Mustafa Kara
Süleyman Uludağ’ı ilk defa ne zaman gördüm? 1967 yılında. Nerede? İstanbul İmam Hatip Okulunda. Ne olarak? Stajyer öğretmen olarak. Konuyu biraz açalım. 1960’lı yıllarda İstanbul’da bir tane İmam Hatip Okulu vardı. Fatih’in Fethiye mahallesinde. Her yıl bahar aylarında genç öğretmen adayları, öğretmenleri Osman Pazarlı’nın rehberliğinde okulumuza gelir, gruplar halinde bazen ders dinler, bazen ders anlatırlardı. İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsünden gelen öğretmen adayları görevlerini tamamladıktan sonra öğretmenlerimiz de sınıfta genel değerlendirmeler yapar, bizleri teşvik ederlerdi. Bir gün Dinler Tarihi/Arapça öğretmenimiz Ahmet Kahraman’ın bu stajyer öğretmenlerin dersini dinledikten sonra şöyle dediğini hiç unutmadım: “Çocuklar, artık bu okulların istikbalinden endişe etmeye gerek yoktur” İşte o günlerde Süleyman Uludağ’ı gördüm diyorum. Ama yakından tanışma imkânım olmadı.
YARIŞMAYI ULUDAĞ KAZANMIŞTI
Altmışlı yıllarda onun ismiyle İslâm Düşüncesi dergisinde karşılaştım. Dergiyi Cağaloğlu Yayınevi sahibi M. İhsan Babalı çıkarıyor ve her sayısında yayınladığı Arapça metin ile tercüme yarışması açıyordu. Hafta sonları uğradığım yerlerden biri de bu yayınevi idi. Derginin yazarlarından Sezai Karakoç’la ilk defa bu derginin yazıhanesinde karşılaşmıştık.
Sözkonusu yarışmaların bir tanesini de Kastamonu İmam Hatip Lisesi Meslek Dersleri Öğretmeni Süleyman Uludağ kazanmıştı. Jüri, Mahir İz, Nihat Çetin, Bekir Sadak ve Ali Özek’ten oluşuyordu. Yarışmaya 27 kişi katılmış başarılı görülen diğer dokuz kişinin ismi de verilmişti. Mevlut Güngör, Ali Toksarı, Halil İbrahim Şener… Bu üç isim de daha sonra İlahiyat fakültelerinde öğretim üyesi oldu ve sonra âlem-i cemale intikal etti.
KAYSERİ’DE TALEBESİ OLDUM
Süleyman Uludağ ile cemal cemale görüşmek ve tanışmak için biraz daha beklemek gerekiyordu. Kasım 1970’de Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü talebesi oldum.
Kasım 1970.
Süleyman Uludağ, l970 yılının sonbaharında Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsüne imtihanla Tasavvuf tarihi hocası olarak atandı. Jüri: Mahir İz, Kemal Edip Kürkçüoğlu, İbrahim Âgâh Çubukçu. Mahir İz’in danışmanlığında hazırlayacağı çalışmanın adı da belli olmuştu.: İslâm’da Mûsikî ve Sema. İz Hoca 1974 tarihinde vefat edince danışmanlığı Ankara İlâhiyat Fakültesi öğretim üyesi İbrahim Âgâh Çubukçu üstlendi.
Hocamla tanıştıktan sonra İstanbul’dan bir mektup aldım. Hareket dergisi adına mektup yazan Tıb Fakültesi öğrencisi Ezel Erverdi şöyle diyordu özetle1: Arkadaşlarla toplandık, görüştük, dergi için birlikte çalışma ve araştırma konuları tesbit ettik. Senin için de Tekkeleri uygun gördük. Ne dersin? Ne diyebilirim. Hemen kolları sıvadım. Okuduğum eserlerin hemen hepsinde bir kaynak eserden bahsediliyordu : Koca Kayseri’de Osman Nuri Ergin’in Türk Maarif Tarihi’ni bulamadım. Meğer hocam gibi tez hazırlayan Halis Ayhan Hocam da aynı kitabı arıyormuş. Onun himmetiyle kitabı Konya’dan getirttim.
