Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Öcalan için ideal örgüt kişiliği
Öcalan için ideal örgüt kişiliği
Aytekin Yılmaz’ın “Son Diktatör” isimli kitabı Türkiye’nin en sancılı sorunlarının ve dönemlerinin arkaplanına güçlü ve sahici edebiyatıyla, samimi gözlem ve değerlendirmeleriyle ışık tutuyor. PKK’yı Kürt sorununun ürettiği hatta taşırdığı bir sonuç olarak gören bir ezbere dokunuyor. Daha önce bu sorunun bile neredeyse Diyarbakır Cezaevi’ndeki işkencelere indirgenmeye yüz tuttuğu bir ezberi ortaya koyduğu daha sahici anlatılarla yıkıp geçiyor. Doksanlı yıllar boyunca devletin hapishanelerinin na...
Tekstil üretim merkezi olan Denizli'de 4 bin yıllık tekstil atölyesi bulundu
Gündem
Tekstil üretim merkezi olan Denizli'de 4 bin yıllık tekstil atölyesi bulundu
Tarihten bu yana tekstil üretim merkezi olma unvanını koruyan Denizli'de, Çivril ilçesindeki kazılarda 4 bin yıl öncesine ait dokuma tezgahı parçaları, tekstil ürünleri ve aksesuarlara ait buluntular saptandı. Beycesultan Höyüğü'ndeki kazı çalışmalarına ilişkin bilgi veren Prof. Dr. Eşref Abay, "Geçen yıl tekstil üretime yönelik buluntular bizi heyecanlandırmıştı. Bu yılki kazı çalışmalarımızda evin kalan kısımları da açığa çıkarıldı. Bu çalışmalar sonucunda günümüzden 4 bin yıl öncesine ait bir tekstil atölyesinin burada var olduğunu tespit ettik. Evin içinde yanmış ahşaptan el tezgahı parçaları da var" dedi.
AA
Öcalan için ideal örgüt kişiliği
Öcalan için ideal örgüt kişiliği
Aytekin Yılmaz’ın “Son Diktatör” isimli kitabı Türkiye’nin en sancılı sorunlarının ve dönemlerinin arkaplanına güçlü ve sahici edebiyatıyla, samimi gözlem ve değerlendirmeleriyle ışık tutuyor. PKK’yı Kürt sorununun ürettiği hatta taşırdığı bir sonuç olarak gören bir ezbere dokunuyor. Daha önce bu sorunun bile neredeyse Diyarbakır Cezaevi’ndeki işkencelere indirgenmeye yüz tuttuğu bir ezberi ortaya koyduğu daha sahici anlatılarla yıkıp geçiyor. Doksanlı yıllar boyunca devletin hapishanelerinin n...
The Batman’i anlama kılavuzu
Hayat
The Batman’i anlama kılavuzu
Sinemaseverlerin merakla beklediği ve geçen ay fragmanı yayınlanan The Batman’in alt metni, felsefi ve mitolojik sembollerle örülü. Batman hikâyesinin başlangıcı sayılan Christopher Nolan imzalı üçleme ile Ekim 2021’de vizyona gireceği ilan edilen The Batman’i semboller üzerinden okursak bambaşka bir filmle karşı karşıya geliriz.
Yeni Şafak
Bir bitmediniz: Oscar Ödülleri'ne En İyi Film için LBGT kriteri getirildi
Hayat
Bir bitmediniz: Oscar Ödülleri'ne En İyi Film için LBGT kriteri getirildi
Çeşitliliğe yer vermediği için yıllardır eleştirilen Amerikan Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi, her ödül töreni sonrası “Oscar çok beyaz” kampanyalarına maruz kaldı. Hiç de haksız olmayan bu eleştiriler karşısında yenilik yapma yoluna giden akademi, Oscar Ödülleri için 4 temel kriter getirdi. Fakat bu kriterler ile yeni bir eleştirinin de fitili ateşlendi. Hem ekran önünde hem de kamera arkasında uyulması gereken dört yeni ‘çeşitlilik kriteri’ akıllara durgunluk verecek cinsten. LGBTİ'lileri barındırmayan filmler 'En İyi Film' olamayacak.
Yeni Şafak
Dünyaya film dili  armağan edecek bir sinemamız olacak mı? (3)
Dünyaya film dili armağan edecek bir sinemamız olacak mı? (3)

