
Ümmet bilinci o kadar güzel bir tutkaldır ki, insan nefsine uyarak birtakım hatalar içine düşse bile, ümmetin önünde mahcup olmamak ve yaptığıyla diğerlerine kötü örneklik sergilememek başka bir ifadeyle toplumun ifsadına sebebiyet vermemek için günahını bile yalnızken yapmaya çalışır.
Müslümanları kardeş yapan pek çok faktör vardır. Birbirlerine destek olmaları, sıkıntılı anlarında yardıma koşmaları, İslam’ın yücelmesi için Allah yolunda fedakarlıklar göstermeleri onları bir arada tutan ve kaynaştıran unsurlardan sadece bir kaçıdır. Esasında Müslümanları birbirine kenetleyen ne kadar faktör varsa, bunları bir şemsiye altında birleştiren ana unsur ümmet bilincidir. Müminler ümmet oldukları için bir aradadırlar. Camide bir safta omuz omuza vermeleri, zekâtlarını ihtiyaç sahibi müminlere takdim etmeleri, Kabe’nin etrafında tavafa koşmaları hep ümmet oldukları içindir. Başka bir ifadeyle, tüm bunlar, İslam bir arada yaşanması gereken din olduğundandır. Nitekim dünyanın herhangi bir bölgesinde inleyen müminlerin derdine derman olmak için seferber olmaları, onlar için gözyaşı dökmeleri ve her bir Müslümanın derdini kendi dertleri edinmeleri onlardaki ümmet bilincindendir. Çünkü Allah onları kardeş kılmıştır. Kardeşliğin gereği ise diğer mümin kardeşine sahip çıkmaktır. Bundan dolayı Müslümanlıktaki kaynaşma ve birlik başka hiçbir dinde ve inanışta yoktur, olamaz. Olamadığı için de, İslamî hassasiyetlerden habersiz olanlar, ümmetin ne olduğunu bilemeyenler, bir ülkedeki Müslümanların dünyanın diğer tarafında zorda kalmış müminler için endişelenmelerini ve yüreklerinin sızlanmasını anlayamazlar. “Kendi yurdundaki insanlar dururken başkaları için ne diye seferber oluyorlar” derler. Yardım kampanyalarını, çırpınışları gereksiz görürler. Çünkü onlar için destek olunması gerekenler, devlet sınırları içerisinde yaşayanlar ile soydaşlarla sınırlıdır. Hz. Muhammed’in şöyle buyurduğundan habersizdirler: “Müminler bir vücudun organları gibidirler. Hangisi bir acı duysa diğer organlar da bunu hissederler.” (Buhârî, 5552)
Ümmet bilinci o kadar güzel bir tutkaldır ki, insan nefsine uyarak birtakım hatalar içine düşse bile, ümmetin önünde mahcup olmamak ve yaptığıyla diğerlerine kötü örneklik sergilememek başka bir ifadeyle toplumun ifsadına sebebiyet vermemek için günahını bile yalnızken yapmaya çalışır. Haram fiili işlerken toplumu kendisinin zararından korur, o kadar bilinçlidir. Bu nedenle İslam ümmetinde günah her zaman gizlidir. Gerçi kişi aşikâre bir şeyler yapmaya cüret ettiğinde toplumun reaksiyonu çok güçlü olur ve hemen onu dışlar, itibarsızlaştırır. Bu nedenle de ahlakî zafiyetleri olan kişiler ümmet içinde değersizdir. Toplum onlara itibar etmez.
Ayrıca unutmamak gerekir ki, İslam ahlakının Kur’an ve sünnetle birlikte Müslümanların önüne koyduğu bütün güzellikler hep ümmeti inşa etme amacına matuftur. İslam hukukunun öngördüğü bütün cezalar da bu ümmetin vahdetine ve güzelliğine halel getirebilecek her bir adıma engel olma amacına dönüktür. Çünkü İslam kendisine inananları öncelikle ümmet yapmayı hedefler. Bütün emir ve yasakları Müslümanları ümmet yapmak içindir.
