Enbiya Yıldırım
Bir mümin hayatını neye göre şekillendireceğini bilir. Çünkü önünde Allah’ın kitabı ile son elçisinin buyrukları vardır. Bunlara uyabildiği ölçüde hem dünyada hem de ahiret hayatında mutluluğu yakalayacağının farkındadır. Allah’a kulluğu arttıkça da yaratanına olan ünsiyeti güçlenir ve yakınlık kesbeder. Böyle olduğunda ise belli bir aşamadan sonra yapması gerekenleri yapmak zorunda olduğundan değil de “bana yapmak yakışır” anlayışıyla yerine getirmeye başlar. Aynı durum haramlar için de söz konusudur. Allah’a olan muhabbet ve sevgisinde ulaştığı belli bir merhaleden sonra, kaçınması gereken hususlardan cehennem korkusundan dolayı değil de öyle olması gerektiğinden dolayı kaçınır. Hatta haram olan hususları yaptığında, kendisine cehenneme gitmeyeceğine dair bir garanti verilse bile yine de bunları yapmaz. Çünkü Allah Teâlâ’ya yakın olduğunu hissetmekte ve sevgilinin arzularına aykırı bir şey yapılmayacağını bildiğinden her zaman istikamet üzere bulunmaya gayret eder. Bu insanın sevdiğinin taleplerini göz önünde bulundurmasına benzer. Ondan korktuğundan değil de gönlü kırılacağından sevdiğini üzecek bir hareketin içine girmemeye gayret eder. Allah sevgisi zirveye ulaşan ve gerçekten yaratıcısına meftun olan insanların durumu da aynen böyledir. Bunun yanında helal ve haramlara dikkat ederek sürdürdüğü yaşantıdan büyük bir haz almaktadır. Etrafımızda böylesi insanlar vardır. Dinin kurallarına son derece dikkat ederler ve bu yaşantılarından büyük bir keyif alırlar. Yaşadıkları dini hayat “nur” olarak yüzlerine de yansır. İnsan onların yanında kendisini huzurlu hisseder.
Allah Rasulünün ve onun her zaman yanında bulunan önde gelen sahabilerinin durumları bu idi. Hiç kimse Allah Rasûlünün veya her zaman yanında pervane olmuş olan Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer gibi sahabilerinin cehennem korkusundan veya sırf cenneti arzuladıklarından dolayı ibadet ettiklerini söyleyemez. İmanın gönüllerine yerleşmesinden ve Allah’a olan sevgilerinin derinliğinden dolayı bu aşama geride kalmış, son derece güçlü “sevgi bağı” nedeniyle sürdükleri yaşam sevgilinin muhabbeti üzerine bina edilmiştir. Bundan dolayıdır ki gerek Rasûlullah, gerek ashabın büyükleri ve gerekse hayat hikayelerini okuduğumuz güzel insanların yaşamlarında bir farklılık görürüz ve gıpta ederiz.
Bu şekildeki bir yaşamda Allah rızası her şeyin önündedir. Öncelikle Allah’ı memnun etmek öncelenmektedir. Böyle olunca da onun emir ve yasakları her zaman birinci hedef olarak tutulmaktadır. İnsan bunları yerine getirebildiği ölçüde mutlu olduğundan dolayı kulların farklı düşünmeleri onlar için fazla bir önem arz etmez. Bir trende, bir gemide veya başka bir yerde vakit geçmeden namazı eda etme telaşına düşerek bulunduğu yere seccadeyi seriveren insanın yaptığı iş tamamen Allah sevgisindendir. Çünkü O’nun rızası yanında kulların şaşkın veya küçümser bakışlarının hiçbir önemi yoktur. Aynı şekilde haramlardan kaçınma ve hatta şüpheli şeylere düşmemek için azami dikkat göstermek de bunun gibidir. Çünkü bu kul rabbinin rızasını her şeyin önüne koymuştur. Böylesi insanlar her halukârda dinin yaşanabileceğinin en somut örnekleridir.
