Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Boş kalan çerçeveler
Boş kalan çerçeveler

Hayatı bir çok başka insanla paylaşıyoruz, bir çok başka insanın hikayesiyle iç içe geçiyor hikayemiz. Tanış olduğumuz herkesin hikayemize kattığı bir şeyler var, tıpkı bizim onların hikayesine kattığımız gibi.

Tanıdığımız, bildiğimiz, hayatı bir şekilde ya da birçok şekilde paylaştığımız herkesin kendine özgü bir kişiliği, bir portresi var. O portreler hayat duvarımızı süslüyor boydan boya. Her biri sadece kendine ait bir zenginlik ve başkalıkla...

Bunun böyle olduğunu yaşı ilerledikçe daha iyi kavrıyor insan. O çerçeveler birer birer boşalmaya başladığında... Hayat duvarımızdan eksilen her portreyle bizim hikayemiz de eksilmeye, küçülmeye, azalmaya, yani yoksullaşmaya başlıyor.

Son yıllarda benim hayat duvarımdaki portrelerin daha hızlı eksilmeye başladığını kederle fark ediyorum. Akrabalarımdan, yakınlarımdan, tanıdığım ve sevdiğim insanlardan bir çoğunu kaybettim bu sürede. Aralarında herkesin tanıdığı isimler de vardı. Akif Emre’yi yitireli üç yıldan fazla oldu. Yakın zaman önce Ragıp Ağabeyi sırladık. Birkaç hafta önce İrfan Çiftçi’nin ani vefat haberi geldi. En son da Asım gencecik vedasıyla yaktı içimizi.

Herhalde bir on yaş kadar küçüktü Asım bizden. Ama bu beden yaşı, pek bu asrın insanı değildi yoksa... Bu devirde Asım gibi dava insanı bulmak pek kabil değil artık. Gecesi gündüzü, derdi eğlencesi hep davası olan. Bir şekilde mesele edindiği, istikamet bellediği o dava ile teması olmayan herhangi bir şey konuştuğuna şahit olmadım desem, yalan olmaz. O onun başkalığıydı, başkalarına benzemezliğiydi. Öğretmendi malum... Ama ders zili çalınca öğretmenliğini bir kıyafet gibi askıya asıp çıkanlardan değildi, şimdilerin moda tabiriyle 7/24 öğretmendi Asım, bütün hayatıyla öğretmendi. Ne zaman görsem yanında gençten birileri mutlaka olurdu. Ya öğrencileri, ya yazmaya, çizmeye, dergi çıkarmaya, hayatı asli istikametine doğru çevirmek için gayret sarf etmeye yönelttiği, teşvik ettiği, hayatlarına dostça, arkadaşça, öğretmence, insanca dokunduğu gençler... Dedim ya, eski usul bir hayattı onun hayatı, hikayesi, insanlığı, dava adamlığı... Değişmedi, muhtemel ki değişmeyi aklına bile getirmedi hiç. Çünkü gerçekten her anını içinde yaşadığı, her nefesini içinde aldığı o davaya gerçekten saf bir imanla, bitimsiz bir sadakatle inanmıştı. Bu o kadar barizdi ki, ardından birkaç kederli kelam eden hemen herkesin ağız birliği edercesine bu imana ve bu sadakate kendiliğinden şahadet ettiğine şahit olduk hepimiz.

Asım her yaştan pek çok insanın gönlünde bir burukluk, bir eksilme hissi bırakarak gitti. Doğru bu, her geçen gün biraz daha eksiliyor, azalıyoruz. Bazı ölümlerle bu çok daha fazla hissedilir hale geliyor. Hayat duvarımızdaki portrelerin bazısının kıymeti, yazık ki çerçeveleri boş kaldığında daha fazla hissediliyor. Asım’ın eksikliği de, bugüne kadar büyük bir gayretle birbirine bağladığı şeyler çözülmeye başladığında çok daha fazla hissedilecek. İnşallah Asım’ın neslinden başka dava ehli Asım’lar çıkar da, bu çözülmeler hiç yaşanmaz.

Bütün ölümler erken ölümdür diyoruz ya, gidenlerin sevenlerinin gönlünde bıraktığı hisler bakımından gerçekten böyledir bu. Ama işin aslı, her ölüm vaktindedir, ne erken ne de geç... Takdir-i ilahi nasıl tecelli ederse, doğrusu odur. İnna lillah ve inna ileyhi raciun...

