Yemen’in Osmanlı’dan Husilere uzanan çalkantılı tarihi

Yemen, Kızıldeniz’i Aden Körfezi üzerinden Hint Okyanusu’na bağlayan Bâbülmendep Boğazı üzerindeki konumuyla tarih boyunca deniz ticaretinin ve güç mücadelelerinin kilit noktalarından biri oldu. Bölge dinamiklerini ve küresel ticareti doğrudan etkileyen bir nokta olan Yemen bugünkü durumuna nasıl geldi? Gelin Yemen’in Osmanlı’dan Husilere uzanan tarihine yakından bakalım.

Mete Yavuz
Osmanlı dönemi Hicaz ve Yemen haritası.

Yemen’de 2022’den beri büyük ölçüde korunan sükûnetin bozulmasıyla askerî ve siyasi hareketlilik bugünlerde yeniden arttı. Suudi Arabistan destekli hükümet güçleri Sana’yı geri alma hedefiyle çeşitli cephelerde harekete geçerken İran destekli Husiler de Muha ve Kızıldeniz kıyıları boyunca ilerleyerek Bâbülmendep çevresindeki stratejik adalarda etkisini artırdı. Çatışmaların geniş bir alana yayılması, küresel deniz ticaretini ve bölgenin enerji nakil yollarını tehdit ederken büyük insani krizlere de kapı aralıyor. Peki, bölge dinamiklerini ve küresel ticareti doğrudan etkileyen bir nokta olan Yemen bugünkü durumuna nasıl geldi? Gelin Yemen’in Osmanlı’dan Husilere uzanan tarihine yakından bakalım.

Yemen’in coğrafi konumu

Arap Yarımadası’nın güneybatısında yer alan Yemen, Kızıldeniz’i Aden Körfezi üzerinden Hint Okyanusu’na bağlayan Bâbülmendep Boğazı üzerindeki konumuyla tarih boyunca deniz ticaretinin ve güç mücadelelerinin kilit noktalarından biri oldu. Ülkenin denize açılan bu stratejik kapısına karşılık iç kesimleri sarp dağlar, derin vadiler ve yüksek platolarla kaplıdır. Özellikle Sade, Şehare, Amran ve Hacce gibi kuzey bölgeleri, merkezî yönetimlerin hâkimiyet kurmasını zorlaştıran doğal kaleler gibidir. Kabilelerin özerkliğini korumasına ve yerel güç odaklarının uzun süre varlığını sürdürmesine bu zorlu coğrafya şartları imkân vermiştir.

Yemen’in toplumsal dokusundan bahsederken ilk zikredilmesi gereken unsur şüphesiz Zeydîyye mezhebidir. Şiiliğin ibadet ve fıkıh bakımından Sünniliğe en yakın kolu kabul edilen Zeydiyye, 897 yılında Hz. Hasan’ın soyundan gelen İmam Yahyâ b. el-Hüseyin’in Sade’ye gelmesiyle Yemen’de kurumsallaştı. Zeydîlik, On İki İmam Şiiliği’nden farklı olarak imamın gaybette olduğu inancını benimsememekte, imamın ilim ve cesaret sahibi, adaletli ve Ehl-i Beyt soyundan gelen bir kişi olarak ortaya çıkmasını şart koşmaktadır. Zeydî siyaset anlayışında ise zalim yöneticiye karşı ayaklanmayı meşru gören “hurûc” ile İslam’ın genel ilkelerinden olan “emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker” anlayışı merkezi bir konumda yer alır. Bu mücadeleci anlayış, meşruiyetini kaybeden yönetime direnmeyi dinî bir sorumluluğa dönüştürerek Yemen’in siyasal kültürünü derinden etkilemiştir.

