Savaşın yeni dili: Netanyahu’dan Trump’a yalan, algoritma ve hakikatin kuşatılması

Donald Trump.

Dr. Muhammed Ersin Toy / Medya Stratejisti

7 Ekim 2023’te İsrail’in Gazze’de başlattığı soykırımla birlikte dünya, yalnızca yeni bir savaşın değil, savaşı algılama biçimimizin de köklü biçimde değiştiği yeni bir dönemin içine girdi. Soykırıma uğrayan yalnızca Gazze halkı değildi; küre üzerinde ağlarla birbirine bağlı milyarlarca insan da İsrail’in vahşetini telefonlarından, tabletlerinden ve televizyon ekranlarından anbean izleyerek bu yıkımın, bu soykırımın tanığı hâline geldi. Bu tanıklık, insanı ister istemez bir sorumluluğa, bir vicdana ve bir taraf tutma hâline soktu. Tam da bu yüzden İsrail ve ABD, insanlığın hakikatin ve hakkın yanında saf tutmasını, insanın izzetine ve onuruna aykırı olan bu zulme karşı yükselen vicdanî tepkiyi dahi denetim altına almak için, soykırımı yalnızca Gazze’de yürütülen bir yıkım olarak bırakmadı; onu tüm küreye yayılan, bütün insanlığın bilincini, algısını ve dimağını kuşatan yeni bir bilinç ve algı savaşına da dönüştürdü.

Şimdi aynı tablonun başka bir versiyonunu, 28 Şubat 2026’dan itibaren ABD ve İsrail’in İran’a açtığı savaşta da görüyoruz. İran’a açılan bu savaşın somut bir gerekçesi olmadığı gibi, neyin amaçlandığı ve kapsamının ne olduğu da belirsizdir. Bir devlet, başka bir devleti tehdit olarak gördüğünü söyleyerek hukuksuz, sebepsiz, ölçüsüz ve amaçları dahi belirsiz keyfî bir askerî saldırı başlatamaz; ilk hedefler arasında okullar ve masum çocuklar yer alamaz; ama bütün bu hukuksuzluklar, saldırıyı gerçekleştiren taraf ABD ve İsrail olduğunda sanki olağan ve meşruymuş gibi sunulabiliyor. İşte burada da mesele yalnızca askerî bir çatışma değildir. Burada asıl mesele, savaşın nasıl anlatıldığı, katliamı yapanların kendilerini nasıl konumlandırdığı, savaşın nasıl pazarlandığı, nasıl meşrulaştırıldığı ve nasıl bir algı yönetimi içine yerleştirildiğidir. Bir başka ifadeyle, artık savaş yalnızca sahada değil; bilinçlerde, algılarda, psikolojide, ekranlarda, ağlarda ve dolaşıma sokulan anlatılarda da yürütülmektedir.

SOYKIRIM FAİLLERİNDEN MAĞDUR ÇIKARAN ANLATI

Bu yeni savaş düzeninin en görünür iki figürü Benjamin Netanyahu ile Donald Trump’tır. Netanyahu, 7 Ekim sonrasında Gazze’de yürütülen soykırımı yalnızca askerî araçlarla sürdürmedi; onu aynı zamanda dil ve söylem yoluyla, haberlerle, dijital platformlarla, sinemayla, algoritmayla ve küresel kültürel etki ajanları ve ağlarıyla meşrulaştırmaya çalıştı. Netanyahu bu söylemleri özellikle uluslararası basın aracılığıyla verdi. Onun açıklamalarına baktığınızda, soykırımı yapanın İsrail değil Hamas olduğu; Gazze’deki yıkımın, açlığın ve ölümün sorumlusunun yine Hamas olduğu; İsrail’in ise güya Filistinlileri Hamas’tan kurtarmak için orada bulunduğu yönünde tersyüz edilmiş, akıl ve ahlâk dışı bir anlatıyla karşılaşırsınız. Üstelik burada söz konusu olan yalnızca bir söylem çarpıtması da değildir. Fail mağdurun yerine geçmekte, saldırgan kurtarıcı gibi sunulmaktadır.

Şimdi aynı mantığın Trump tarafından İran savaşında devralındığını görüyoruz. Fakat bu kez dil daha da dijital, daha da performatif, daha da gösteri merkezli. Trump’ın İran savaşı boyunca kullandığı dil; hedefi ve gerekçesi sürekli yer değiştiren, tehdit ile pazarlık arasında gidip gelen, ciddiyet ile şov arasında savrulan bir dildir. Bir gün enerji güvenliği, bir gün caydırıcılık, bir gün hızlı zafer, başka bir gün müzakere, ardından yeniden tehdit. Bu tablo, savaşın sabit ve tutarlı bir stratejiye değil; Trumpizmin narsist, bencil, dağınık, çelişkili ve gösteri odaklı siyaset tarzına göre kurulduğunu göstermektedir.