Asım’la beraber, aramızdan kayıp giden bütün güzel insanlara, dost gönüllere rahmet diliyorum, Allah hayır dualarımızdan haberdar etsin, mekanları cennet olsun.

Karga ile vatandaşın dostluğu görenleri şaşkına çevirdi
Hayat
Karga ile vatandaşın dostluğu görenleri şaşkına çevirdi
İstanbul Pendik'te yaşayan bir kişinin karga ile kurduğu dostluk görenleri şaşkına çevirdi. Vatandaşın kargayı elleriyle beslemesi ise ilginç anlara sahne oldu.
IHA
Kızılay’dan dost eli: 4 milyon kişiye kurban eti dağıtılacak
Hayat
Kızılay’dan dost eli: 4 milyon kişiye kurban eti dağıtılacak
Kızılay, 4 milyon insana kurban eti ulaştırmayı hedefliyor. Genel Başkan Dr. Kerem Kınık, bu yıl kurban paylarının maliyetlerini yurt içi 1050, yurt dışı 850 lira olarak belirlediklerini ifade etti.
Yeni Şafak
Yavru kedi ile köpeğin dostluğu gülümsetti
Hayat
Yavru kedi ile köpeğin dostluğu gülümsetti
İstanbul Maltepe sahilinde bir sokak köpeği ile yavru kedinin eğlenceli oyunu görenleri gülümsetti. Yavru kedi ile köpeğin gülümseten dostluğu kameraya böyle yansıdı.
IHA
Bu hikayeler yaşanmıştır
Hayat
Bu hikayeler yaşanmıştır
Mehmet Şeker’in iki yıl boyu yazdığı hikayeleri topladığı kitabı Geçti Dost Kervanı adını taşıyor. Hikayelerin bir kısmının kendi hatıraları bir kısmının ise arkadaşlarının yaşadıkları hikayeler olduğunu söyleyen Şeker, kitabı için bu hikayeler yaşanmıştır notunu düşüyor.
Yeni Şafak
Peşimizi bırakmayan inatçı iniltiler
Peşimizi bırakmayan inatçı iniltiler

Erteleyemeyeceğimiz, bekletemeyeceğimiz sıkıntılarımız var şu an; bu demektir ki yüzleşmemiz gereken bir çok başka şeyi başka zamanlara erteliyor, bekletiyoruz. Şimdi yakamıza yapışmış olan sıkıntılar, muhtemel ki günler geçtikçe zamanın elinde kaybedecek yavaş yavaş yakıcılığını. Hayat aşacak bütün bunları, oyalanabileceğimiz yeni şeyler sunacak her birimize. Bizi, her şeyi geride bıraktığımıza inandırmayı çok iyi bilir o. Hep yaptığı gibi.

Bazı şeyler geride kalır gerçekten, kalmalıdır da. Ama bazı şeyler de gelir bizimle birlikte. Yüzleşmediğimiz, içimizin orasına burasına itelediğimiz, sonralara ertelediğimiz şeyler mesela; onlar çıkıp gelir, gelecek bir yerlerden mesela. Tam onları unutmaya yaklaştığımız zamanlarda, içimizi acıtarak geri dönerler. Onları unutmanın, geride bırakmanın tek yolu vardır; görmek, yüzleşmek, yüzümüze vurdukları sorulara samimiyetle cevap aramak... Kırılanı tamir etmek, itiraf edilmesi gerekeni itiraf etmek, düzeltilebilecek şeyleri düzeltmek...

Bütün bunları, hayatın her tarafına gülücüklerini bırakan ışıltılı portresine hasar vermek pahasına yapabilir ancak insan, göze almalıdır bunu. Birçoğumuz yaralanmadan farkına varamıyoruz artık kendimizin, bir hayatımız, bir hikayemiz olduğunun. Kim yaralıyor bizi? Kim durduruyor serkeş yürüyüşlerimizi? Kim çeviriyor kendimize, artık hep başka yerlere bakmaya hevesli gözlerimizi, bakışlarımızı? Çekinmeden söyleyelim; hızımızı her almaya çalıştığımızda bizi paçalarımızdan çeken bu ‘şey’ler eksik bıraktıklarımızdır. Yaşarken, duyarken, hissederken, kendimize ve başkalarına yönelirken, kendimizle ve onlarla zamanı paylaşırken, içindeki onca şeyle birlikte hayatın içinde akıp giderken eksik bıraktıklarımız...