İlk Osmanlı hâkimiyeti dönemi

Yemen, İslam tarihinin ilk dönemlerinden itibaren Ziyâdîler, Ya‘furîler, Süleyhîler, Eyyûbîler, Resûlîler ve Tâhirîler gibi birçok hanedanın mücadelesine sahne oldu. Portekizlilerin Vasco da Gama’nın Ümit Burnu’nu aşan seferinin ardından Hint Okyanusu’na girmesi, Müslümanların ticaret yollarıyla Kızıldeniz limanlarını ve Haremeyn’in güvenliğini tehdit etti. Memlüklerin bu ilerleyişi durduramaması üzerine Osmanlı bölgeye yöneldi. Selman Reis’in keşif ve seferleriyle başlayan bu süreç, Hadım Süleyman Paşa’nın 1538’de Aden’i ele geçirmesiyle yeni bir aşamaya ulaşmış ve Yemen, Portekizlilere karşı yürütülen Hint Okyanusu mücadelesinin önemli bir cephesi olarak Osmanlı idaresine girmişti.

Osmanlıların Yemen’e girişi, Hint ticaret yolunu koruma ve Portekiz ilerleyişini durdurma amaçlarına dayanıyordu. Kıyıdaki Tihâme bölgesinde ve ovalarda otorite kurmak nispeten kolaydı. Fakat kuzeyin dağlık kesimlerinde yaşayan Zeydî kabileler ve imamlar Osmanlı yönetimine sert biçimde direnmiştir. İmam Şerefeddin ve oğlu Mutahhar’ın öncülüğündeki isyanları bastırmak için Özdemir Paşa, Koca Sinan Paşa ve Hasan Paşa gibi tecrübeli devlet adamları bölgeye gönderilmiş, Sinan Paşa’nın 1569-1571 arasındaki harekâtıyla Taiz, Sana ve Kevkebân gibi önemli merkezler yeniden denetim altına alınmıştır. Yine de sarp arazi, ağır iklim şartları, salgın hastalıklar ve kabilelerin ani baskınları Osmanlı ordusunun büyük kayıplar vermesine sebep olmuştur.

On yedinci yüzyılın başında, Kasımî ailesinden İmam el-Mansûr-Billâh Kasım b. Muhammed ve ardından oğlu el-Müeyyed-Billâh öncülüğünde Zeydî direnişi yeniden güç kazandı. İstanbul’dan yeterli askerî destek gelmemesi, valiler arasındaki çekişmeler ve ordudaki disiplinsizlik yüzünden Osmanlı yönetimi Sana ve Taiz gibi önemli merkezleri kaybetti. Kansu Paşa dönemindeki savunma çabaları da sonucu değiştirmedi. Osmanlı birlikleri 1635’te Tihâme kıyısındaki Muhâ Limanı’ndan çekilmek zorunda kaldı. Bu gelişmelerle Yemen’de Kasımî imamlarının öncülüğünde iki asrı aşkın süre devam edecek yeni bir dönem başlamıştı.

Sana’da Osmanlı askerleri (1890)

İkinci Osmanlı hâkimiyeti dönemi

On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde büyük bir sömürgeci güç haline gelen İngiltere’nin 1839’da stratejik Aden Limanı’nı işgal etmesi ve Süveyş Kanalı’nın 1869’da açılması, Kızıldeniz’deki güç dengelerini kökten değiştirdi. İngiliz nüfuzunun kuzeye doğru yayılması üzerine Osmanlı Devleti, bölgedeki hâkimiyetini yeniden kurmak amacıyla Yemen’e yöneldi. Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’ya bağlı kuvvetlerin bölgeden çekilmesinin ardından Osmanlı birlikleri 1849’da Hudeyde üzerinden Tihâme’ye yerleşti. Asıl ilerleme ise Sultan Abdülaziz’in saltanatında, 1871-1872 yıllarında Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın harekâtıyla gerçekleşti. Sana’nın denetim altına alınmasının ardından Yemen, yeniden Osmanlı vilayeti olarak teşkilatlandırıldı.