Esasında kulun Allah’ın rızasını gözetmesi rabbine olan yakınlığıyla orantılıdır. Kişi ibadetleri ifa edip yasaklardan kaçındığı nispette Allah’a o derece yaklaşır. Bu durum günden güne artarak Allah sevgisi gün gelir gönlünde tam anlamıyla hissedilir. Bu aşamadan sonra için artık Allah rızası her şeyden önce gelmeye başlar. Ancak tam tersi olarak kul emir ve yasaklara odaklı bir yaşam sürmezse veyahutta dinî yaşantısında günden güne bir zayıflama olursa, belli bir noktadan sonra kırılmalar başlar, kulların beğenileri ve nefretleri Allah’ın hoşnutluğu veya gadabının önüne geçer. Böyle olunca da kul insanları memnun etmeyi Allah’ı memnun etmenin önüne alır. “Etrafımdakiler ne der” diye düşünmeye, “makamlarda yükselemem” endişesi taşımaya, “aman istikbalim körelir” korkusuna kapılmaya ve dininden tavizler vermeye başlar. Hatta farz olan görevlerini kullar ne der düşüncesiyle terk etmeye, yine kullar farklı anlamasın diyerek haramları işlemeye başlar. Artık bir tercihte bulunmuş olan ve taviz vermeyi sürdüren kimse için kulluk, bir süre sonra içi boş anlamsız bir kavram haline gelir. Yaşantısını bu şekilde sürdüren kimsenin akıbetinden korkulur. Nitekim çok güzel bir yaşantıya sahip olmasına rağmen taviz vere vere tamamen farklı bir yaşam tarzı sürmeye başlamış olan nice dostumuz vardır.
Allah bizlere bir ömür vermiştir ve bu hayatı nasıl yaşayacağımızın kurallarını belirlemiştir. Bu yaşam iki kez tekrarlanmayacağına ve herkesin önünde sadece yaşadığı ömür olduğuna göre, iki seçenekten birini mutlaka tercih etmek zorundayız. Ya Allah rızası ya da kulların övgüleri. Bize düşen Allah’ın rızasıyla çelişen her bir şeyden elden geldiğince uzak durmaya çalışmaktır. Hayatımızın ne zaman ve nerede sonlanacağı malum olmadığına göre rabbimizin razı olmayacağı bir şekilde ölüme yakalanmaktan korkmamız gerekir. Çünkü “birilerine şirinlik yapayım, şu makama bir ulaşayım ondan sonra kendimi düzeltirim” dedikten sonra düzelmeye zaman kalmadan son nefesimizi hiç de iyi olmayan bir ortamda veya halde verebiliriz. Allah cümlemizi kötü ölümden ve doğru olmayan yaşantıdan muhafaza buyursun.
Sözün özü hepimizin ortak bir derdi var. Gerçek Müslüman olmakta zorlanıyoruz. Dünyevî beklentiler, bir yerlere gelme çabaları, dünyalıkları kaybetme korkusu yolumuzu şaşırtıyor. Allah rızasını her şeyin önüne koyamadığımızdan, rabbimizle dünya arasında gidip geldiğimizden yüzlerimiz gülmemektedir. Geçici dünyayı çeşitli gerekçelerle ahirete feda etmekteyiz. Sonucunda zillet ve meskenet biz Müslümanların ayrılmaz sıfatı olmaktadır.
Sözümüzü bütün dediklerimizi veciz bir şekilde dile getiren Kur’an ve hadis ile noktalayalım:
“Yine insanlardan kimi de vardır ki, Allah’ın rızasına ermek için kendini feda eder. Allah ise kullarına çok merhametlidir.” (Bakara, 207) “Allah’ın rızasına uyan kimse, Allah’ın hışmına uğrayan ve varacağı yer cehennem olan kimse gibi midir? Varış yeri olarak ne kötüdür orası!” (Al-i İmrân, 162) “Allah o kitapla rızasına uygun hareket edenleri selamet yollarına iletir. Onları izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve onları dosdoğru yola sevk eder.” (Mâide, 16)
“Her kim insanlar gücense bile Allah’ın rızasını isterse, Allah o kimseyi insanların sıkıntısından kurtarır. Ve her kim de Allah’ın gücenmesine karşılık insanları hoşnut etmeye çalışırsa, Allah da o kimseyi insanlara havale eder.” (Tirmizî, 2338)