“...biz hayatla bağlantımızı kaybetmiş insanlarız. Hepimiz sakatız, hepimiz! Bağlantılarımız o kadar kopuk ki; gerçek hayata karşı tam bir tiksinti duyuyoruz. Bu yüzden de bize bunu hatırlatan insanlara kızıyoruz. Hatta o kadar ileri gittik ki, ‘gerçek hayat’a tam bir yük olarak bakıyoruz” diye yazmış ‘Yeraltından Notlar’da Dostoyevski.

Kendi hayat hikayesini, özetinden hızlıca okumaya çalışan bir insan! Her şeye anlamını katan milyon tane ayrıntısından soyarak, ayırarak yaşamayı seçen o insan olmadığımıza, ona hiç benzemediğimize dair elimizde ne kadar az delil olduğunun farkında mıyız?

“Bu kadarı da fazla!” dedi birden, öfkeyle yerinden kalkan. “Bana hep eksikmiş gibi geliyor oysa” dedi yerinden kıpırdamayan.

Toplayarak mı geliyoruz geçmişimizden, yoksa elimizdeki bir şeyleri bırakarak mı yol boyu? Çoğalarak mı geliyoruz, yoksa gittikçe azalarak azalarak mı? Bütünlenerek mi, yoksa parçalanarak mı? Yaşayarak mı geliyoruz dünü, yoksa hovardaca boşa harcayarak mı? Hızını almış geleceğine doğru ilerleyenler miyiz, yoksa kaçanlar mıyız korkuyla, pek azı gerçekten yaşanmış bir geçmişten!

“Zaman akıyor ve öğlenin gölgeleri uzamaya başlıyor/ Ve kuşlarla dolu bir kafes gibi,/ Hayatımız da iniltiyle dolu” diyor Füruğ Ferruhzad, ‘Güvercinin Ruhu’ ismini verdiği şiirinde.

Bir de şunu düşünün; her günü bir önceki günü yaşamayı unutmuş olmanın korkusuyla uyanan bir insan ne hisseder?

‘Sanki dibi olmayan bir kuyuya düşüyoruz durmadan” dedi beyaz saçlı adam, “ve yıldızlar hep yukarıda kalıyor!”

Özgürlük, sorumluluk ve eşcinsellik
Özgürlük, sorumluluk ve eşcinsellik

Dostoyevski’nin romanlarında ortaya koyduğu meşhur komplekslerden birine değinmiştik. Günahkarlar, özellikle papazların, din adamlarının günah işleme ihtimalini genellikle büyük bir sevinçle, adeta bir müjde gibi karşılarlar. Bu onların da günahkarlıklarını meşrulaştırır, normalleştirir, rahatlatır çünkü.

Bu müjde dilinin medyadaki karşılığını çok sık yaşarız. Sıradan bir insanın çok normal olarak yaptığı bir çok şeyi bir imam veya bir rahip yaptığında sansasyonel haberlerin konusu olur. Bu haberin satıcısından alıcısına kadar pazarını belirleyen, insanların içlerindeki günah baskısından kurtulma ve arınma isteğidir aslında. Tabii ki cahiliyeye özgü bir yolla.

Tam tersinden bakıldığında, kendi içinde tutarlı dindarların da günahkarlara ayrı bir rahatsızlık verdiği durumlar da tipiktir. Bunun ardındaki psikolojiyi aslında Lut kavmi, temiz kalmaya çalışanlara karşı çok iyi yansıtıyor: “Çıkarın bunları diyarınızdan, güya bunlar çok temizlermiş.”

Temiz olma, temiz kalma arzusu ve talebi de cürmün kol gezdiği, neredeyse bir norm haline gelmiş olduğu, kurulu düzenin kuralı haline gelmiş olduğu yerlerde ciddi bir sorun oluşturur, düzeni tehdit eder. Bu sadece livata hususunda değil, başka cürüm alanlarında da böyle.

