Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Trump yeni göçmen beyannamesini imzaladı: Sağlık sigortası yaptırmayanlar ülkeye alınmayacak
Dünya
Trump yeni göçmen beyannamesini imzaladı: Sağlık sigortası yaptırmayanlar ülkeye alınmayacak
ABD Başkan Trump, tarafından imzalanan yeni bir beyanname’ye göre, ABD vizesi için başvuran göçmenlerin sağlık hizmeti alabileceklerini ispat edemedikleri sürece ülkeye girişleri reddedilecek. Trump’ın imzaladığı yeni beyannameye göre, 30 gün içinde sağlık sigortası yaptırmadıkları veya sağlık masraflarını karşılayacak kaynakları olmayan göçmenlerin ülkeye girişleri yasaklanacak.
IHA
Deprem nedeniyle İstanbul'da beyanname sürelerine uzatma
Ekonomi
Deprem nedeniyle İstanbul'da beyanname sürelerine uzatma
İstanbul'da meydana gelen deprem nedeniyle, muhtasar beyannameler, damga vergisi beyannameleri ve katma değer vergisi beyannamelerinin verilme süreleri ile bu beyannameler üzerine tahakkuk eden vergilerin ödeme süreleri 30 Eylül Pazartesi günü sonuna kadar uzatıldı.
AA
Fenerbahçe Beko Pavlos Turnuvası'nı dördüncü bitirdi
Spor
Fenerbahçe Beko Pavlos Turnuvası'nı dördüncü bitirdi
Fenerbahçe Beko Basketbol Takımı, Pavlos Giannakapoulos Turnuvası'nın üçüncülük maçında Yunanistan temsilcisi Panathinaikos'a 84-74 yenildi ve turnuvayı dördüncü sırada tamamladı.
AA
Grönland'da buzul kütle koptu: 1 ölü 2 kayıp
Dünya
Grönland'da buzul kütle koptu: 1 ölü 2 kayıp
Danimarka'ya bağlı Grönland'ın Uummannaq bölgesi yakınlarında buzul kütle koptu. Kopan kütle 1 balıkçının hayatını kaybetmesine neden oldu.
AA
“Benden nefret et ama bana acıma!”
“Benden nefret et ama bana acıma!”

Son zamanlarda bizde de “acıma”nın, karşımızdakine ilişkin olumsuz bir hissiyat olduğuna dair bazı kullanımlar var. Mesela “benden nefret et ama bana acıma!” sözünde olduğu gibi, acımanın bir insana karşı duyulabilecek en berbat his olduğu intibaını uyandıran ifadeler dolanıyor ortalıkta.

Video: “Benden nefret et ama bana acıma!”


İnsan ilişkilerinde ölümcül bir narsistik rekabetin geçerli olduğunu anlatmaya çalışan bu tür söyleyişlerin oldukça yeni ve hayli Batı etkilenmeli olduğu kanaatindeyim. Yoksa geleneksel duygu tarihimizde acıma, şefkat, yardımseverlik, merhamet hepsi, aynı hissiyat manzumesinin içinde yer alıyorlar ve aralarındaki ayrımlar üzerinde pek durulmuyor. Oysa soy Batı düşüncesi, hem bunları sürekli parçalara ayırıyor hem de hiçbir zaman harmonik biçimde idrak edemiyor, birbirine karıştırıp duruyor. Aralarındaki ayrımlarıanlayabilmek için durmadan didikliyor.

Batılı düşünürler, acıma (commiseratio), şefkat (misericordia) ve merhamet (compassion) arasındaki farklara ilişkin bize tuhaf gelecek öyle çok şey yazmışlar ki… Elbette içlerinde benim en yakın hiseetiğim Hannah Arendt. Arendt, “acıma” üstüne olumsuz duran Batı külliyatına karşı söz söyleyebilmek için merhameti ondan ayırmaya çalışmış. “Merhamet acımanın tersine tikeli kavrayabilir, geneli bilemez, tek bir insanın ıstırabına odaklanır, somuttur. Oysa acıma soyuttur, globalleştirir, boşboğazdır, o yüzden merhametin yumuşaklığı karşısında şiddetlidir ve hatta acımasızdır” diyor. Andre-Comte Sponville de Arendt’e katılıyor, acıma duyan insanın kibrine, kendini üstün görme hissine dikkat çekiyor. Oysa “hayran olunan şeye de mahkûm edilen şeye de merhamet duyulabilir… Acıma, yukarıdan aşağıya hissedilir. Merhamet ise, tersine, yatay bir duygudur: Ancak eşitler arasında anlam taşır, daha doğrusu ıstırap çekenle, onun yanında ve bundan böyle aynı düzlemde, onun ıstırabını paylaşan arasında bu eşitliği gerçekleştirir. Bu anlamda bir küçümseme payı olmadan acıma olamaz; saygı olmadan da merhamet olamaz” diyerek ayrımı belirginleştiriyor. Ayrıca merhametin onları içermekle birlikte alçak gönüllülük göstermekle, hayır işleri ve yardımseverlikle aynı şey olmadığının altını çiziyor.