Kur’ân, asıldır; Sünnet, usûl. Kur’ân, zihin, zemin ve zaman’a ruh veren normları / sâbiteleri sunar; Sünnet ise değişkenlere, sâbiteler / normlar ışığında şekil verir.

2500 yıllık Batı uygarlığının sâbitelerini / normlarını Eflatun sistemleştirmiş, Aristo ise normların nasıl formlara dökülebileceğini göstermiştir, diyebiliriz.

O yüzden Klasik Hollywood sinemasının estetiğinin / form’unun kurucu kaynağı Aristo’dur. Bütün klasik / popüler sinemalar da, televizyon dizileri de Aristo’cu dram geleneğine dayanır.

Aristo, sadece popüler anlatıların, dillerin değil, aykırı, avantgard yönelimlerin de bes(te)lendiği ilk kurucu filozoftur.

BAŞIMIZA NE GELDİ?

Biz nasıl dünya ölçeğinde sinema yapabileceğiz, öyleyse?

Önce başımıza ve dünyanın başına ne geldiğini, sonra da bizim yeniden tarihe (=düşünceye, sanata, bilime) yön verebilecek konuma nasıl gelebileceğimiz sorunlarını vuzûha kavuşturarak...

Çağı tanıyamazsanız, tanımlanırsınız, deyip duruyorum o yüzden. Yine başkalarının kavramlarıyla kendi dünyanızı kuramazsınız, diye haykırıyorum. Duyan var mı sesimi, bilmiyorum.

Dünya da, biz de büyük bir medeniyet krizi yaşıyoruz.

Batı uygarlığı Tanrı fikrini yok etti, hakikat fikrini yok etti, tabiatı delik deşik etti, yeryüzünü cehenneme çevirdi ve dünyayı cinsiyetsiz, tekno-pagan, yarı-insan yarı-makina bir yaratığa teslim etti.

Büyük bir ontolojik felâketir bu.

İslâm medeniyeti dışında bütün medeniyetlerse ya fiilen tok edildi ya da fosilleştirildi. İslâm medeniyetinin kaynakları sağlam ama Müslüman toplumların bu kaynaklarla da, çağla da ilişkileri çürük, başlarına ne geldiğini anlamalarını zorlaştıracak kadar simülatif; sığ, sahte ve yüzeysel yani.

Arşimet noktamızı yitirmemize, pergelimizi şaşırmamıza ve kendi medeniyet tecrübemizin sunabileceği imkânları da, dünyanın yaşadığı temel sorunları da kavramamızı güçleştirecek kadar algı kapılarımızın kapanmasına yol açan çok yönlü bir medeniyet krizi yaşadığımızı göremiyoruz bile.

Yaşadığımız medeniyet krizi, bizim duyma ve düşünme biçimlerimizi (Müslüman zihni’ni), Müslümanca yaşama mekânlarımızı (zemin’imizi) ve çağrının çağını kurabilme imkânlarını (Müslüman zamanı’nı) yitirmemizle sonuçlandı.

DALGA-KIRMA, DALGA-KURMA VE DALGA-OLMA...

Mekke’de inşa edilen Müslüman zihni, hakikatin dalga-kırmasını, Medine’de hayata geçirilen Müslümanca yaşama zemini, hakikatin dalga-kurmasını, Mekke ile Medine süreçlerinin hâsılası olarak tarihi şekillendiren, çağ’a hakikatin ruhunu nakşeden Müslüman zamanı ise, hakikatin dalga olmasını sağlar.