AMBALAJLANARAK DİJİTAL TÜKETİME SUNULAN SAVAŞ

Ama Trump’ın burada asıl belirleyici yönü, yalnızca ne söylediği değil, savaşı nasıl sunduğuydu. Beyaz Saray ve Pentagon’un İran savaşı için ürettiği içeriklere baktığınızda, artık klasik devlet propagandasının sınırlarının aşıldığını açıkça görüyorsunuz. Beyaz Saray’ın sosyal medya hesaplarından paylaşılan içeriklerde İran savaşı, adeta bir oyun, bir eğlence, bir dijital gösteri gibi sunuldu. Katledilen 160 İranlı kız çocuğu, sanki ABD halkının kazandığı bir zaferin parçasıymış, bir başarı hikâyesine dönüşmüş gibi servis edildi; Hollywood yıldızları da bu katliam sürerken yüce kral Trump’ın Amerika’sını yücelten birer figür hâline getirildi. Call of Duty görüntüleri, SpongeBob, Iron Man, Superman, aksiyon filmi estetiği, yüksek tempolu müzik, kısa klipler, zafer duygusu, sosyal medya ritmi, görüntü bombardımanı… Bütün bunlar bize şunu gösteriyor: Burada savaş anlatılmıyor; savaş paketleniyor. Açıklanmıyor; satılıyor. Meşrulaştırılmıyor; dijital dolaşıma uygun, tüketime hazır bir ürüne dönüştürülüyor. İnsan ölümü, masum çocukların katledilişi, yıkım, korku ve bölgesel felaket; ekran başında tüketilecek bir eğlence formuna çevriliyor, oyunlaştırılıyor ve çarpıcı, etkili kısa video dili içinde yapay bir dijital zafer duygusuyla görünmezleştiriliyor. Böylece savaşın hakikati geri çekiliyor; geriye, algoritmaların sevdiği hız, etki, parıltı ve sahte bir üstünlük hissi kalıyor.

Ancak bütün bu dijital paketleme, yalan ve zafer estetiği, Trump’ın savaşı ülke içinde ve dışında kolayca meşrulaştırabildiği anlamına gelmiyor. Kamuoyu verileri, İran savaşının Amerikan toplumunda güçlü ve otomatik bir rıza üretmediğini gösterdi. Hatta 28 Mart’ta ülke sathına yayılan “No Kings” protestoları, savaşın ve Trumpçı siyaset tarzının aynı anda sorgulandığını ve eleştirildiğini de ortaya koydu. Amerika halkı “Krallara Hayır” diyerek yalnızca bir savaşa değil, Trump’ın yalanlarına, Trumpizme ve kurumsal sınırları aşan iktidar iştahına da itiraz etmektedir.

ORTAK VİCDANI KORUMAK ZORUNDAYIZ

Bugün karşı karşıya olduğumuz şey yalnızca Gazze’deki soykırım ya da İran savaşı değildir. Asıl mesele, yalanın hakikatin yerine geçirilmesi, savaşın gösteriye dönüştürülmesi ve insan vicdanının algoritmalar arasında, yapay zekâ ile üretilmiş sahte videolarla kuşatılmasıdır. Fakat bütün bu dijital yağmalamaya, bütün bu manipülasyona ve yalan mimarisine rağmen İsrail’in Gazze’de işlediği soykırım insanlığın belleğinden ve vicdanından silinemedi, silinemeyecek de. İsrail, insanlığın kalbinde kendisine ayrılan son merhamet kırıntısını da tüketti. Şimdi ise sıra, Amerika’nın kurduğu yalan imparatorluğunun çözülmesindedir. Çünkü artık insanlar dijitalde gördüklerine değil; kendisine, kalbine ve vicdanına inanıyor. Eğer bu yeni düzene karşı hakikati, adaleti ve insan onurunu yeniden savunamazsak, gelecekte yalnızca şehirler değil; insanlığın ortak vicdanı da harabeye dönecektir.

Emin olalım: İsrail, insanlığın vicdanında nasıl çoktan mahkûm edildiyse, Amerika’nın yalan imparatorluğu da aynı feraset ve basiretle çökecektir!.