Her yönüyle  Tarık Buğra

Doğumunun 100. yılında usta yazar Tarık Buğra’yı Beşir Ayvazoğlu, İnci Enginün, Erol Kılınç, Ebru Burcu Yılmaz, Faruk Şüyün ve Yağmur Tunalı farklı yönleriyle anlatıyor.

Halil Solak Yeni Şafak
Tarık Buğra

Tarık Buğra deyince çoğumuzun aklına pek tabii olarak başta “Küçük Ağa” ve “Osmancık” başta olmak üzere romanları geliyor. Oysa çok yönlü bir yazarla karşı karşıyayız: Hikâyeleri, tiyatroları, deneme tadında kaleme aldığı köşe yazıları ve gezi yazıları…

Biz de Yeni Şafak Kitap olarak doğumunun 100. yılı vesilesiyle usta yazarı farklı yönleriyle ele alan 6 değerli isme sorduk.

“Büyük Ağa: Tarık Buğra” kitabının yazarı Beşir Ayvazoğlu, son birkaç yılında yakınında bulunduğu usta yazarla ilgili çok değerli hatıralarını yazdı.

Yeni Türk edebiyatı sahasının önde gelen isimlerinden Prof. Dr. İnci Enginün, Buğra’nın roman ve tiyatrolarını değerlendirdi.

Erol Kılınç, yazarın her Çarşamba uğradığı Ötüken Neşriyat’ta yapılan sohbetlerden bir demet sundu.

Tarık Buğra üzerine bir doktora tezi hazırlayan Doç. Dr. Ebru Burcu Yılmaz, “Tarık Buğra’yı okumak bugün neden önemlidir?” sorusuna cevap verdi.

Gazeteci-yazar Faruk Şüyün, vefatından bir ay içinde iki defa görüşme imkânı bulduğu Tarık Buğra’nın son günlerini kaleme aldı.

Buğra ile iki röportaj yapan ve pek çok ortamda bir arada bulunan Yağmur Tunalı, yazarın “yalnızlığına” değiniyor.

Hazırladığımız bu dosya, Tarık Buğra’nın eserlerinin (yeniden) okunmasına vesile olursa hedefine ulaşmış demektir.

“Küçük Ağa” romanıyla o Milli Mücadele’nin en zor anlarında, karar vermenin, taraf seçmenin güçlüğünü çeşitli kahramanları vasıtasıyla anlatır.

İNCİ ENGİNÜN

Gözünü gününün meselelerinden hiç ayırmadı.

Tarık Buğra gazetecilikle başladığı yazma faaliyetinde ilk şöhretini hikâye alanında kazanmıştır (“Oğlumuz”, 1949). Üniversitede eski harfleri öğrenirken merhum hocamız Muharrem Ergin bize kitaptaki “Havuçlu Pilav Meselesi” adlı hikâyeyi okutmuştu. İlk cümlesi “Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu.” olan hikâye Pazar gününün verdiği karamsarlık ve iç sıkıntısından kurtulup, mutlu aile mutfağına dönüşü anlatır. Havuçlu pilav nasıl olur diye çok düşündüm ama böyle bir şeyi hiç yemedim.

Buğra’nın hikâyeleri gerçekten çok güzeldi, sonraları romana geçti. Mesleğinin ve gözlem gücünün kalemine kazandırdığı etkili anlatım, Türk edebiyatına unutulmaz eserler kazandırmıştır.

“Küçük Ağa” romanıyla o Milli Mücadele’nin en zor anlarında, karar vermenin, taraf seçmenin güçlüğünü çeşitli kahramanları vasıtasıyla anlatır. Hele Çolak Salih’in bir savaş kalıntısı bezginliğinden kurtuluşu, dost sandığı düşmanın konuşmasını duyduktan sonra olur. Düşman bilinmeden doğru yolun bulunması güçtür.

