamlayıcı unsurlar olarak öne çıkıyor. Bu bize güzel bir fırsat sunuyor: Türkiye, hem kurumsal destekleri hem de kültürel/değersel boyutu birlikte güçlendirerek, Finlandiya’nın henüz tam çözemediği bu bulmacada öne çıkabilir.

ANNELİK; AİLE, ÜLKE VE İNSANLIK İÇİN DEĞER ÜRETEN BİR MESLEKTİR

Bu noktada kişisel görüşümü paylaşmak isterim. Anneliğin pek çok yönden kadına ait olduğunu düşünüyorum. Bebeğin bazı ihtiyaçlarını karşılamak doğası gereği anneye daha uygun bir iştir, babanın bu belirli konularda zorlanması beklenecek bir şey değildir. Ama bu tür, gerçekten anneye özgü işler aslında sınırlı sayıdadır. Bunun dışında kalan, anne ile babanın birlikte üstlenebileceği çok daha geniş bir alan var. Bu geniş ortak alanın paylaşımı, bana göre iki şekilde gerçekleşebilir. Birincisi, birbirinin zamanına saygı duymak şartıyla, kişilerin kendi mizacına göre şekillenen doğal bir görev dağılımı: örneğin bebeğe kitap okumak anneye daha uygun gelebilirken, bebeği parka çıkarmak baba işi olarak paslaşılabilir. İkincisi ise, bu ortak işlerin bir kısmının doğrudan anne tarafından üstlenildiği durumlar; işte tam bu noktada, babanın da o zaman dilimini boş geçirmemesini, aksine aile, ülke ya da insanlık için gerçek bir değer üreten bir işle değerlendirmesini önemli buluyorum.

Şunu da açıkça belirtmek isterim: Bu paylaşım, “Baba hep kendi kariyerini sürdürür, anne hep bebeğe bakar” şeklinde sabit ve tek yönlü bir rol dağılımı değildir. Annenin de kendi mesleği, akademik çalışması ya da üretken uğraşı varsa — ki olmalıdır — mesele tam olarak karşılıklıdır: annenin kendi çalışmasına, araştırmasına ya da mesleki sorumluluğuna zaman ayırması gereken dönemlerde bebeğe bakma sırası babaya geçer; babanın benzer bir yükümlülüğü olduğunda da bu sıra tekrar anneye döner. Yani kimin o an bebekle, kimin kendi mesleki/üretken uğraşıyla meşgul olacağı, cinsiyete göre değil; karşılıklı sevgi ve saygı çerçevesinde, o anda ailenin üstün yararının ne olduğuna göre belirlenmelidir. Burada asıl aşmak istediğimiz şey cinsiyet meselesidir: Karar verici olan taraf ne anne ne de babadır, ailenin ortak huzuru ve menfaatidir. Asıl vurgulamak istediğim şudur: Annelik zaten o kadar ciddi bir meslektir ki, anne bebeğiyle ilgilenirken aslında aynı anda hem ailesine, hem ülkesine, hem de insanlığa değer üretmektedir. Mesele babanın işini anneninkinden daha kıymetli görmek değil; anneliğin kendi başına bu üç alana da değer üreten bir meslek olduğunu kabul etmek ve babadan da, kendi mesleği ya da uğraşı üzerinden, aynı ciddiyeti beklemektir. Kültürümüzün kazanabileceği en güzel adımlardan biri budur: anneliği, toplumumuzun en kıymetli, en saygın mesleklerinden biri olarak öne çıkarmak.

TAMAMLAYICI BİR VİZYON

“Aile Yılı” ve “Aile ve Nüfus On Yılı” çerçevesindeki evlilik kredisi, doğum desteği gibi adımlar, doğru yönde atılmış değerli adımlar. Tarihin ve güncel karşılaştırmalı verilerin bize gösterdiği şey, bu adımların yanına eklenebilecek güçlü bir tamamlayıcının var olduğu; anneliği ve bakım emeğini ekonomik olarak görünür kılmak, kreş ve bakım hizmetlerine yatırımı artırmak ve babanın da bu paylaşımda etkin bir rol üstlendiği bir kültür inşa etmek. Yüz otuz yıl önce bebeği yaşatmak için nasıl bir azim ve öncülük gösterdiysek, bugün de doğurmayı ve anneliği yeniden saygın kılmak için aynı azme ve öncülüğe sahibiz.