Müslüman zihni’nden, Müslümanca yaşama zemininden ve Müslüman zamanından habersiz Müslüman ülkelerin sinemacıları, dünyaya sinemanın nasıl yapılabileceğini gösterebilecek bir film dili sunamazlar.

Başka türlü söylemek gerekirse, bütün düşünce, sanat, bilim, ahlâk, siyaset, kültür, estetik atılımları, önce dalga-kırma, ardından dalga-kurma ve sonunda dalga-olma yolculuklarını gerçekleştirebildikleri için atılım ve hatta açılım olma özelliklerine hâiz olabilirler.

NORM VE FORM, SÂBİTELER VE DEĞİŞKENLER

Form, normunu dayatır demiştim, yıllar önce. Bütün medeniyetler arasındaki ilişkiler normlar üzerinden değil formlar üzerinden ve formlar aracılığıyla gerçekleştir. Duyma, söyleme ve eyleme biçimleri olarak Formlar, medeniyetlerin hem ifadesidir (yansıması, eseridir) hem de ifade edicisi, yeniden üreticisi.

Medeniyetler, kendilerini formları ile yenilerler, normları ile değil.

Normlar, medeniyetlerin ruhu ise, formlar bedeni. Normlarını yitiren toplumlar ve medeniyetler ruhsuzdur, formlarını yitiren medeniyetlerse kör, topal ve sağır.

Normlar, bir medeniyetin sâbitelerini teşkil eder. Formlar ise değişkenlerine sâbiteler ışığında ruh üfler.

Bir medeniyetin yaşanan krizleri aşabilmesinin yolu, sâbitelerinin muhkem; değişkenlerininse sâbitelerinden besleniyor, çağ’a sesleniyor ve sonuçta insanlığa ses veriyor, nefes üflüyor olabilmesinden geçer.

AŞKLA ÇIKILAN, ŞEVKLE SÜRDÜRÜLEN VE ZEVKLE GERÇEKLEŞTİRİLEN...

3Z formülü olarak ifade ettiğim zihin, zemin ve zaman krizi şeklinde özetlediğim iki asırdır yaşadığımız medeniyet krizinin, bizi epistemolojik kırılmanın ve ontolojik yokoluşun eşiğine fırlattığını göremediğimiz sürece, sinemanın aslında çok katmanlı bir medeniyet meselesi olduğunu kavramakta zorlanmaya devam edeceğiz.

Burada nasıl bir dünyanın içine düştüğünü, ne tür felsefî / varoluşsal sorunlarla ve savrulmalarla karşı karşıya olduğunu kavrayamayan ya da umursamayan, bu konuda asgarî bir entelektüel birikimi bile “afakî” olarak nitelendirebilen insanların olduğu bir yerde, dünyaya özgün bir film dili armağan edebilecek bir sinema yapabilmek hiç de kolay olmasa gerek.

Batılılar, film dili kurmak için 2500 yıl öncesine, Aristo’ya kadar gidiyor, oradan besleniyor. Biz, meselâ Mevlânâ’dan neden beslenmiyoruz? Celladına âşık tasmalı çekirgelere dönüştüğümüz için mi? Üstelik Mevlânâ, çağlar ötesine seslenen formülü veriyor bize ve bütün dünyaya: Pergelin sânşt ayağını kendi normlarına basacaksın, pergelin hareketli ayağıyla bütün dünyalara, bütün formlara açılacak, o formları alıp kendi normların doğrultusunda dönüştüreceksin!

Böylesi bir şey, deyim yerindeyse, Nietzschevârî “çekiçle felsefe yapmak” kadar zor bir iş!

İlk bakışta böyle.

Ama dünyayı ve kendini iyi kavradığında, yol haritasını çıkarmaya başladığında zor değil, inanılmaz zevkli bir yolculuk bu.

Aşkla çıkılan, şevkle sürdürülen ve zevkle hayata geçirilen leziz ve nefis bir medeniyet tasavvuru yolculuğu: Taze bir zihin, canlı bir zemin, diriltici bir zaman idraki sunmak insanlığa...