Kasaba hayatını çok iyi bilen Tarık Buğra’nın bu hayatı unutulmaz çizgilerle anlattığı “Dönemeçte”, “Yağmur Beklerken” romanları onun siyasî partilerin kuruluş günlerinde, insanların kendi şahsî duyguları arasında çırpınmalarını işler. İnsan hayatındaki kader çizgilerinin en güçlülerinden biri olan siyasetin kasabadaki kendi hâlinde yaşayan insanları nasıl etkilediğini bu romanlarda bulmak mümkündür. Bilhassa “Yağmur Beklerken”, Serbest Fırka’nın bir kasaba hayatında sebep olduğu çalkantılarla anlatırken, köylünün asıl bekleyişinin yağmur olduğunu hem ayrı hem de birbirini tamamlayan iki hikâye gibi sunar. Susuzluk ve yeni bir parti kurulması kasabanın hayatını alt üst eder. Fethi Naci bu roman için “Siyasal, toplumsal gerçekliklere tam bir romancı yaklaşımı” demektedir. Tarihî romanlarından “Osmancık”, devlet kurucu Osman’ın ateşli, sorumsuz genç yiğidin olgunlaşması ve daha sonra anılacağı gibi Osman Gazi’ye dönüşmesini anlatan, çok canlı ve güzel bir kitaptır. Tarihin belirsiz çizgileriyle tanıttığı kişiler, “Osmancık”ta gerçek kişiler olarak işlendikleri için, okuyucuyu derinden etkiler ve kuvvetli bir gerçeklik duygusu uyandırır. Tıpkı tabiat, insan, gibi tarih de yazar için sadece işleyeceği ham malzemedir. Tarihî roman yazarı için güçlük, bilinen tarihî gerçeklerle, yazarın kahramanı olan tarihî kişiyi roman gerçeğinde birleştirebilmesidir. Tarık Buğra romanında kişilerin iç dünyalarındaki çatışmayı verirken romanın gidişini hiç ağırlaştırmamış, dışa dönük hareketle, içteki çatışmayı başarılı bir şekilde dengelemiştir.

Tarık Buğra oyunları onun romancılığını ifşa eder. İlk oyunu “Peşte 56”, Kent Oyuncuları tarafından oynanacağı ilan edildiği halde, sonra hiçbir açıklama yapılmadan vazgeçilmiştir. Eser adı “Ayakta Durmak İstiyorum”a (1966) çevrildikten sonra sahnelerde yerini almıştır. Konusu 1956 yılında Rus işgaline karşı girişilen ve kanlı bir şekilde bastırılan Macar millî hareketini işler. Olayı radyo haberlerinden her gün takip eden bizler için bu oyunun -bütün sahne yanlışlarına rağmen- etkili bir oyun olduğunu belirtmek isterim. “Akümülatörlü Radyo” (1988) Çehov tarzı bir aile oyunudur. Bir sanatçı romanı olan ve oyuncu Naşit’in hayatından mülhem “İbiş›in Rüyası” oyunlaştırılmış ve sahnelerde başarıyla oynanmıştır (1982).

Yazdığı her eserinde gözünü gününün meselelerinden hiç ayırmayan Tarık Buğra geniş bir coğrafya ve tarih sayfaları içinde başarıyla dolaşmış değerli bir yazardır.

EBRU BURCU YILMAZ

Tarık Buğra’yı bugüne taşıyan sır

Bir edebî eseri klasik haline getiren vasıf, o eserin zamana meydan okuyarak muhatabına her dâim söyleyecek sözü olmasıdır. Hiç susmayan klasikler, insanî öze dair barındırdıkları derin hakikatler sebebiyle her dönemde okurun ilgisine mazhâr olurlar. Zira eser sustuğu anda klasik olma vasfını da kaybeder. Bu açıdan baktığımızda Tarık Buğra romanları Türk klasikleri külliyatı içerisinde kendisine yer bulabilir mi? sorusuna tereddütsüz olumlu cevap verebiliriz.