Merhametin bir duygu olduğu doğrudur. Duygu olması, siparişle, emirle yapılmasının imkânsız olduğu anlamına gelir. Ama insanın duygularını merhametli olmak için eğitmesi mümkündür. Zaten bu imkân dolayısıyladır ki, merhamet bir erdem haline gelir. “Merhamet, birinden diğerine, duygusal düzeyden etik düzeye, hissedilen şeyden istenen şeye, olunan şeyden olunması gereken şeye geçmeyi sağlayandır.” Böyle söyleyen Sponville, merhameti bu yönüyle sevgiye benzetiyor lakin tercihini sevgiden değil merhametten yana koyuyor. “Gerçek bir insan sevgisine tanık olduğundan kim emin olabilir? Merhamete tanık olduğundan ise kim kuşku duyabilir?... İsa’nın sevgi iletisi daha coşku vericidir; ama Buda’nın merhamet dersi daha gerçekçidir. ‘Sev, sonra da ne istersen yap’- ya da merhamet göster ve yapman gerekeni yap” diyor. (Müslüman dünyada ve Batı kültüründe ‘sevgi’ yaklaşımlarının hayli farklı ve üzerine doktora tezi yazılabilecek kadar derin ve karışık olduğunu düşünüyorum. Ama şimdi derdimiz merhametle ilgili olduğundan bu ayrımı belirtip geçelim.)

Batılı düşünürlerin söyledikleri de ortaya koyuyor ki merhamet, acımaya, yardımseverliğe ve benzerlerine indirgenemeyecek (ki bence onlar da hiç olumsuz duygular değil), onlardan hayli farklı ve hayatın içinde yol gösterici ve üstelik hislere dayalı olduğundan somut ve apaçık bir erdem. Bunlar, Müslüman kültür ortamında, zaten, bizatihi böyle olduğu bilinen hususiyetler ve benim merhametin neden adaleti ve diğer erdemleri öncelediği konusundaki tezimde dayanak noktalarım. Bunların haricinde, merhametin insanın ahlaki gelişiminde de daha önce ortaya çıkıyor ve temeli oluşturuyor. Şöyle ki:

Çocukluğumuzdan hepimiz hatırlarız, bize adalet hissinin nasıl verilmeye, bugünkü dille ne şekilde değerler eğitimi yapılmaya çalışıldığını… Hak geçmesin, başkasının hakkı yenmesin diye büyüklerimiz öyle nezih çaba gösterirlerdi ki… Ağzımızda, dilimizde yaralar çıktığında bile, hak yemiş olabileceğimizden böyle olduğunu ima ederlerdi. Şüphesiz yaraların somut başka nedenleri vardı ama o vesileyle “hak”, “hukuk” kavramlarının öğretilmeye çalışılması muazzamdı. Merhametin başka insanlara ve tabiata kıyamamak olduğu tanımı muvacehesinde şimdi düşünelim: Merhameti bir şekilde öğretmemiş olsaydık, karşımızdakinin hakkına vurgu yapabilir miydik, hak eğitimine geçebilir miydik? Merhamet, kendini kalbimizin atışları gibi somut hissettiriyor. Hak ve adalet, ancak merhamet üstüne bina olursa sağlam bir temele oturuyor. Zira merhamet sayesinde suç, suçlu ve mağdur arasında ayrım yapabiliyor, ona göre suçlara ceza uygulayabiliyoruz.

Wallerstein’in ardından
Wallerstein’in ardından

Immanuel Wallerstein öldü. Hoş; eser sâhibi insanlar için “öldü” demek bâzı açılardan biraz tuhaf kaçıyor. Herbiri düşündürücü, kavratıcı ve ilham verici onlarca kitâbı, sayısız makalesi, konferans kayıtlarıyla Wallerstein külliyâtı ortada, “duruyor” ve kendisini yaşatıyor.. Üzüntü verici olan artık yazmayacak olması.