Rüşvetin ve hırsızlığın veya ırkçı ayırımcılığın, kadınlara veya zayıflara zulmetmenin herkes tarafından bir hak gibi görüldüğü bir yerde rahatsızlık vermek ve oyunbozan sayılmak için sadece itiraz etmeniz gerekmiyor, temiz kalmakta direnmek bile bir rahatsızlık konusu olabiliyor.

Bilindiği gibi Lut kavminin olayında livatayı bir norm haline getirmiş olan toplumun kendi özel hayatı içinde livatayı yaşamaktan daha da büyük günahı, buna herkesin uymasını istemeleriydi. O yüzden Hz. Lut’a iki yabancı ve parlak misafirin gelmiş olduğunu duyduklarında koşup onları da kendi hayatlarına çekmeye çalışmışlardı. Hz. Lut o misafirlerini korumaya çalışıp onlara teslim etmemekte diretince “çıkarın bunları diyarınızdan, temizlermiş.”

Buradaki “temizlermiş!” ifadesindeki tonlama, “bize temizlik taslıyorlar, bizi kirli sayıyorlar, bize bizim bilmediğimiz bir norm taslıyorlar, hayat tarzımızı karalıyorlar” anlamlar taşıyor. Belli ki temiz kalma isteği o toplumdan dışlanmanın gerekçesi sayılıyor.

Livata kültürünün böyle bir istenci var. Nietzsche’nin ifadesiyle çok şiddetli bir “iktidar istenci” ile yüklü bir yaşam biçimi. Ve tarih her zaman tekerrür ediyor. Bugün de neticede tarihin her döneminde var olmuş ve muhtemelen bir sapkınlık biçimi olarak da var olmaya devam edecek olan eşcinsellik özel hayatta gizli olarak yaşanmakla yetinmiyor, bir kimlik olarak tanınmak ve itibar görmek istiyor ama bununla da yetinmiyor, emperyal bir tarzda giderek herkesi bu günaha ortak etmeye çalışıyor. İnsanları bu işe özendirmek için türlü türlü ve sinsice yollara başvuruyor.

Yoksa daha önce de ifade ettiğimiz gibi, cinsellik insanların özel hayatlarıyla ilgili bir konudur ve kimsenin başka insanların hayatlarına tecessüs ederek deşip ifşa etme hakkı yoktur, devletin bile. Cinselliğin kamusal alanda ifşası konusunda belki eşcinsellerin haklı olabilecekleri tek konu erkek ve kadın cinselliğinin serbestçe teşhir ediliyor olmasıdır. Oysa İslam eşcinselliğin teşhirine ve özendirilmesine karşı olduğu kadar erkek ve kadının cinselliklerinin kamusal alanda teşhirine de karşı çıkar. Sürekli kışkırtılan bir cinselliğin toplum sağlığını fena halde bozduğu bir gerçek. Dolayısıyla burada birilerinin “homofobizm” diyeceği türden bir ayırımcılık var sayılamaz. Erkek ve kadın cinselliğinin aşırı vurgulanmasının sadece insan bedenini metalaştırmış olan kapitalizmin işine yaradığı, onun dışında toplumu ifsad eden bir etki yaptığını söylemekten neden çekiniyoruz?

Burada bir özgürlük sorunu görenlerin, görmesi gereken bir-iki şey daha var: kadın ve erkek bedenini kendine metalaştırmış kapitalizmin akıl ve sorumluluktan boşanmış tüketicileri olma tehlikesi. Evet, kapitalizm insanların metalarını tüketme özgürlüğü talep eder ve bütün bir özgürlük sorunu bu tüketme özgürlüğü üzerine kuruludur.

İkincisi elbette insanın özgürlüğü sorumluluğuyla dengelenmesi gereken bir şeydir ve bu sorumluluk bilhassa özgürlüklerin kullanımında başka insanların hak ve özgürlüklerine temas ettiği sınırlarla ilgilidir. Hududullah diye bildiğimiz “Allah’ın sınırları” aslında başka insanların haklarını işaret eden sınırlardır. İnsan başka insanlara karşı suç işlediğinde bizzat Allah’a karşı suç işlemiş olur.

Bu itibarla, eşcinselliğin lanetlenişi kendi içinde kalan bir günah olmayışından, başka insanların haklarına tecavüz eden bir boyuta sahip olmasındandır.

