Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
33 şehidimize hürmeten
33 şehidimize hürmeten

Soçi ve Astana mutabakatlarını hiçe sayarak, fiilen zulümden kaçan Suriye halkına güvenli bir bölge-sığınak haline gelmiş olan İdlib’e yönelik saldırılarıyla bir milyonun üstünde insanı yerinden eden Esed rejimine bu bölgeden çekilmek için Türkiye Şubat sonuna kadar süre tanımıştı. Bu sürenin bitmesine sadece bir gün kala Esed’in düzenlediği ve 33 askerimizin şehadetine, bir çoğunun da yaralanmasına yol açan kalleşçe saldırı, İdlib konusunda, konunun İdlib’le sınırlı kalmayacağı yeni bir süreci başlatmış oldu. Bu yeni süreç İdlib’le sınırlı kalmayacağı gibi konunun mevcut taraflarıyla da sınırlı kalmayacağı görünüyor.

Türkiye’nin Suriye rejiminin İdlib’ten uzak kalmasını istemesi, Soçi ve Astana süreçleri bağlamında son derece makul hatta zorunlu bir taleptir. Çünkü Suriye rejimi kendisine muhalif gördüğü halkına zerre kadar acımıyor ve ona karşı tek bildiği davranışı katliam oluyor.

Bu haliyle meşruiyetini fazlasıyla yitirmiş olması bir yana bir insanlık suçlusu olarak bu dünyada yaşaması bile tehlikeli hale gelmiş bir cani-diktatör var karşımızda. Suriye’nin masum halkını cani Esad rejimine karşı korumak bütün insanlığın görevi. Bu görevin gereğini yerine getirmekte gösterilen ihmal yavaş yavaş bütün bir Suriye halkının yok edilmesine doğru gidiyor.

Şu anda Suriye rejiminin bütün muhaliflerini yok ederek sağlamayı düşündüğü kirli ve iğrenç zafer insansızlaşmış bir toprak üzerinde kurulacak bir egemenlik getiriyor. Nasıl bir sapık egemenlik anlayışıysa bu, kendisini destekleyen Rusya’yı da, İslam Devrimi iddiasındaki İran’ı da tatmin edebiliyor ve desteklerini sonuna kadar esirgemiyorlar.

Başkaları ne kadar kayıtsız kalabilse de Türkiye’nin bu insanlık suçlarına kayıtsız kalma lüksü yok. Hem işin insani boyutu dolayısıyla hem de bu suçların Türkiye’ye doğrudan açtığı güvenlik tehditleri dolayısıyla, ayrıca altına imza atmış oldukları anlaşmayı ihlal boyutu dolayısıyla.

Suriye’de 9 yıldır devam etmekte olan insanlık kıyımının neticesi ortadadır. Bu kıyım Türkiye’ye 4 milyon sığınmacı itti. Türkiye bu duruma daha fazla tahammül edilemeyeceğini göstermek üzere Astana ve Soçi süreçlerinde tavrını ortaya koydu ve Suriye’deki muhaliflerin başka bir ülkede değil, Suriye içinde güvenle kalmasını temin etmek üzere İdlib’e özel bir statünün şartlarını işledi ve kabul ettirdi. Böylece Suriye’de rejimin cürümlerinden kaçan muhaliflerin sığınağı haline gelen İdlib’in nüfusu bir milyondan 4 milyona çıktı.

Rejim Suriye’nin geri kalan kısmından bütün muhaliflerini yok ettikten sonra, gözünü bu sefer İdlib’e dikti. “Teröristler var” bahanesiyle yaptığı bir süredir yaptığı saldırılarla hedefinin muhaliflerini soykırıma tabi tutmak olduğu anlaşıldı. Onun hamileriyle birlikte uyguladığı soykırımın neticesinde Türkiye sınırına kısa süre içinde bir milyonun üstünde çoluk-çocuk, yaşlı, kadın per-perişan bir vaziyette yığıldı.

Esasen bu manzaranın oluşumunu haklı kılacak hiçbir bahane olamaz. Ne terör ne de savaş. Terörle mücadelenin de bir namusu, bir kuralı, bir ahlakı vardır, savaşın da. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov “Suriye rejiminin teröristlerle mücadele kapsamında istediği tedbirleri almasına yasak getiremeyiz” diyerek bu insanlık suçlarını açıkça onaylamış ve desteklemiş oluyor. Oysa bu manzaraya yol açanlardan daha büyük terörist olamaz ve bu terör Suriye halkı kadar Türkiye’yi de tehdit etmektedir.