Video: Wallerstein’in ardından


I.Wallerstein; Andre Gunder Frank, Samir Amin, Giovanni Arrighi ile berâber “Dörtlü Çete” olarak bilinen ve hepsi de aşağı yukarı 1920-1930 doğumlu olan bir çevrenin hayatta kalan son mensubu idi. Bu isimler aslında farklı konulara ve alanlara yoğunlaşmıştı. Meselâ A.G.Frank Lâtin Amerika, Samir Amin ise Afrika üzerine çalışıyordu. Ama yaklaşımlarındaki ortak noktalar onları biraraya getirdi. New York Üniversitesi’nde, Binghampton’da buluştular. Onlara başta Terence Hill olmak üzere çok sayıda başka akademisyen de katıldı. Wallerstein ve Hill eski arkadaştılar. Her ikisi de anaakım Amerikan sosyal bilimciliğinin en kapsamlı ve öncü eleştirisini yapan C.W.Mills‘in öğrencisiydi. Bu akademik çevre, ABD’deki anaakım sosyal bilimi yüzeysel buluyor ve Kıt’a Avrupası’nın geleneklerine yakın duruyorlardı. Biraraya geldikleri enstitünün adının Fernand Braudel Enstitüsü olması da bunu gösteriyor. Hoş; zaman içinde bu isimler teorik-analitik anlaşmazlıklara düşüp birbirlerinden koptular ve ayrı kulvarlara yöneldiler.

Wallerstein üç temel kaynaktan beslendi. Bunlar sırasıyla Annales Tarih Okulu’nun temsil ettiği Târihsel Yapısalcılık, Marksizm ve Bağımlılık Okulu’ydu. Marx tesirinin, eleştirel bir seviyede olduğunu; fonda kaldığını, ama diğer ikisinin daha etkili olduğunu düşünüyorum. Wallerstein, anaakım sosyal bilimlerin bir “dünyâ” kavrayışı geliştiremediğini, dünyâsal bağlamın sözüm ona kurulmaya çalışıldığı çevrelerde (modernleşme kuramı veyâ ulus devlet merkezli çalışmalarda) ise mukayeseci-ayrıştırmacı yaklaşımın sakatlıklarının hâkim olduğunu düşünüyordu. Marx sınıfsal-toplumsal analizler yapıyordu; ama analizleri dünyâsal ölçekten yoksundu. Avrupa merkezli düşünüyor; dünyânın geri kalan coğrafyalarını analizlerine katamıyordu.

Wallerstein, uzun ve büyük bir emek mahsulü olan bir modern dünyâ târihi yazmaya koyuldu. 4 cillten oluşan, insanlık târihinin son 500 senesine odaklanan Modern Dünyâ Sistemi başlıklı Magnum Opus’u, bütün otoriteler kabûl eder ki, eşine az rastlanır kapsamda bir târih çalışmasıdır. Wallerstein, bu çalışmasında kapitalizmin sâdece toplumsal-sınıfsal bir işbölümü olmadığını, küresel bir işbölümüne ve karşılıklı bağımlılıklara izdüştüğünü ortaya koyar. Toplumsal -sınıfsal ölçek bunun sâdece bir yüzüdür. Dünyâ daha kapsamlı ve derin olarak Merkez-Yarı Merkez ve Çevre dünyâlar olarak ayrışmış ve örgütlenmiştir. Artık soyut veyâ dar kapsamlı olarak kapitalizmden değil; hegemonik olarak kurulan “Kapitalist Ekonomi Dünyâ” dan bahsedeceğizdir. (Bu aynı zamanda, bir evvelki nesilden Edward Shils’in geliştirdiği ve sosyolojizmde takılı kalan Merkez -Çevre ilişkilerinin de küresel ölçekli yorumudur). Son 500 senelik târihin ürünü olan, ekonominin merkezde olduğu ve diğer yapıları kendisine göre şekillendirdiği bir dünyâdır bu. Bağımsız mini ekonomilerin veyâ siyâsal,askerî bürokratik yapıların hüküm sürdüğü toprak ekonomilerinden çok farklıdır. Diğer taraftan hammadde, mâmûl madde ve işgücünün birikim ve dolaşım süreçleri eşitsiz ve giderek daha da eşitsiz olan bir dünyâyı karakterize etmektedir. Yarı Merkez ve Çevre ülkeler, Merkez ülkelere, eskimiş teknoloji ve üretim kollarının çöplüğü ve ucuz işgücü olarak destek verir. Kapitalizmin çevrimsel mânâda ve karmaşık bağımlılık ilişkileri üzerinden süregitmesi için bu elzemdir. Burada bağımlılık vurgusu mühimdir. Çünkü ideolojik olarak ayrışmış gözükse de, bu dünyâ tektir ve karşıtları da sistemik kılar.