Tarık Buğra romancılığı dendiğinde akla ilk gelen kategori, tarihî romanlardır. Haliyle tarihî vakaların ve kişiliklerin etrafında cereyan eden hamasî bir üslûpla şekillenen metinler olarak düşünülen bu romanlar, sadece yazıldıkları devrin sosyal zamanını yansıtmakla kalmayıp, yerel ve milli motiflerin arka planında, evrensel insanın arayış ve yönelimlerine yer verirler. Mesela, “Siyah Kehribar”da işlenen konunun sadece Mussolini İtalya’sını ilgilendirdiğini ya da “Yüzlerce Çiçek Birden Açtı” adlı tiyatro oyununda Kızıl Çin’deki Mao diktasını anlatmakla yetindiğini; “Osmancık”da yalnızca bir devletin kuruluş sürecinin tarihi şahsiyetler etrafında ele alındığını söyleyemeyiz. Zira bu romanlar okurun sadece zihinsel olarak içeriğini devraldığı tek boyutlu metinler olmayıp, duyuş ve seziş kabiliyetine hitap eden derin anlamlar da içerir.

Günümüzde Tarık Buğra’yı heceleyerek okumak her zamankinden daha anlamlı. Onun eserleri, okuru içten içe inşâ etmekle birlikte insan bilincini uyandıran/uyanık tutan bir etkiye sahip. Kalbin, aklın ve fikrin beslendiği/beslenebileceği metinler… Çağını aşarak zamana yenik düşmemesi de sahip olduğu bu fikrî dinamizmle alakalı. Mesele ne olursa olsun Buğra, insanın ‘eşref-i mahlûk’ olduğuna inanarak kurmaca dünyadaki hipotezini bu fikrî öz etrafında inşâ eder. Çünkü insanı karartmanın, dünyayı karartmak demek olduğuna ve bunun da kimseye fayda sağlamayacağına inanır.

İstanbullu Hoca, Küçük Ağa’ya dönüşmeden önce; Osmancık, Osman Gazi Han’a doğru ilerleyen tekâmül sürecinde; Çolak Salih, Niko’yla karşılaşıp kendi eksikliklerini fark ederken; Nahit, İbiş kimliğinin arkasına saklanırken, Joseph Campell’in ‘kahramanın sonsuz yolculuğu’ olarak özetlediği bireyleşim sürecinin aşamalarını sergileyen örnekler ortaya koyarlar. Bu açıdan Tarık Buğra külliyatı, başta analitik psikoloji olmak üzere disiplinlerarası okumalara müsait zengin içeriğiyle güncelliğini koruyan münbit metinleri muhtevidir.

Edebiyatın son derece politize olduğu bir dönemde yazmasına rağmen kalemini ve kelâmını herhangi bir ideolojinin gölgelemesine müsaade etmeyen ve bazı çevrelerce yok sayıldığında bile inandığı doğrulardan taviz vermeyen Tarık Buğra, eserlerinden önce şahsiyeti ve duruşuyla manevî portresi dikkatle okunması gereken bir yazardır. “Yalnızlar” romanının başkarakteri Murat Kervancı’nın, roman boyunca hatırladığı baba nasihati, adeta Buğra’nın okurlarına vasiyeti gibidir: “Düştüğün yerden bir avuç toprakla kalkacaksın!” Onun kahramanları yaşadıkları sıkıntılar sonunda düştükleri yerden kalkmayı ve kayıpları kazanca dönüştürmeyi başarırlar. İster analitik psikoloji ister kemâlât süreci diye isimlendirelim, Tarık Buğra’nın roman kahramanlarının hedefe ulaşmasını engelleyen karşı güç grubundaki kişi, kavram ve simge değerlerin bugün de geçerliliğini koruyor olması bir taraftan okuru şaşırtırken diğer taraftan edebiyatın birey ve toplum sorunlarına şifâ olabileceği tezine inancını arttırmaktadır. Örneğin; anarşinin otopsisi olarak nitelediği “Gençliğim Eyvah” romanındaki, “dik sürüngenler” ile “Sersemlikleri Koruma ve Geliştirme Vakfı”nın, hatta İhtiyar’ın bugün de mevcut olduğunu hangimiz inkâr edebilir?