YAYINEVİ İLE TANIŞMA
Bu arada güzel bir tecelli oldu. Uludağ hocam ile Hareket/Dergâh camiasını tanıştırdım. Hocamla tanışan Ezel Ağabey’in umut dolu yüzünü hatırlıyorum. İntibalarını hayranlık duygularıyla anlatıyordu. “tanıdığım diğer hocalara benzemiyor” diyordu. Sanki Hocam’ın ileriki yıllarda hazırlayacağı telif tercüme eserlerin silüetini görmüş gibiydi. Bu bereketli ilişki bugün de devam ediyor. Şimdi hocamın Hatırat kitabı gün sayıyor. Bu da İsmail Kara’nın takibiyle gerçekleşiyor.
İste tam bu noktada elli yıllık bir tercümeden bahsetmek istiyorum. Hocamın peşpeşe çıkardığı tasavvuf klasiklerinin en kıdemlisi Kuşeyrî Risalesi’dir. Gazalî’nin İhya’sı gibi bin yıldır Buhara Bursa Bosna hattında, Kaşgar Kahire Kurtuba güzergâhında okunan kitaplardan biri de bu Risale’dir. Mezkûr eserin tercümesi Kayseri’de tamamlanmıştı. Hocama ait tercümenin önsözünün sonundaki yer ve tarih şöyle: Esenyurt/ Kayseri,12 Ekim 1975.2
TAŞKÖPRİZADE VE KATİP ÇELEBİ
Epigrafta Taşköprîzâde ve Katip Çelebi’nin cümleleri var:
“Ve Risale-i meşhûre-i mübarekesi hakkında demişlerdir ki: bir hanede ol Risale ola ol haneye nekbet(afet)isabet etmek olmamıştır”
“Risale, tasavvufta temel kaynak olan bir kitaptır”
1072 tarihinde Nişabur’da vefat eden Kuşeyrî, Risalesi’ni 1046 yılında şu dua cümlesiyle tamamlamıştı: “Kerem sahibi olan Allah’tan bu Risale’yi aleyhimizde hüccet ve vebal değil lehimizde bir vesile ve nur kılmasını niyaz ederim.”
Hocam ise tercümenin giriş kısmında yazdığı 65 sayfalık metni şöyle sonlandırıyor: Kuşeyrî Risalesi’nin tercümesini hazırlamaktaki esas gayemiz, tasavvufu en mühim kaynağından, en emin ve en saf halini yeni nesle tanıtmak, bu hayatı ihya etmek, cemiyetler için itici ve yükseltici bir güç menbaı olan mistik enerjiyi yeniden harekete geçirmeye gayret etmek bin yıllık Anadolu kültürünün yoğrulmasında önemli bir rol oynayan bir eseri millî kültürümüze kazandırmak ve ilmî tetkiklerin kolaylaşmasına yardımcı olmaktır”
Kuşeyrî Risalesi dünya klasiklerinden biridir. Dolayısıyla Doğu, Batı dillerine bazan bütünü bazan da bir kısmı tercüme edilerek aktarılmıştır. Osmanlı asırlarında Türkçe ilk mütercim 1599 yılında vefat eden Hoca Sadeddin Efendi görülmektedir. XIX. yüzyılda Seyyid Muhammed Tevfik ve Abdünnafi Efendi’nin çalışmaları var. Cumhuriyet devrinde ise bu konuya emek veren kişi Tahsin Yazıcı’dır. Uludağ, özellikle Maarif klasikleri arasında çıkan bu tercümenin eksiklerini geniş bir şekilde göstermiştir. Ali Arslan tarafından yapılan ve 1978 yılında basılan tercümeyi de değerlendirdikten sonra kendi tercümesinin özelliklerine temas etmiştir.