Türkiye’nin sınırlarına yığdığı mülteciler artık Türkiye için birinci dereceden bir güvenlik tehdidi oluşturmaktadır ve Türkiye’nin bu tehdidi bertaraf etmek için cepheyi İdlib’te kurması kaçınılmaz hale gelmiştir.

33 şehidimize yol açan saldırının rejim tarafından düzenlenmiş olsa da bunun Rusya ve İran desteği olmadan, mevcut rejimin imkanlarıyla yapılamayacağı açıktır. Ancak buna rağmen Rusya’nın bu saldırıyı üstlenememiş olması önemlidir. Türkiye dökülen şehit kanlarının kendisine sağladığı haklılıkla artık İdlib’de de hatta Suriye’nin tamamında da daha fazla söz ve hak sahibidir. Bu haklılıkla sözü Türkiye kesecek ve Suriye’nin bundan sonraki dizaynında bütün gücünü ortaya koyacaktır. Rusya şimdiye kadar sudan ucuz gördüğü Suriyeli kanını dökmekten yana hiçbir utanma duygusu yaşamadı, ama askerimizin kanını dökmüş veya dökülmesine yardımcı olmuş olmanın suçluluğunu hissetmek ve bedelini ödemek durumunda kalacaktır.

İlk adım Soçi anlaşması sınırlarını dönmek olacaktır elbet, ama orada kalmayacaktır. Terörle mücadele bu kadar pervasızca olamaz, olmamalı, Rusya’nın artık bunu görmesi gerekiyor. Kafasına göre, hele himaye ettiği cani diktatör Esed’in terörist dediklerine karşı mücadele adına sivil katliamından vazgeçmeli. Bütün dünyanın bu gerçeği görüp bu konuda bir vicdan ayaklanmasına girmesi lazım.

Bununla birlikte Suriye topraklarında şehit vermiş Türkiye’nin Suriye içinde istediği bedel başta Suriye halkının tamamı için güvenli bir yerin temininden başkası değildir. Kan dökmeyi iktidar ve egemenlik göstergesi telakki etmiş, muhalif görmeye dayanamayan canilere bu talep belki fazla gelebilir bu, ama gerçek budur.

Türkiye hala bu noktadadır: Suriye’nin toprak bütünlüğü ve hiçbir ayırım yapılmaksızın Suriye halkının tamamını kucaklayacak, hepsinin can, mal, namus güvenliğini temin edecek, güvenli ve istikrarlı bir nizamın kurulması.

Suriye böyle bir nizama kavuşmadığı sürece Mevut haliyle Türkiye için gerçek bir tehdit oluşturmaktadır ve Türkiye bu tehditleri bertaraf etmek için şimdi her zamankinden daha haklı ve daha güçlü bir konumda olarak gerekeni yapacaktır.

İdlib’de şehit olan askerlerimize Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı ve sabır, yaralılarımıza acil şifa diliyorum.

Milletimizin başı sağolsun.

Esed İdlib'de savunmasız çocuklara saldırdı: 3'ü çocuk 4'ü sivil yaşamını yitirdi
Dünya
Esed İdlib'de savunmasız çocuklara saldırdı: 3'ü çocuk 4'ü sivil yaşamını yitirdi
Astana anlaşmalarını ve Soçi mutabakatını hiçe sayan Rusya destekli Beşşar Esed rejimi güçlerinin İdlib kent merkezine topçu saldırılarında 3'ü çocuk, toplam 4 sivil yaşamını yitirdi.
AA
Derhal durdurun
Dünya
Derhal durdurun
Türkiye ile Moskova arasındaki yürütülen heyetler arası İdlib görüşmeleri devam ediyor. Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Sedat Önal ile Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Verşinin başkanlığındaki heyetlerin Dışişleri’ndeki İdlib müzakerelerinden sonuç çıkmadı.
Yeni Şafak
Türkiye -Rusya- İran ilişkilerinin geleceği
Türkiye -Rusya- İran ilişkilerinin geleceği

Soçi ve Astana üzerinden zirve yapan Türkiye-Rusya-İran üçlüsü arasındaki işbirliği imkân ve pratikleri son zamanlarda bir hayli daralmaya başladı. İdlib bu daralmanın, hattâ kimilerine göre kopuşların sebebi olarak değerlendirilebilir. Gidişâtı anlamak için gelişmelere kuşbakışıyla bir bakalım.