Tarık Buğra romanları, okurun kalp ve zihin gözünün açılmasını sağlayan bir etkiye sahiptir. Ancak bu etki edebîlik vasfının ihmal edilmesini gerektirmez. Bu yüzden, Buğra’yı bugüne taşıyan sır da edebiyata ve meselesine olan sadakatinde aranmalıdır.

Bu dünyadan iyi ki bir Tarık Buğra geçti. Doğumun yüzüncü yılı vesilesiyle bir kez daha saygı ve rahmetle anıyorum.

FARUK ŞÜYÜN

Son silahşor

“Son silahşor”lardan biriydi o. Tanımaktan, dostluk etmekten onur duyduğum bir insandı. Onurlu yaşamıştı, aramızdan öyle ayrıldı… Sonsuz yolculuğuna gitmeden önceki bir ay içinde iki defa görüşme olanağı buldum evinde. İlkin, bir yağmur sonrası sabahının ilk saatleriydi. Maltepe’deki Sanatçılar Sitesi’nde, bir mütevazı kooperatif evinde, mütevazı yaşam düzeninde kabul etti beni. Bir aylık ömrü kaldığını öğrenmişti doktorlardan, ama dimdikti… Tüm yaşamında olduğu gibi Yaşanamayacak ölüme de meydan okuyordu sanki… Bu kez, her buluşmamızda olduğu gibi kravatlı değil, eşofmanlıydı… Bu bol kıyafet, kaybettiği onlarca kiloyu saklıyordu. Yüzü, o günlerde daha çökmemişti.

Bir saate yakın söyleştik. Eşi Hatice Bilen, büyük bir metanetle çevresindeydi. Hasta olduğu söylenmese, bilinmese “Kadıköy’e bezik oynamaya ne zaman gideceksiniz?” sorusunu yöneltebilir, hatta “ben de o tarafa gidiyorum, sizi bırakayım!” diyebilirdim… Birazdan giyinip yürüyüşe gidecek gibiydi. Oysa, bir aya yakındır dışarı çıkamıyordu…

Her zamanki gibi kapıya kadar uğurladı…

Sonraki görüşmemizde, yirmi gün kadar geçmişti, yataktaydı… Yanaklarından öptüm. Gözleri, pırıl pırıl dimağını yansıtıyordu… Ama yüzü?! O da bedeni gibi çökmüştü… Neyse ki çok büyük acısı yoktu. On beş dakika kadar oturabildik, bir o kadar da cümle konuştuk…

“Kafamdan o kadar çok şey geçiyor ki, ama…” diyebildi… Sonrası, bir el hareketiydi, bitkinliğini olanca korkunçluğuyla yansıtan bir el hareketi.

Dünya Kitap’ta yayınladığımız bir önceki gidişimde kendisiyle yaptığım söyleşiyi gösterdim… Dergiyi vermeye cesaret edemedim; o da almak için elini uzat(a)madı… Gözleriyle konuşuyordu… Gözler ve beyin, vücuda direniyordu…

Bir hafta sonra haber geldi; o, artık yalnızca yapıtlarıyla aramızdaydı. Kütüphanemdeki en değerli armağanlardan birisi, son gidişimde masasında duran kitap, Hatice Hanım vermişti. Kendini iyi hissettiği ender anlardan birinde bana imzalamış…

Tanışıklığımız -ne yazık ki- geç başlamıştı onunla. Güneş gazetesinin sanat sayfasını yönettiğim yıllardı, 80’lerin ortaları falan… Kendisine sayfamızda on beşte bir yazmasını önermiştim, kabul etmişti.