Wallerstein târihsel zamâna üç boyutlu bakar. Olayların târihi, çevrimlerin târihi ve ebedî zaman . İlki, avâmın târih zannettiği ve ötesine gidemediği bir zamandır. Üçüncüsü ise bilgelerin işidir. O, ikincisi ile alâkadar olur. Çevrimsel târih aynı zamanda bir krizler yumağıdır. Burada,Kondratieff’in kriz dalgaları kuramına başvurur. Kendi asimptotunda kendisini sonsuzlaştırma iddiasında olan kapitalizm ebedî değildir. Başta Marx olmak üzere deterministlerin iddiasının tersine kapitalizmin sonunu getirecek olan ,işçi sınıfının mücâdeleleri değil, sistemin kendi yapısal krizleridir. Arrighi ile birlikte yazdığı Sistem Karşıtı Hareketler kitabında, sosyalist veyâ ulusal hareketlerin nasıl sistemik kılındığını gösterir. Wallerstein, ulusal veyâ sınıfsal ideolojik yapıların sisteme herhangi bir tesirinin olmadığını, tam tersine onu beslediğini iddia eder. ABD hegemonyası ağır bir yapısal-çevrimsel krize girmiştir ve buradan çıkışı yoktur. Sistemin çöküşünün ardından bunun yerini alacak olan ise belirsizdir. Merkezî olarak yapılanan işçi sınıfı mücâdelesi içinden çürümüştür. Yapılacak şey, dezavantajlıların “kelebek etkisi “ doğuran karşı çıkışlarıyla, bu çöküşün içinden bir çıkış yolu bulmaktır.

Beni bugüne kadar Wallerstein’in tahllilleri etkiledi. Tabii ki eleştirilecek tarafları var. Onu, başta Ernesto Laclau, Robert Brenner gibiler eleştirdi.Andre Gunder Frank ve Giovanni Arrighi gibi eski yol arkadaşları da. Bu eleştiriler son derecede kıymetli ve zenginleştirici. Benim anlayamadığım ise, eski sistem karşıtı hareketleri son derecede derinlikli eleştiren Wallerstein’in, ucuz bir Marcusecilikle nasıl olup da post modern sistem karşıtı hareketlere sempati duyabildiğidir.

Wallerstein’in Türkiye’de de tesiri oldu. Ama daha çok Osmanlı târihi alanında. Ali Kazancıgil, Çağlar Keyder ve Huricihan İslamoğlu Wallerstein’den hayli beslendiler. İslâmi çevrelerde ise sâdece Mustafa Özel Wallerstein’e alâka gösterdi. Doğrusu, onca Uluslararası İlişkiler Bölümlerinde, bugün yaşanan süreçleri anlamak açısından son derecede mühim olan A.G.Frank ve Samir Amin’le berâber Wallerstein’ın ihmâl edilmesine, okutulmamasına şaşırır kalırım.

Bu büyük sosyal bilimcinin hatırası önünde saygıyla eğiliyorum. Dinince dinlensin.. Toprağı bol olsun…

Esed rejiminin Suriye'yi bombaladığı görüntüler ortaya çıktı
Dünya
Esed rejiminin Suriye'yi bombaladığı görüntüler ortaya çıktı
Suriye'de Esed rejimi güçlerinin Han Şeyhun'u ele geçirmek amacıyla pazartesiyi salıya bağlayan gece gerçekleştirdiği hava saldırısının görüntüleri ortaya çıktı. Gece boyunca saatlerce süren saldırının kısa bir bölümünü oluşturan görüntüyü rejimle beraber olan Rus ANNA TV kanalı kayıt etti.
IHA
İthal edilen canlı bitkiler gözetime tabi tutulacak
Ekonomi
İthal edilen canlı bitkiler gözetime tabi tutulacak
Canlı bitki, mantar miselleri (tohum), kesme çiçek ve çiçek tomurcuklarının da aralarında bulunduğu bazı ürünlerin ithalatı gözetime tabi tutulacak.
AA

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.