Osmanlı yönetimi bu ikinci dönemde Tanzimat merkezileşmesinin de etkisiyle Sana, Taiz, Hudeyde ve Asîr sancaklarından oluşan yeni bir idari yapı kurdu ve matbaa, telgraf hatları, hastaneler ile idadiler açarak bölgeyi merkezî idareye bağlamaya çalıştı. Ancak Zeydî imamların iktidar iddiası yüzünden isyanlar sona ermedi. İngiltere ile yürütülen görüşmeler sonunda 1904 ve 1914’te yapılan sınır düzenlemeleri, kuzey ile güney arasındaki ayrımı daha belirgin hâle getirdi. Kuzeyde Osmanlı hâkimiyeti sürerken Aden ve çevresindeki güney bölgeleri İngiliz denetiminde kaldı. Böylece Yemen’in ileride kalıcı hâle gelecek kuzey-güney ayrılığı siyasi bir sınıra dönüştü.

1904’te Zeydîlerin imamı olan Yahyâ Hamîdüddin, Osmanlı yönetimine karşı geniş çaplı bir ayaklanma başlattı. Kuvvetlerinin Sana’yı aylarca kuşatması şehirde büyük bir kıtlığa ve salgın hastalıklara yol açtı. Ahmed Feyzi Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu kuşatmayı güçlükle kırabildi. İsyanların yalnızca askerî yollarla sona erdirilemeyeceğini anlayan Osmanlı yönetimi, bu kez uzlaşma arayışına yöneldi. Ahmet İzzet Paşa’nın yürüttüğü görüşmeler sonunda 13 Ekim 1911’de İmam Yahyâ ile Daân Antlaşması imzalandı.

Yemen tarihinin önemli dönüm noktalarından biri olan Daân Antlaşması’yla Osmanlı Devleti, dağlık kuzeyde yaşayan Zeydîlerin dinî ve adli işlerinde İmam Yahyâ’ya geniş yetkiler tanıdı. İmam Yahyâ ise padişahın egemenliğini kabul ederek dış ilişkilerde Osmanlı Devleti’ne bağlı kalmayı taahhüt etti. Bu uzlaşma sayesinde uzun süren çatışmalar büyük ölçüde sona erdi. İmam Yahyâ, Birinci Dünya Savaşı sırasında İngilizlerin ve İdrîsîlerin tekliflerine rağmen Osmanlılara karşı ayaklanmadı ve bölgede iş birliğini sürdürdü. Mondros Mütarekesi’nin ardından ise Osmanlı birlikleri Yemen’den çekildi. Lozan Antlaşması’yla da Türkiye’nin Yemen üzerindeki tüm hakları resmen sona erdi.

Yemen’de kurulan Osmanlı hâkimiyetinin Anadolu’ya ağır bir bedeli de oldu. İmparatorluğun dört bir yanından bu uzak coğrafyaya gönderilen binlerce asker kolera, sıtma, açlık, susuzluk ve çetin iklim şartları yüzünden de hayatını kaybetti. Birinci Dünya Savaşı’nda da Yemen cephesi askerler için büyük bir imtihan oldu. Savaş bittikten sonra bile memleketine dönemeyenler vardı. Bu yüzden “Yemen’e gidip de dönmemek” zamanla Anadolu insanının dilinde derin bir hüznün ifadesine dönüştü.

İmamet Krallığı, 1962 devrimi ve 1990 birleşmesi

Osmanlı ordusunun çekilmesinin ardından İmam Yahyâ Hamîdüddin, bağımsız Yemen Mütevekkilî Krallığı’nı kurarak dinî ve siyasi otoriteyi kendi elinde topladı. Dış dünyaya büyük ölçüde kapalı bir yönetim kuran İmam Yahyâ, geleneksel toplum düzenini korumaya çalıştı. Ancak 1948’de bir suikastla öldürüldü. Yerine geçen oğlu İmam Ahmed döneminde büyüyen muhalefet ise imamet rejiminin sonunu hazırladı.