Yazılarını Kadıköy Baylan’a bırakıyor, ayda bir de görüşüyorduk. Yapıtlarından tanıdığım, bildiğim bir büyük yazarla dostluğumuz geliştikçe, yazdıklarıyla çelişkileri olmadığını mutlulukla anlayacaktım; saygım daha da artacaktı…

O, tanıdığım son on yılı, yüzyüze tanımadığım, ancak okuyup öğrendiğim, canlı tanıklarından bilgi sahibi olduğum önceki elli yıl ile bir onur adamıydı. Hiçbir zaman boynunu eğmemiş, bu nedenle de (mümkün olmasına rağmen) servet sahibi olmamıştı Mütevazı bir kooperatif evinde – o da yıllar sonra – oturmayı yeğlemişti…

Hiç kimseye müdânâsı yoktu… Bu nedenle de cenazesi “çok görkemli” olmadı… Olsun, yapıtlarıyla sonsuza dek yaşayacak…

YAĞMUR TUNALI:

Gazeteciliğin, matbuatın ve yaşamanın üstadıydı

Tarık Buğra ile 15 yılı aşan bir yakınlığımız oldu. İstanbul’da yaşardı. Devlet Tiyatroları Edebî Heyeti’nin başkanı olduğu yıllarda Ankara’ya sık gelirdi. Hemen her gelişinde Emine Işınsu-İskender Öksüz çiftiyle görüşürdük. Eserlerinden aldığı te’lifle geçinmesi mümkün olmadığı için haftada bir Tercüman gazetesinde yazıyordu. Tercüman gibi Kemal Ilıcak’ın sahipliğini ettiği Akajans vardı. Ajans’ın Genel Müdürü Yaşar Güngör de yakın arkadaşıydı. Ankara günlerinin toplantı ve grup yemekleri dışında kalan kısımlarını onunla geçirmek isterdi. Dolayısıyle çok defa bu isimlerle beraber olurduk.

Tanışmadan önce de iflah olmaz bir Tarık Buğra hayranıydım: Hikâyeleri, -özellikle hikâyeleri- bizim üniversite hayatımızın vazgeçilmezleri arasındaydı. Üniversite sonrasında evime gelenlere ikram niyetine hikâyelerini okurdum. “Okurdum” demek eksik, oynar ve yaşardım.

Tarık Buğra ile iki röportaj yaptım. Hikâyesini Gittiler ve Devler Geçti Bu Yollardan adlı kitaplarımda da anlattım:1980 yılının sonlarıydı. Gençliğim Eyvah’ın neşrinden sonraki aylar. Töre dergisi yazıhanesindeydik. Işınsu Abla kitabı elime tutuşturdu. “Yarın akşama Tarık Bey yemeğe gelecek, o vakte kadar okur, bir mülakat düşünürsün” dedi.

O gece sabahladım ve romanı bitirdim. Sorular hazırladım ve akşamüzeri yemeğe gittim. Tarık Buğra geldi. Işınsu Abla, “Sofra hazırlanıncaya kadar isterseniz siz içerde Yağmur’la röportajı halledin!” dedi. Büyük yazar bir an düşündü ve “Yağmur, sen soruların hazırsa ver, değilse postala, ben cevaplayıp göndereyimmerak etme geciktirmem!..” dedi. Çünkü vakt-i kerâhet gelmişti. Yeme içme ve sohbet vaktiydi. Öyle yaptık. Soruları beğendi. “Töre”nin Tarık Buğra Özel Sayısı’nda yayınlandığında, yankısı da büyük oldu. Verdiği en iyi röportajlardan biri kabul edildi.

Tarık Bey’le ilk defa bir akşam oturuyorduk. Niçin o vakitte teybe konuşmak istemediğini -veya yazdırmadığını- satır arasında “vakt-i kerâhet”in gelmesiyle açıkladım. Sofrada bu konuyla ilgili başka şeyler de konuşuldu. Işınsu Abla güzel yemek yapardı. Sofra hoş, sohbet de lezzeti nâdir bulunur kıvamdaydı. Gecenin ortalarına doğru, Tarık Bey iyice neşelendi. O tutuk, gergin adam gitti. En çok da bana takıldı. 25 yaşındaydım. Galiba o gece iyice yakınlaştık. O röportajdan sonra Tarık Buğra’nın gözünde başka bir yere terfi ettim. Her çıkan kitabını yayınevinde imzalayıp postalattığı kişiler arasına ben de girdim.

