Abdulkadir Aksöz/Doktorant, İstanbul Medeniyet Üniversitesi
Uluslararası siyasetin en rahatsız edici hakikatlerinden biri, karşı tarafa ödettirebileceğiniz bedelin büyüklüğünden ileri gelir. Güç farklarının derinleştiği bir dünyada zayıf olmak, müdahaleye açık olmanın da davetiyesini taşır. Fakat bir devlet, kendisine yöneltilecek saldırının maliyetini tahammül edilemez bir seviyeye çıkarabildiği anda bu denklem birden değişebilir. Dün tehdit edilen aktör, bugün hesaba katılması gereken bir risk hâline dönüşebilir. Kuzey Kore ile İran arasındaki çarpıcı muamele farkı tam da bu çıplak gerçeğin üzerinde yükseliyor. Biri nükleer eşiği aşarak en güçlü devletlerin dahi ihtiyatla yaklaşmak zorunda kaldığı bir dokunulmazlık zırhı inşa etmişken, öteki henüz o eşiğin gerisinde kaldığı için sabotajın, suikastın, yaptırımın ve askerî baskının meşru hedefi durumunda. Washington’ın bugün nükleer eşiği çoktan devirmiş olan Kuzey Kore karşısında mecburi bir sükûnete hapsolup henüz o tetiğe dokunamamış İran’ın üzerinde her türlü askeri gücü sınaması, hegemonyanın amansız ve sinik matematiğe nasıl teslim olduğunu gösteriyor.
İRAN’A ŞAHİN, KUZEY KORE’YE TEMKİNLİ DURUŞ
Şöyle bir manzaraya bakalım. Bir yanda, Orta Doğu’nun o kadim ve hırçın aktörü İran var. İsrail’in “varoluşsal güvenliği” ve Amerikan müesses nizamının bölgedeki sarsılmaz tahakkümü adına, İran adeta periyodik bir şamar oğlanına, mütemadiyen hırpalanan bir “olağan şüpheliye” dönüştürülmüştür. Tahran’ın nükleer kapasiteye ulaşma ihtimali dahi bir “kırmızı çizgi” kabul edilir; bu uğurda siber sabotajlar devreye sokulur, nükleer bilimciler sokak ortasında infazlara kurban gider, lider kadroları “önleyici” denilen o nobran hava harekatlarıyla buharlaştırılır. Hegemonya, elindeki bütün “sert güç” enstrümanlarını, bütün ceberut şiddet tekelini İran’ın üzerinde kullanabiliyor. Zira İran, henüz o “mutlak silahı” eline almamıştır; dövülebilir, hırpalanabilir ve sınırları ihlal edilebilir bir öznedir.
Öte yanda ise Kuzey Kore duruyor. ABD anakarasını vurabilecek kıtalararası balistik füzeleri (ICBM) her ay periyodik olarak okyanusa fırlatan, elinde bilindiği kadarıyla 50’ye yakın nükleer başlık tutan ve zenginleştirilmiş uranyum stoklarıyla adeta bir ölüm makinesine dönüşen Pyongyang rejimi. Ortadoğu’da “önleyici vuruş” şahinliğine soyunan Amerikan aklı, Kuzey Kore sınırlarına geldiğinde daha temkinli davranıyor. O fütursuz kabadayılığın yerini, kınama metinleri, işlemeyen yaptırımlar ve derin bir endişeyle yoğrulmuş bir kabullenme almış durumda. Peki bu devasa çatlağın, bu ahlaki ve stratejik yarılmanın sebebi nedir?
KUDRETİ ZİHİNLERDE YARATTIĞI DEHŞETTE SAKLI
Cevap aslında nükleer caydırıcılığın acımasız ve rasyonel matematiğinde yatıyor. Ünlü teorisyen Kenneth Waltz, uluslararası politikanın anarşik, kimsenin kimseye merhamet etmediği doğasını anlatırken zayıf devletlerin hayatta kalmak için kendi başlarının çaresine bakmak (self-help) zorunda olduklarını söyler. Kuzey Kore, bu “kendi göbeğini kendi kesme” zorunluluğunu tarihin en travmatik derslerinden öğrenmiştir. Kurucu lider Kim İl-sung’un 1945’te Hiroşima’nın küllerine bakarak kavradığı o yalın gerçek, bugün üçüncü nesil diktatörlüğün genlerine işlemiştir. Eğer elinizde sizi dokunulmaz kılacak nükleer yıkıcı güç yoksa İran gibi sürekli ensenizde patlayan bombalarla yaşarsınız.
Thomas Schelling’in vaktiyle işaret ettiği üzere nükleer silahların asıl kudreti patlamalarında değil, muhatabın zihninde yarattığı o felç edici dehşette saklıdır. Kuzey Kore bu dehşet dengesini (balance of terror) öyle bir kurmuş ki, Washington artık ona dokunamıyor. Önleyici bir askeri saldırı seçeneği, tıpkı İran senaryosunda olduğu gibi mümkün görünmemektedir. Zira Kuzey Kore, nükleer tesislerini dağların derinliklerine saklamış, mobil fırlatıcılarla donatmış, misilleme kapasitesini kanıtlamış bir devlettir. Olası bir Amerikan müdahalesi, Seul’ün, Tokyo’nun, hatta Kaliforniya sahillerinin nükleer bir cehenneme dönmesi demektir. Kuzey Kore, “mutlak silahın şefkatine” sığınarak hegemonyanın kibrini kendi sınırlarında adeta yok etmiştir.
SÜSLÜ DİPLOMASİ SALONLARININ ARDINDAKİ KAN DONDURUCU GERÇEK
İşin daha da trajik, hatta asabi veçhesi ise şudur. Konvansiyonel olarak (tankla, tüfekle, uçakla) ABD ve Güney Kore ittifakı karşısında dökülen ve iktisadi açıdan sefalet içindeki Kuzey Kore, bu asimetrik zayıflığını örtmek için “kullan ya da kaybet” (use or lose) denilen o teyakkuz haline geçmiştir. Nitekim Pyongyang’ın 2022’de deklare ettiği doktrin, fiili bir saldırı olmasa bile, liderlerine yönelik bir saldırı veya suikast niyeti sezildiğinde dahi nükleer silahların ateşleneceğini belirtiyor. Köşeye sıkışmış, hınç dolu ve paranoyak bir aygıtın, tetiği ilk çeken olma telaşıdır bu.
Velhasıl, Amerikan devlet aklının İran ile Kuzey Kore arasında sergilediği bu sinik uçurum, sisteme itiraz eden tüm aktörlere şu tehlikeli ve gayriahlaki dersi veriyor: Hegemonyanın nobran şiddetinden azade olmanın, “egemen bir devlet” olarak haysiyetinizi korumanın tek yolu, dünyayı sizinle beraber yok edebilecek nükleer caydırıcılığa sahip olmaktan geçmektedir. Kuzey Kore bu oyunu kuralına göre en vahşi, en rasyonel haliyle oynamış ve dokunulmazlığını kazanmıştır. İran ise eşiği aşamadığı için hegemonyanın şiddet sarmalında dövülmeye devam edecektir. İşte uluslararası politikanın, o süslü diplomasi salonlarının ardında yatan kan dondurucu gerçek biraz da budur.