Bundan dolayıdır ki, günahkarları bir yana, ümmet bilincine sahip olan herkes “ümmet muhasebesi” yapar. Örneğin bilginler, söylediklerinin ve yazdıklarının inananların gidişatı üzerindeki etkilerini mutlaka hesap ederler. Birtakım makamları elde etmek veya bir yerlere sempatik görünmek için konuşmazlar, kalemlerini oynatmazlar. Onlar için rabbin rızası her şeyin önündedir ve ümmeti kollamak gibi bir görevleri olduğunu düşünürler. Gönülden bağlı oldukları ve sevdikleri Müslümanlara karşı sorumluluk taşıdıklarını bilirler. Bu yüzden de müminlere zarar verecek her şeyden uzak dururlar. Günümüzde olduğu gibi, bu bilinç kaybolduğu zaman ise, söylemlerinin ve eylemlerinin ümmet üzerindeki etkilerini hesaba katmaksızın konuşurlar ve yazarlar. Böylesi insanların Müslüman kimliğiyle ümmete verdikleri zarar, İslam karşıtı olanların açık ve net saldırılarından daha ağırdır. İçeriden biri olarak kabul edildikleri için ümmetin bağrı onlara açıktır ve beklemedikleri yerden yürekleri harap edilir. Şimdilerde ekranlarda boy göstererek müminlerin zihin dünyalarını allak bulak eden, geçmişi saygısızca kötüleyen ve İslam’ı ilk kez kendisinin doğru anladığını iddia edercesine bu dinin bugüne kadar yaşanmadığını öne sürenleri bir de bizim dediğimiz zaviyeden seyrediniz. Bu kişilerin ülkemiz insanlarının zihin dünyalarında neden oldukları kırılmalara, dine olan bağlılıklarının sarsılmasına ve artık hiçbir şeye inanamaz hale gelişlerine tanıklık ediniz. “Söylediklerim ve yazdıklarım ümmetin vahdetine olumsuz etki yapar mı” anlayışını bir tarafa bırakıp ölçü sınırlarını aşarak ekranlara çıkma sevdalısı olan bu zevatın yaptığı tahribatı toparlamanın ne kadar güç olduğunu görünüz. İslam adına konuşan bu kişilerin zihin dünyalarında “ümmet bilinci”nin kalıp kalmadığından şüphe duymakta tamamen haklısınız.
İslam’ın her şeyin önünde tuttuğu ancak yaşadığımız dönemde kaybolmaya yüz tutmuş olan ümmet bilincinin zayi olma nedenleri hususunda söylenecek şeyler elbette pek çoktur. Lakin manevî boyutun zayıflamasının, inananların olabildiğine dünyevîleşmeye başlamasının ve ahlakî sefahatın artmasının şüphesiz bunda çok fazla etkisi vardır. Velhasıl pek çok etkenin tesiriyle ümmet bilincimizi yavaş yavaş kaybediyoruz. Değerlerimiz zayıflıyor ve nice vasfımız sadece sözde kalıyor. Buna paralel olarak ibadet şuurumuz da kayboluyor. Hatta ibadetlerimiz sıradanlaşıyor, lezzet alamaz oluyoruz. Görünürde bir dindarlık sergiliyoruz ama bu dindarlık içi doldurulamamış bir Müslümanlık olarak kalıyor.
Bunun olumsuz sonuçlarını elbette hep birlikte yaşıyoruz. En basitinden, biz gerçek anlamda ümmet olabilseydik, İslam dünyası bugünkü zilleti yaşıyor olabilir miydi acaba? Müslüman coğrafyanın üzerine musallat olmuş zalim idareciler kendi halklarına bunca eziyetleri çektirebilir miydi? Müminler kendi küçük hesaplarını bir tarafa bırakıp İslam’la dertlenebilseydi, dünyanın her yanına dağılmış olan Müslümanların gücü böyle mi olurdu?
Ayrıca her birimiz ümmet bilincinin bir tarafını törpülemekle meşgulken kardeşlikten söz etmek ne derece mümkün olabilir ki? Her türlü tefrika ile savrulduğumuz şu günlerde bir kısmımız asabiyet ile kendisini diğer Müslüman kardeşlerinden farklılaştırmanın peşinde. Irak’ta, Afganistan’da ve başka yerlerde Müslümanların birbirlerini kelimenin tam anlamıyla “telef” etmelerine bir bakınız. Bir mümin diğerlerini hem de caminin içinde bombayla imha edebilecek kadar canileşebilmektedir. Veya ülkemize çevirin bakışlarınızı. Tertemiz masum yürekler terör örgütünce kurulan tuzaklarla veya mermilerle toprağa düşürüldü. Bağlarından kopan ve kendisini geçmişine götüren değerleri zayıflayan veya hiç kalmayan böylesi bir kitleden ümmeti koruma bilinci elbette beklenemez. Beklenmediği için de her türlü aymazlığı yapmasına şaşılmaz. Katlettiği kişinin önce ailesine sonra da ümmetin vahdetine darbe vurduğunu düşünmemektedir ki, bunun hesabını yapsın. Çünkü sadece öldürmeye güdülenmiş, yurduna düşman edilmiştir.
Yüreğinde hâlâ ümmet endişesi olan insana düşen nedir, derseniz. Kardeşlik duygularımızı canlı tutan ve birbirimize bağlanmamızı sağlayan ümmet bilincinin korunmasını ve yüceltilmesini sağlamak için elimizden gelen gayreti göstermek durumundayız. Çünkü bu dinin endişesini bizler taşıyoruz. O yüzden de dışlamayan, kucaklayan bir yüreğe sahip olmalıyız.