Birçok hatıra arasında ikinci röportaj da enteresandır. Ankara’da şimdi tarih olan siyaset ve kültür adamlarının uğrağı Bulvar Palas’ta kalırdı. Otel lobisinde karşıdan görünce seslendi: “Osmancık hakkında hala yazmadın Yağmur!” Oracıkta birkaç soru düşündüm ve ikinci mülakat öyle çıktı. Yıllar yılı, “Hayatımda muhatab olduğum en tatlı kapris” diye bunu anlattım. O isteme yakınlığı da ayrı bir taddı. Çünkü Tarık Buğra, böyle bir isteği kolayına dillendirecek adam değildi.

Çok hoş sohbetler, görüşmeler, buluşmalar yaşadık. İstanbul’a gidişlerimde evinde görüşürdük. Bâbıâli’nin eskilerindendi. Gazeteciliğin, matbuatın ve yaşamanın da üstadıydı.

Gittiler’de yazdığım Tarık Buğra bölümünün başlığı “Bir Yalnız Adam”dı. Çevresi dolu olsa da, itibar görse, alkışlansa, yer yer onlar tarafından üzülse veya sevindirilse de yalnız adam. Öyle hissederdim. Çok sonra anladım ki bu hissim hiç de yanlış değil. Çünkü, biraz derine dalan herkes bu dünyada yalnızdır.

EROL KILINÇ:

Buğra’nın elinden çay içmişliğimiz vardır

Tarık Buğra’yı 1967 sonbaharında, Cağaloğlu Türbedar Sokağındaki “Tercüman” binasında, köşe yazarlığı yaptığı günlerde tanıdım. Rahmetli Ahmet Kabaklı ile aynı odada karşı karşıya otururlardı. Lisedeyken yazılarını okumuştum. Söke’de 1965 veya 66’da Üstün İnanç’ın yönettiği İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği Tiyatro Ekibi’nin oynadığı “Ayakta Durmak İstiyorum” adlı eserinin Türkçüler Derneği Söke Şubesi olarak Dicle Sineması’nda sahneye konmasını sağlamıştık. Büyük ilgi görmüştü.

Daha sonra kitaplarını Ötüken’de yayınlamaya başladığımızda, o zamanlar cumartesi günleri yaptığımız sohbetlere katılırdı. İstediği kaliteyi bulamadığı zamanlar oldu; bunun üzerine Ötüken’e gelişlerini hafta içine -Çarşamba’lara- değiştirdi. Ötüken’de o dönemde çayları kendimiz demlerdik. Çay servisini de içimizden herhangi birisi, icabında müdürümüz Nurhan Bey, ben veya diğer bizden küçük bir arkadaşımız yapardı. Tarık Buğra sanatıyla değil, kişiliğiyle tevâzu’ sahibi bir insandı. Bu servisleri, bize fark ettirmeden kalkıp bizzat kendisinin yaptığı da olurdu ve biz mahcubiyetten ne diyeceğimizi bilemezken, o bundan hoşnud olurdu; yani “Tarık Buğra’nın elinden çay içmişliğimiz vardır” diyebilmek hâtırasını bize armağan etmiştir rahmetli Üstad…

İlerlemiş yaşına rağmen lise öğrencilerinin ödev olarak yapmak istedikleri röportajlara dâima olumlu cevap verir, Ötüken’i buluşma ve mülâkat yeri olarak tayin ederdi. Öğrencilerin bu ilgisi onu çok memnun ederdi; hele de kitaplarından birini, ikisini okuyarak gelip de bunlardan soru soranlar onu son derece sevindirirdi. 15 yaşlarında bir liseli kıza, 2 saati aşkın bir röportaj vermişti ki, kızın sorduğu sorulara aldığı cevaplar sayfaları doldurmuştu. Kızın bazı kitaplarını okuyup da onlar hakkında sorduğu sorular Üstadı heyecanlandırmış, mutlaka temize çektikten sonra kendisine de bir nüshasını göndermesini tenbih etmişti.