Bunun en rafine örneklerini bu ülkede Ahmet Uluçay, Derviş Zaim, Semih Kaplanoğlu verdi. Mesut Uçakan, İsmail Güneş, Mahmut Fazıl Coşkun gibi yönetmenlerimiz de çok zor şartlarda gösterdiler ipuçlarını... Murat Pay, Murat Çeri, Ensar Altay, Emre Karapınar... geliyorlar...

Ama henüz işin başında bile değiliz!

Dünyaya film dili armağan edecek bir sinemamız olacak mı? (2)
Dünyaya film dili armağan edecek bir sinemamız olacak mı? (2)

Dünkü yazımda sinema’nın ne olduğuna bakmıştım; bugünkü yazımda, sinemanın nasıl yapıldığı sorununu tartışacağım.

SİNEMA, BİR MEDENİYET MESELESİDİR

Medeniyet meselesi olan her şey, norm-form, asıl-usûl, amaç-araç, hakikat-sûret, vasat-vasıta sorunları üzerinden işler ve anlam kazanır.

Medeniyet, norm’ların form’lar, asıl’ların usûll’er tarafından sürgit yeniden üretilmesi meselesidir.

Bir medeniyetin normlarını / “amaçlarını” koruyabilmesi, hem sürgit formlarını / “araçlarını” yaşatabiliyor hem de yeni formlar geliştirebiliyor olmasına bağlıdır.

Formlar, toplumun epistemolojik güvenlik alanlarını genişletir. Normlar üzerinden zuhûr eden ontolojik güvensizlik sorunu yaşanmasını önler.

Meselâ televizyon, sinema, roman vs., epistemolojik güvenlik alanını genişleten bir işlev görür: Bir kültürün değerlerini, dünyasını, anlam haritalarını hem yeni bir formda yeniden üreterek hem de kitlelere ulaştırarak insanların hayata tutunmalarını, hayata anlam katarak yaşamalarını sağlar. Bir din, dünya görüşü, varlığını böyle sürdürür, bağlılarını böyle diri ve canlı tutar.

Epistemolojik güvenlik alanlarınız canlıysa, ontolojik güvensizlik sorunu yani değer ve anlam kaybı yaşamazsınız.

MODERNLİK, NORMLARI AŞINDIRDI; POSTMODERNLİK, FORMLARI NORM HÂLİNE GETİRDİ!

Modernlik, normların aşınmasına yol açtı.

Postmodernlikse, formların norm hâline gelmesine yani araçların amaç konumuna yükselmesine neden oldu.

Nedir bu?

Çıkmaz sokaktır. Ontolojik yok oluş sapması. Epistemolojik güvenlik alanlarını genişletmek için geliştirilen formların / araçların, norm / amaç hâline gelmesi, ontolojik güvensizlik sorununun kontrolden çıkacak tehlikeli boyutlar kazanması.

Medeniyetler, formlar ürettikleri ölçüde yaşarlar, formlar üretemeyen medeniyetler normlarını da yitirmekten kurtulamazlar. Medeniyetler, varlıklarını normları üzerinden değil formları yani söyleme biçimleri üzerinden sürdürürler. Formları yaşayan veya başka formları ödünç alıp dönüştürebilen medeniyetler, epistemolojik güvenlik alanları diri ve canlı olduğu için ontolojik güvensizlik sorunu yaşamazlar.

Epistemolojik güvenlik alanlarını yani formlarını yitiren toplumlar, ontolojik güvensizlik sorununa mahkûm olmaktan kurtulamazlar. Çağın temel varoluşsal sorunu budur.

FİLM DİLİ KURABİLMEK İÇİN...

Çağın zetigeist’ını yani zihin veya düşünme biçimlerini, yaşama zeminlerini ve çağ kurucu zaman idrakini, tek kelimeyle, ruhunu Batı uygarlığının normları ve bu normların ürünü formları şekillendirdiği ve -Hollywood örneğinde görüldüğü üzere- yeryüzünde hâkim olduğu için, insanlığın yaşadığı temel ontolojik yok oluş sorunu müşterek ve bütün dünyada -belki farklı şekillerde- yaşanan temel sorunudur insanlığın.