26 Eylül 1962’de Mısır’daki Nâsırcı fikirlerden etkilenen subaylar bir darbeyle imamet yönetimine son vererek Kuzey Yemen’de Yemen Arap Cumhuriyeti’ni kurdu. Bu gelişme, Mısır’ın desteklediği cumhuriyetçiler ile Suudi Arabistan’ın desteklediği monarşi taraftarları arasında sekiz yıl süren kanlı bir iç savaşa yol açtı. 1970’e kadar devam eden çatışmalar cumhuriyetçilerin zaferiyle sonuçlandı. İmametin yıkılmasıyla birlikte, yüzyıllardır yönetimde önemli bir yere sahip olan Zeydî seyyidlerin ayrıcalıklı konumu da büyük ölçüde sarsıldı.

Güneyde ise İngiltere’nin 1839’da Aden’i ele geçirmesiyle başlayan sömürge yönetimi 1967’de sona erdi. Yeni devlet, 1970’te Marksist eğilimli bir rejimin yönettiği Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti adını aldı. Uzun yıllar birbirine zıt ideolojilerle yönetilen kuzey ve güney, Soğuk Savaş’ın sona ermesi, ekonomik sıkıntılar ve petrol gelirlerine dair beklentilerin etkisiyle 22 Mayıs 1990’da birleşti. Ali Abdullah Salih yeni Yemen Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı oldu. Zamanla yönetimin kuzeyin elinde toplanması ve güneyli kadroların dışlanması, 1994’te kısa fakat yıkıcı bir iç savaşa yol açtı. Salih rejimi güneyli ayrılıkçıları yenerek ülke üzerindeki hâkimiyetini güçlendirdi.

Husiler ve Bâbülmendep

1990’lardan itibaren merkezî yönetimin Sade’yi ekonomik ve sosyal açıdan ihmal etmesi, Husiler hareketinin doğuşuna zemin hazırladı. Suudi Arabistan’dan destek gören çevrelerin bölgede güç kazanması da geleneksel Zeydî kimliğine yönelik bir tehdit olarak algılandı. Bedreddin el-Husi ve oğlu Hüseyin el-Husi’nin öncülük ettiği Şebâbü’l-Mü’minîn hareketi, zamanla Zeydîliğin “hurûc” ve direniş anlayışını yeniden siyasetin merkezine taşıdı. 2004-2010 arasında Salih yönetimine karşı altı ayrı savaş veren Husiler, 2011’de Arap Baharı’nın da etkisi ve devlet otoritesinin zayıflamasından yararlanarak Eylül 2014’te başkent Sana’yı ele geçirip fiilî bir yönetim kurdu.

İran ve Hizbullah’tan aldığı siyasi, askerî ve teknik destekle kapasitesini artıran hareket, zamanla yerel bir isyan gücü olmanın ötesine geçti. Bâbülmendep Boğazı ve Kızıldeniz’deki ticaret gemilerini hedef alabilecek bir güce ulaşan Husiler, bugün küresel deniz ticaretini ve enerji nakil yollarını doğrudan etkileyen bölgesel bir aktöre dönüştü.

Kısacası, Yemen’de geçmişten bugüne uzanan çatışmaları tek bir sebebe indirgemek mümkün değil. Sarp dağların yerel güçlere sağladığı hareket alanı, Zeydîliğin zalim yönetime karşı direnişi meşru gören “hurûc” anlayışı, kuzey ile güney arasındaki tarihî ayrılık ve Bâbülmendep üzerindeki bölgesel rekabet, ülkenin siyasi kaderini birlikte şekillendirdi. Bu nedenle bugün yeniden alevlenen Husiler meselesini İran ile Suudi Arabistan arasındaki bir vekâlet savaşını aşan, Yemen’in coğrafyasından, mezhep kimliğinden ve parçalı siyasi geçmişinden beslenen çok katmanlı bir kriz olarak okumak yerinde olacaktır.