Bir gün ona “Atatürk, inkılaplarla yapmak istediğini başardı mı sizce?” diye sormuştum. Buna mealen “Kafasındaki projeler büyük, ama etrafındaki kadrolar yetersiz veya çoğunlukla da dalkavuklardan oluşuyordu; bunu fark etti; işi daha fazla zorlayamadı; belki o sebeple huzursuzluğunu içkiye yüklenerek gidermeğe çalıştı sanıyorum” demişti.

Vefatından sonra bu nokta hep aklımda takılı kaldı; o dönemin tarihçi ve sosyal bilimcilerce ilmî ve güvenilir derli toplu bir incelenmesi, irdelenmesi hala yapılmış değil; ama mesela sadece Yusuf Ziya Yörükân’ın yayınlanan kitaplarına dahi bakılınca, -ki bunlar hemen hemen Atatürk’e verilmiş raporlar mahiyendedir- âdeta Türkiye’nin gerçek inanç haritasını çıkarmayı hedeflediği anlaşılıyor ki, bu işler onun vefatından sonra hep rafa kaldırılmış önemli çalışmalardır. Bu kitapları okurken hep rahmetli Tarık Buğra’nın söylediklerini hatırlarım.

Büyük sanatkârın yetişmesi zordur; onun zihniyet temeli samimiyet ve hakkaniyettir; malzemesi ise edebiyatta dildir; bu temel değerler üzerinde millî ve insanî değerlerin yüceltilmesine yaptığı hizmetler yaşadığı toplumu diri tutan manevî unsurlara yaptığı katkıyı oluşturur. Sanatkârı ölümsüzleştiren şey budur. Tarık Buğra da onlardan biridir ve rahmetle anılacaktır.

BEŞİR AYVAZOĞLU:

Tren yolculuğunu severdi

Rahmetli Tarık Buğra’yla 1980’lerin başında Bursa’da Yücel Çakmaklı vasıtasıyla tanışmıştım. “Küçük Ağa”nın bazı bölümlerini Muradiye Camii’nde çekiyorlardı. Aslında ben Tarık ağabeyi yazar olarak yıllardır tanıyordum; okuduğum ilk kitaplardan biri, belki de ciddî olarak okuduğum, Rusya, Amerika, Sosyalizm, uzay yarışı gibi boyumu aşan konuların ele alındığı ilk kitap, onun “Gagaringrad-Moskova Notları”ydı. Henüz çocuktum ve o kadar etkilenmiş olmalıyım ki -bu küçük kitabın mor renklerin hâkim olduğu kapağı hâlâ gözlerimin önündedir- ondan sonra “Küçük Ağa”dan başlayarak Tarık Buğra imzasını taşıyan her kitabı ve her yazıyı okumaya çalıştım.

1985’ten sonra dostları arasına girdiğim Tarık Buğra’nın, son birkaç yılında çok yakınında bulundum. 75 yaşına basması dolayısıyla Türkiye Yazarlar Birliği tarafından onun için düzenlenen toplantıda, “Tarık Buğra’yı Anlamak” başlıklı tebliğimi -ki bu tebliğ o henüz hayattayken yazmaya başladığım biyografinin çekirdeğini teşkil eder- gözlerine bakarak okumak saadetine erişmiştim.

Daktilo tuşlarına vurmaktan şahadet parmakları kütleşmiş, yani ömrünü yazarak tüketmiş bir yazarın hakkını, yaşarken kendisinin de bulunduğu bir toplantıda teslim etmek, insana harikulâde duygular yaşatıyor. Onun gözlerindeki mutluluk ışıltılarını yakalamak, teşekkür etmek için çıktığı kürsüden, sesi titrediği ve gözyaşlarını tutamadığı için sözlerini tamamlayamadan inişine ve o anda salonda yaşanan duygu sağanağına şahit olmak Böyle anları anlatmaya çalışırken, insan, kelimelerin kifayetsizliğini daha derinden hissediyor.