Bütün dünya, genelde Batılıların geliştirdiği formları kullanıyor. Bazı medeniyetlerin çocukları bu formları kendi normlarının ışığında yenileyerek, kendilerine özgü yeni söyleyiş biçimlerine dönüştürüyorlar. Medeniyet dinamikleri güçlü olan ya da kendi medeniyet dinamiklerinden derinlemesine yararlanmasını bilen toplumlar, bu toplumların örneğin sinemacıları, sinemada yeni diller kuruyor, kendilerine özgü duyma, düşünme, söyleme biçimlerini geliştirdikleri film dili üzerinden yeniden üretiyor, hayatlarına taze, diriltici bir ruh katabiliyorlar.

SİNEMA, “BOŞLUK”TA YAPILMIYOR!

Evet, sinema boşlukta yapılmıyor. Batı uygarlığının farklı havzalarının çocukları bile, sinemayı teorik arayışlara ve tartışmalara girmeden yapmıyorlar çoklukla. Dün de böyleydi bu; bugün de böyle; yarın da böyle olacak.

Sözgelişi, “yeni-dalga sineması”nın “kurucu” yönetmenlerinin neredeyse hepsi, sinemada “dalga” kıracak, dalga kuracak ve dalga olacak atılımları gerçekleştirmeden önce hiç de hafife alınmayacak kapsamlı bir teorik tartışmanın içinde bulmuşlardı kendilerini.

Aynı şekilde, Gramsci’yle başlayan “hegemonya” ve “tarihsel uzlaşma” biçimlerine ilişkin entelektüel-politik-teorik tartışmalar, İtalyan “yeni gerçekçilik sineması”nın temelde Marksist ve Katolik iki ana damarının teşekkül etmesinde ve zamanla çeşitlenmesinde hiç de gözardı edilemeyecek bir rol oynamıştı.

Ayrıca Sovyet devrim sinemacıları Eisenstein, Pudovkin, Vertov gibi öncü kişilerin film dili konusunda yaptıkları tartışmaları ve ardından çektikleri filmleri zikretmeye gerek bile yok.

Vertov’u daha fazla önemserim ama Eisenstein’ın Uzak Asya’nın haiku, kabuki tecrübelerini bile en ince ayrıntılarına kadar inceleyerek gerçekleştirdiği “diyalektik-materyalist film” dili arayışlarında ortaya koyduğu teorik performansın, ürettiği filmlerin “çapı”nı geride bıraktığı söylenir, haklı olarak.

Ve Tarkovsky’nin, yaptığı filmlerin dili konusunda düşünürken gösterdiği entelektüel performans ve derinlik, bir düşünürün çabasını aratmayacak ölçektedir.

Son olarak Batı uygarlığının dışındaki bütün medeniyet havzalarında gerçekleştirilen birinci sınıf film dillerine imza atan Afrika, Latin Amerika, Çin ve İran sinemasının sinemacılarının öncelikle sahip oldukları entelektüel ve estetik sermayenin özgün bir film dili kurulabilmesi sürecinde sinemaya nasıl aktarılabileceği konusunda yaptıkları teorik tartışmaları, arayışları, hatta yayımladıkları manifestoları anlatmaya kalkışmak da gereksiz burada.

Burada, bütün bu teorik tartışmaların, yapılacak bir “sinema”ya “icazet vermek” için yapıldığını düşünmek absürd olur. Bütün bu tartışmalar, neyin nasıl yapılabileceğine ilişkin girişilen teorik arayışlar ve yolculuklardır.

İşte Türkiye’’de göremediğimiz ve pergelini şaşırmış, Arşimet noktasını yitirmiş acınası “zihinsizleştirilmiş zihin” hâlimiz devam ettiği sürece de göremeyeceğimiz şey, tam da böylesi bir yolculuktur.