ABD, “Bahar geliyor” tezgâhı ile Arap dünyâsını âdeta hallac pamuğu gibi attı. Devletlerin hemen hemen hiç olmadığı bu coğrafyalarda kurumsal açıkları BAAS partisi ve otoriter liderler dolduruyordu. Parti devlet; partitokrasi devlet otoritesi manâsına gelmez. Otoriter liderler ise, popülist siyâsetler tâkip etmek sûretiyle destek devşirmeye çalışsalar da, serbest seçimlerlerin yaşanmadığı yerlerde kendilerini kuşatan meşrûiyet krizlerini aşamazlar. ABD ve AB, Arap dünyâsını işte bu yumuşak karnından vurdu. Kimi yerlerde doğrudan, toptan kimi yerlerde dolaylı ve kısmî askerî operasyonlara başvurarak; kimi yerlerde ise halkları meydanlara sürerek BAAS bakiyelerini devirdi. Ama neticede ne demokrasi ne özgürlük geldi. Tam tersine, kan davâları ve kaos tırmandı.

Aslında bu süreç Rusya’nın parçalanmasıyla neticelenen bir sürecin devâmından başka bir şey değildi. Doğu Avrupa devrimleriyle Arap Baharı arasındaki bağı kurmanın çok mühim olduğunu; Çavuşesku’nun devrilmesiyle Kaddafi’nin devrilmesi arasındaki dramatik benzerliğin tesâdüfî olmadığını düşünüyorum. Lâkin, Doğu Avrupa şöyle veyâ böyle kurumsal bir birikime sâhipti. NATO ve AB, Doğu Avrupa’yı bir şekilde massetti. Diğer taraftan görülmesi gereken bir başka husus mevcût. Doğu Avrupa’ya özgürlük ve demokrasi geldi gelmesine. Ama Doğu Avrupa’nın özgürlük ve demokrasi tecrübesi, bu tecrübeyi körelten neticeler ortaya çıkardı. Bugün Doğu Avrupa kâhir ekseriyeti ile yabancı düşmanlığı ve radikal sağ popülizmin yükselişiyle anılıyor. Arap dünyâsında yaşananlar ise bu istikâmette olmadı. Fakirlik, yokluk, kronik kaos, iç savaşlar, statüsü belli olmayan bölünmüşlükler içinde sürükleniyorlar.

Rusya ise bu fırtınayı yine kurumsal birikimiyle aştı. Doğu Avrupa’yı büyük ölçüde kaybetti, ama Asya’daki gücünü yeniden toparladı. Doğu Avrupa’nın dışında Rusya’ya Kafkasya ve Ukrayna’dan saldırdılar. Bu saldırılara da Rusya çok sert bir şekilde cevap verdi. Kafkasya’da kanlı müdahalelerde bulundu. Ukrayna’yı ise Dombask ve Kırım’da basbayağı işgâl etti.

İran ise ayrı bir bahis açmaya bile gerek yok. İran daha Reagan devrinden başlayarak, ABD’nin hedefinde. Irak ile yaptığı savaş İran için öğretici oldu. Batı’nın saldırılarını, Şiiliğin gücünü kullanarak uzakta karşılamaya başladı...

Türkiye de hedefteydi. Belki de parçalanması en kolay gözüken memleketti. Çünkü NATO ‘ya mensuptu. AB’nin kapısında bekliyordu. Demokrasisi vardı ve Batı değerlerine sâdıktı. Hâsılı çantada keklilikti. PKK ve DHKP-C üzerinden kıstırılmıştı. Türkiye’nin Batılı müttefikleri, Batı değerlerinin pratikleri üzerinden, Türkiye karşıtı güçlere “içeride” alan açıyordu.

Araplar dağıldı. Rusya ve Türkiye toparlandı. İran ise Arap dünyâsındaki kaosu fırsat bilerek direnç kazandı. Süreç bu üç devlete, Batı’nın baskılarına karşı aralarında işbirliği geliştirmeyi de öğretti. 2005-2020 arasındaki bilanço aşağı yukarı buydu. Evet; reelpolitik açısından Türkiye kendisinin de hedefte olduğu bu tabloyu görmeli; “bahar” rüzgârlarına kendisini bırakmamalıydı. Elbette BAAS rejimlerinin desteklenmesi düşünülemezdi. Ama daha ortadan gidilebilirdi. 2010’ların başında Arap Baharı’nı desteklemenin faturasının Gezi’de tezgâhlanan bir “Türkiye Baharı“ girişimi olacağını kestirebilir miydik acaba? Ama, şu aralar “Haydi Esad’la görüşün” diye baskı yapanların bilmiyorsa öğrenmesi; unuttuysa hatırlaması gereken bir şey var. Türkiye’ye, Akdeniz’e taşınacak Körfez petrolünün güzergâhı husûsunda söz verip; İran’ın baskısıyla bundan sapan bizzat Esad idi.