ULUDAĞ KÜLLİYATI
Sonra bir bir Hocam tarafından Arapça ve Farsça’dan yapılan diğer klasiklerin tercümesi geldi:
Hakikat Bilgisi Keşfu’l-mahcûb
Doğuş Devrinde Tasavvuf, Taarruf
Tezkiretü’l-evliya
Mukaddime
Şerhu’l-akâid Kelâm İlmi ve İslâm Akâidi
Esrâru’t-tevhid Tevhidin Sırları
Faysalu’t-tefrika İslâmda Müsamaha
Farklı alanlarda değişik yayınevlerince neşredilen eserler sıraya girdi:
Felsefe Din İlişkileri
İslâm’da Faiz Meselesine Yeni Bir Bakış
İslâm’da İrşad ve Mürşid
İslâm’da Emir ve Yasakların Hikmetleri
İslâm’da Musiki ve Sema
Tasavvuf Dersleri
Tasavvuf Terimleri Sözlüğü
Temel Tasavvufî Kavramlar
Tasavvufun Dili
Tasavvuf ve Tenkit
Sûfî ve Kadın
İbn Teymiye
Fahreddin Râzî
İbn Haldun
Bayezid Bistamî
Cuneyt Bağdadî
İbrahim Hakkı Erzurumî
İran’a ve Turan’a Seyahat
Şimdilik son iki eserinin konusu biraz farklı:
Batum ve Acara Camileri
Acara Gürcistan Hatıraları
Ve yüzlerce Diyanet İslâm Ansiklopedisi maddesi, makaleler, röportajlar, belgeseller.
BAZI TECELLİLER
1980’den sonra YÖK kurulunca İlahiyat Fakültesi adıyla Üniversiteye bağlandık. Bizim gibi tez yapanlara bir fırsat tanındı. Yeni jüriler kurulacak, başarılı görülen tezler doktora tezi olarak kabul edilecek, başarısız olanlara süre verilecek. Ankara İlahiyat’ta görev yapan hocalarımızın kahir ekseriyeti bu karara ‘ilim elden gidiyor’ gerekçesi ile karşı çıktı, bildiri yayınladı. Jüri üyeliklerini kabul etmediler. YÖK geri adım atmadı. Jüriler kuruldu. Bu arada garip şeyler oldu. Mesela, İbrahim Âgâh Çubukçu daha önce başarılı bulduğu hocamın tezi için Bursa’ya geldi, olumsuz rapor verdi, döndü.
Hocamla bir kaç ay sonra yeni bir jürinin huzuruna çıktık. Onun doktora derecesi pekiyi benim iyi. Sebebi de Amiran Kurtkan Hoca’nın İbn Teymiye isminden adeta nefret etmesi. Hocamın işareti üzerine jüride tartışmaya girmedim.
Üniversite hayatıyla birlikte ‘titr savaşları’ kadrolara atanma numaraları başladı. Fakülteye dört tane yardımcı doçentlik kadrosu verildi. Bir tanesi de tasavvuf tarihine aitti. Bu kadro kimin hakkı?. Belli. Fakat hocam ‘Mustafa ben başvurmayacağım. Sen dilekçeni yaz’ dedi. el-emru fevka’l-edeb. Eyvellah dedik. Hocam kısa sürede doçent oldu. Ben olamadım. Dil ile biraz uğraştım. 1989 da doçent oldum. İki sene sonra kadro geldi. Kimin hakkı bu?, belli. Hocam ‘Mustafa dilekçeni ver. Ben talib olmayacağım’ dedi. Bu dünyada böyle şeyler de oldu. İster inan ister inanma!
Nihayet 1994. Tasavvuf Tarihi profesörlüğü için iki kadro ilan edildi. Aynı jüriye ikimizin çalışmaları gönderildi. Üniversite idaresi gelen evrakı karara bağladığı için hocamdan bir hafta önce profesör oldum. İtiraf etmeliyim ki bu sefer mahcub oldum. Birkaç gün hocama görünemedim. Aslında o başka makamların insanı olduğu için hiç mi hiç umurunda değildi. Ama ben ezildim.
Asistanlığım 1970 de başladı. Bugün de devam ediyor. Ne mutlu bana… Ne mutlu hocası Süleyman Uludağ olanlara… Hepsinden önemlisi, ne mutlu Süleyman Uludağ’ın ulu davasına hizmet edenlere…
Hayatımda –tahmin edersiniz ki- bir çok ödül aldım. Amma bu ödüllerin en büyüğü hangisidir diye sorarsanız Hocam’ın emekli olduğum gün söylediği şu cümledir: “Benim en büyük eserim Mustafa Kara’dır.”
Dipnotlar:
1 Erverdi, yıllar sonra bu konuları genişçe anlattı: Nurettin Topçu Dünden Kalanlar ve Geleceğe Umutlar, s.271 vd.
2 Bu satırları yazdığım gün Tasavvuf İlmine Dair Kuşeyrî Risalesi’nin 13. Baskısı geldi. ( 12. Ekim 2025)