HAYAL KIRIKLIĞI YAŞAMADIM

Tarık ağabey tren yolculuğunu çok sever, seyahatlerini mümkünse yataklı vagonda yapmayı tercih ederdi. Onunla en uzun ve içten sohbetlerimiz, Yazarlar Birliği’nin töreni için Ankara’ya birlikte yaptığımız tren yolculuğu sırasında olmuştur. Trenle gidiş ve dönüşümüz, doğrusu benim için bulunmaz bir fırsattı; kafamda onun hakkında ne kadar soru varsa hepsini sormuştum. Bir yazar hakkında eserlerini okuyarak edindiğiniz kanaatler, çoğu zaman, kendisini şahsen tanıdıktan sonra edindiklerinizle örtüşmez; bu yüzden hayal kırıklığına uğrarsınız. Ben Tarık Buğra’da bu hayal kırıklığını yaşamadım.

Yazdığım ilk tam biyografi, Tarık Buğra biyografisidir. O tarihte “Türkiye” gazetesinde yazıyordu, ben de aynı gazetenin Kültür sayfasını yönetiyordum. Bir ara gazete bünyesinde Kimlik adında bir edebiyat dergisi çıkarma teşebbüsü oldu. İlk sayı da “Tarık Buğra Özel Sayısı” olacaktı. Benden de yazı talep edilince, o sıralarda hastalanan aziz yazarın biyografisini yazmayı teklif ettim. Kabul edildi. Dergide bol fotoğraf kullanılarak bölüm bölüm yayımlanacaktı. İlk sayı basıldı da, fakat nedense projeden vazgeçildi ve basılan sayı dağıtıma verilmedi. Tabii ben yazmaya devam ettim. İstiyordum ki, Tarık ağabey hayattayken görsün. Bu çalışma, telefonla da olsa kendisiyle sık sık görüşmemi sağlıyordu. Birçok bilgiyi kendisinden aldım. Ne yazık ki kitabın tamamlandığını göremeden aramızdan ayrıldı.

YARIM KALAN ROMAN PROJESİ

Biliyorsunuz, Tarık ağabey, son yıllarında, Türkiye’nin yetmiş yılda yaşadığı büyük değişmeyi de yansıtan otobiyografik bir roman yazmak istiyordu. 6 Temmuz 1991 tarihinde başladığı ve seksen sayfasını yazdığı bu romana, araya başka işler girdiği için devam edememiş, ancak iki yıl kadar sonra yeniden, farklı bir tarzda yazmaya başlamıştı. İlk yazımında “Eteklerinde Bir Yığın Yaprak” ismini düşündüğü romana, ikinci yazımında “Güneş Rengi Bir Yığın Yaprak” ismini vermiş, ne yazık ki, aynı sebeplerle onun da ancak otuz iki sayfasını yazabilmişti. Ahmet Haşim’in meşhur “Merdiven” şiirindeki “Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak” mısraından aldığı ve kendi hayatını çok iyi ifade ettiğine inandığı bu ismi biyografisinde kullanmak o zaman bana doğru görünmüştü. Bu cesareti, biraz da “Güneş Rengi Bir Yığın Yaprak”ın tamamlanmamış, yazılan kısmının da yayımlanmamış olmasından almıştım. Ancak eşi Hatice Bilen, hem “Eteklerinde Bir Yığın Yaprak”ın, hem de “Güneş Rengi Bir Yığın Yaprak”ın yazılmış bölümlerini, Tarık Buğra’nın bazı notları ve kendisine yazdığı mektuplarla birlikte “Güneş Rengi Bir Yığın Yaprak” (1996) adıyla yayımlayınca kitabın ismini gözden geçirdiğim üçüncü baskısında “Büyük Ağa Tarık Buğra” olarak değiştirmek zorunda kaldım.

“Büyük Ağa Tarık Buğra” muhtasar bir biyografidir. Genç biyografi yazarlarından birinin bir gün daha kapsamlı ve derinlikli bir Tarık Buğra biyografisi yazmasını ümit ediyor, bu vesileyle büyük yazarı rahmetle anıyorum.

“Daktilo tuşlarına vurmaktan şahadet parmakları kütleşmiş, yani ömrünü yazarak tüketmiş bir yazarın hakkını, yaşarken kendisinin de bulunduğu bir toplantıda teslim etmek, insana harikulâde duygular yaşatıyor.”