Türkiye-Rusya ve İran arasında başlayan işbirliği İdlib’de en ağır imtihanını yaşıyor. Rusya, Türkiye’nin İdlib’deki performansından memnun değil. Rejimin Türk askerlerine saldırmasına cevaz verdi. Yeni bir göç dalgası başta olmak üzere Türkiye’nin hassasiyetlerini dinlemiyor. Yâni Türkiye ile Sûriye’nin savaşma ihtimâline de kapı aralıyor. Allah korusun, ama bu olursa ne yapacağına da karar verdi mi acaba? Esad’ın derme çatma ordusunu destekleyip Türkiye ile savaşacak mı? İdlib Esad için hayâtî bir öneme sahipse, Türkiye için de öyledir. Esad’ın gönlü olacak diye Türkiye bu yükü alacak değildir. Esas karar vermesi gereken Rusya’dır. Evet Türkiye’nin de kaybedeceği şeyler olacaktır. Ama yola Türkiye olmaksızın, özellikle İran ile yalnız kalarak devam etmenin bedelini her şekilde Rusya ödeyecektir…

Sözcü Kalın: İdlib’deki saldırılar Astana mutabakatının ihlali anlamına geliyor
Gündem
Sözcü Kalın: İdlib’deki saldırılar Astana mutabakatının ihlali anlamına geliyor
Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, kabine toplantısı gündemine ilişkin açıklamalarda bulundu. Kalın, 'İdlib'deki kritik durum masaya yatırıldı. Saldırılar Astana mutabakatının ihlali anlamına geliyor. İdlib meselesi sahada takip ettiğimiz bir konu. Cumhurbaşkanımızın Putin ile ilgili görüşeceği başlıca konulardan biri olacaktır' dedi.
Tvnet
Esed, Astana anlaşmalarını hiçe saydı: 35 yerleşim bölgesini ele geçirdi
Dünya
Esed, Astana anlaşmalarını hiçe saydı: 35 yerleşim bölgesini ele geçirdi
Rejim güçleri, dün akşamdan itibaren İdlib'in güneydoğusundaki Cercenaz beldesi ile Hirbet Marata, Ebu Defne, El-Hadise, Kefer Yasin, Salihiye, Darüsselam, El-Falül ve Babulin köylerini ele geçirdi. Böylece 20 Aralık'ta kara operasyonu başlatan rejim güçlerinin ele geçirdiği yerleşimlerin sayısı 35'e çıktı.
AA
İlber Ortaylı’dan ‘Nobel’ eleştirisi
Gündem
İlber Ortaylı’dan ‘Nobel’ eleştirisi
Prof. Dr. İlber Ortaylı, Nobel Edebiyat Ödülünün Srebrenitsa katliamının sorumlusu Sırp savaş suçlusu Miloşeviç'i savunan, Bosna soykırımını inkar eden Avusturyalı yazar Peter Handke'ye verilmesiyle ilgili olarak, “Edebiyat ödülleri maalesef belirli bir dünyanın belirli bir düşünceye göre veriliyor. Maalesef büyük bir edebiyat ödülü kasabalılaşmış. Bu yüzden ona verilen Nobel'in de hiçbir anlamı olmaz” dedi.
IHA
Suriye için yeni dönem: Sivil anayasa için toplanıyorlar
Dünya
Suriye için yeni dönem: Sivil anayasa için toplanıyorlar
Suriye için yeni bir anayasa hazırlanması 'Türkiye, Rusya ve İran' üçlüsünün 2016 yılında Suriye’de 8 yıldır devam eden savaşı sonlandırma amaçlı başlattığı Astana sürecinin en önemli müzakere maddeleri arasında yer aldı. Ankara’da yapılan zirvede son şekli verilen karma komisyonun BM ayağında yer alacak isimlerinde belirlenmesi sonrası müzakere takvimi ile ilgili geri sayım başladı.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.