Dünyaya film dili armağan edecek bir sinemamız olacak mı? (1)
Dünyaya film dili armağan edecek bir sinemamız olacak mı? (1)

Bütün çağrılar, çağlarını kurmak için vardır. Çağını kuramayan bir çağrının varlığından da, yaşadığından da başka kültürleri, dünyaları yaşattığından da sözedilemez.

ÇAĞRI VE ÇAĞ, NORM VE FORM

Çağrının çağını kurabilmesi için, aslî dinamiklerinin (normlarının, hakikat ilkelerinin), hayata anlam katacak, yeni durumlarda çağrının çağa her dem taze bir ruh üflemesini sağlayacak usûl’lere, yani yeni söyleme biçimlerine (form’lara) ihtiyacı vardır.

Medeniyet, formları yaşıyorsa medeniyetin çağrısı çağını kurar, kurabilir. Başka medeniyetlerin formlarını ödünç alıp dönüştürür, kendine maleder, oradan yeni bir form geliştirebilir. Formları canlı olan, yaşayan medeniyetler, formlarının canlılığını normlarının canlılığına, hem yeni formlar üretebilme hem de başka medeniyetlerden formlar ödünç alabilme kabiliyetine borçludur.

Normlarınız yaşıyorsa, başka medeniyetlerle imajinatif ilişkiler kurabilirsiniz. Normlarınız can çekişiyorsa, başka medeniyetlerle imajinatif ilişkiler kuramaz, başka medeniyetlerden aldığınız formlar, sizin normlarınızı da deforme eder, tarumar eder, yok eder, sizi de tanınamaz hâle getirir!

ASIL VE USÛL KAYNAKLARINIZ SAĞLAMSA, RUH SUNARSINIZ DÜNYAYA...

Norm ve form kavramlarıyla yaptığım bu gözlemleri, bizim medeniyetimizin diliyle yaptığımda daha muazzam bir ufuk çizgisine taşıdığını göreceğiz bu gözlemlerin bizi.

Asıl ile usûl kelimeleri aynı köktendir. Daha burada, işin en başında bir bütünlük fikri, seküler / parçalı değil bütüncül bakış fikri bizi bambaşka bir dünyanın eşiğine götürür. İrtibat fikri.

Asıl, usûl varsa, vusûle (varış’a) ulaştırır insanı. Usûl yoksa vusûl gerçekleşmez; yolculuk fusûl’le (sapma, savrulmayla) sonuçlanır.

Medeniyet yaşıyorsa, asıl ve usûl kaynakları da diridir; dolayısıyla diriltici bir ruhu vardır. İşte bu ruh, zeitgeist olarak kendini gösterir.

Sinema, çağın zeitgeist’ıdır. Ruhu yani. Türkçe’ye “zamanın ruhu” diye çevrilen Zeitgeist kavramı, bir medeniyetin kendi zihni’ne, zemin’ine ve zaman’ına sahip olması anlamına gelir.

Bir medeniyet, kendi zihni’ne (düşünme biçimlerine), zemin’ine (yaşama mekânlarına) ve zaman’ına (çağa hâkim olan duyarlıkları, zevkleri, söylemleri, algılama biçimlerini geliştirebilme imkânlarına) sahipse, aslî dinamikleri diridir, usûl’leri yeni durumları açıklayacak kadar canlı, yaşayan usûllerdir; dolayısıyla her dem taze ruh üfleme istidadı ve imkânları mevcuttur, demektir.

Üç gün sinema sorunu’nu mercek altına almak, Türkiye’de sinema yapmanın nasıl yeldeğirmenlerine karşı dalgakıranlar gibi savaşmak olduğunu göstermek niyetindeyim.

Türkiye’de dünya ölçeğinde sinema yapabilmek ve özgün bir film dili kurabilmek için üç temel algılama sorununu halletmek gerekiyor.

Birincisi, sinema’nın ne olduğuyla; ikincisi, sinemanın nasıl yapıldığıyla; üçüncüsü de, bizim ne ve nerede olduğumuzla ve özgün bir film dili geliştirebilecek sinemayı nasıl yapabileceğimizle ilintili.

BİR MEDENİYET HABİTUS’U OLARAK SİNEMANIN VAROLUŞSAL İMKÂNLARI...

Birinci “sorun”dan başlayalım: Sinemanın ne olduğunu tam olarak bildiğimizden kuşkuluyum. Her şeyden önce, sinema, belli bir medeniyet habitus’unun / vasat’ının çocuğu: Modernliğin, Heidegger’in deyişiyle, “insanı, her şeyin ölçüsü ve ölçütü” yapan, “varlığa varoluşsal bir saldırı”nın gerçekleştiği, modern insanı, “demir kafes”e (Weber) veya “modernlik hapishanesi”ne (Foucault) tıkayan köklü bir “özgürlük kaybı” ve “anlam krizi” ürettiği “araçsal akıl”ın insanın varlığını bile tehlikeye düşüren antroposantrik / “insan-merkezci” aşırılıklarının ve paradokslarının -düşünceden sanatın bütün alanlarında- tartışılmaya başlandığı çok yönlü bir bunalımlar çağının ortasında doğdu sinema.

O yüzden, sinema, çağın imkânlarını ve zaaflarını bütün yönleriyle ifşa eden, çağın zeitgeist’ı olarak nitelendirilecek, bu nedenle de, Deleuze’e, düşünce ve düşünme işini / işlevini “üstlenen” bir “aparatus” olduğunu söyletecek kadar çok katmanlı bir form.

BÜYÜK KRİZ ZAMANLARI SİNEMA GİBİ “BÜYÜK FORMLAR”A GEBEDİR...

Medeniyetler, büyük varoluşsal bunalımlarla karşı karşıya kaldıkları zaman aralıklarında bu tür “büyük form”lara “gebe kalırlar”.

Sözgelişi, İslâm’ın doğuşu sırasında hakikat’in ne’liğinin ve boyutlarının keşfi ve ifadesi sürecinde şiir’in, modern Batı uygarlığı’nın doğuşu sırasında -Toscana’da- doğa’nın ve dolayısıyla insanın doğasının ve özgür iradesinin keşfi sürecinde resim sanatı’nın imajinatif şekillerde “kullanılması” gibi, modernliğin felsefî krizinin yol açtığı “varlık” ve “dil”in imkânlarının ve zaaflarının anlaşılması sürecinde de sinema benzer bir önaçıcı “iş” gören “çoğul bir form” olarak doğdu: Sinema tarihine yakından baktığımızda bu çerçevede oldukça zihin ve ufuk açıcı bir “rol” oynadığını görürüz sinemanın.

Bütün bu “büyük” işleri, sinema, yalnız başına yapmadı elbette: Düşünürlerin, ressamların, şairlerin, müzisyenlerin, romancıların katıldıkları oldukça üretken ve diyalojik bir tartışma ve konuşma zemininde yaptı.

Bu noktada, kırılma noktası, Dadacılık ve Kübizm’di: Münhasıran Picasso’yla birlikte, -insanı tanrılaştıran antroposantrizm’in resim sanatındaki yansıması- perspektif kırıldı. Buradan açılan koridordan bütün diğer sanatçılar, -romancılar, müzisyenler, tiyatrocular- yalnızca birer ifade biçimi olarak sanat formlarını değil, bizatihî sanatın üretiliş sürecini, dolayısıyla dilin ve varlığın varoluş -ve de yokoluş- süreçlerini kıyasıya tartıştılar.

Sinema, modernitenin ürettiği krizin tam ortasında doğdu; modernitenin krizini anlama, anlamlandırma ve aşma sürecinde...

Sonuç ne, peki? Pazar günkü yazıda bakalım bu sorunun cevabına...

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.