Aslına bakarsanız insan davranışlarının bir çoğunda bu sosyal boyutlar vardır. Yani insanın kendi bireyselliğiyle sınırlı kalmayın, başka insanlara etkisi olan davranışlar. Kendi içkisini kendi evinde kimseye etki etmeyecek şekilde içen kişinin günahı kendinedir ve kimsenin diyeceği bir şey olmaz. Ancak içtiği içki dolayısıyla eşine, çocuklarına şiddet uygulayan veya trafiğe çıkıp kazaya sebebiyet verenin içkisi artık kamusal bir meseledir.

Koronavirüs günleri aslında bize bir sosyal eylemin bireysellik sınırlarını ve başkalarına karşı sorumluluğumuza dair önemli dersler vermiş, geniş ufuklar açmış olmalı.

İşledikleri günahın günah olarak kodlanmasına bile tahammül etmeyen eşcinsellerin arzu ettikleri, kurmaya çalıştıkları dünyanın bütün insanlar için nasıl bir felaket olabileceğini tahmin etmek hiç de zor değil halbuki.

Bunun için dine, bilhassa İslam’a bir öfke duymaları da şaşılacak bir şey değil. İslam’ı çağlar öncesinde kalmış bir anlayış olarak nitelemeleri de herkese dayatmaya çalıştıkları sapkın normun en arkaik, en ilkel kibrini ifade ediyor. Bu psikoloji en kadim zamanlarda bile fırsatını bulduğunda sadece özgürlük talebiyle yetinmediğini, bütün topluma kendi normunu dayatmaya çalışan faşizan bir tabiata sahip.

Eşcinsel despotizm
Eşcinsel despotizm

Ramazan ayının başlangıcına da denk gelen geçtiğimiz hafta boyunca Ankara Barosu’nun Diyanet İşleri Başkanı hakkında, başkanın verdiği hutbe içeriğinden dolayı suç duyurusunda bulunmasını tartıştık. Handiyse, tam eski Ramazanları andıran bir tartışmaydı.

“Eski Ramazanlar” diyorsak da, çocukluğumuzun Ramazanlarından değil, şunun şurasında sadece bir kaç yıl öncesine kadar laikçi panikatakların iftar topunu bekler gibi ilk teravihle birlikte saldırıya geçtiği zamanların Ramazanları. Neredeyse Ramazan’ın menâsiki haline gelmiş bu tartışmalar bir türlü laikleştirilememiş toplumun Ramazan’da iyice nükseden Müslümanlığına karşı verilen duygusal tepkilerdi aslında. O yüzden aslında aklı başında hiçbir tartışmanın yaşanma ihtimali de olmuyordu.

Bir kısım insan dine, dindarlığa karşı kalplerinin en derinlerinde bir ukde haline gelmiş komplekslerini açığa vuruyorlardı. İşin tabiatı da bu değil mi? Dine karşı kim aklı başında nasıl bir tartışma yürütebiliyor ki bu memlekette. Din, millet, milliyet sözkonusu olduğunda ortaya serilen fikirler veya karşı fikirler insanların aşk ve nefret kıskacında kalıyor. Bu alan da felsefe veya bilim konusu olmaktan çok ciddi psikoloji vakası olarak değerlendirilmeyi daha fazla hak ediyor. Dindarca eylemler günahkarları neden rahatsız ediyor? Veya tersi, dindarlar kendi sevaplarının peşinde koşmak varken günahkarların günahıyla neden daha fazla ilgileniyor? Yaşanan hangi dönüşümlerden sonra geride bıraktıklarımızda gözümüz kalıyor? Dostoyevski’nin romanlarında ortaya koyduğu meşhur komplekslerden biri, mesela: günahkarlar, özellikle papazların, din adamlarının günah işleme ihtimalini neden büyük bir müjde gibi karşılarlar?

Kuşkusuz, Ankara Barosu’nun eşcinselliği dine karşı savunan çıkışı bundan çok öte bir kompleks konusu. Konu eşcinselliğin hak ve özgürlük talebi olmaktan çıkmış onu dine dahi nüfuz edecek yeni ve despotik bir iktidar arzusuna dönüşmüştür. Diyanet İşleri Başkanı Sayın Prof. Dr. Ali Erbaş’ın içinde zinadan, livatadan, “büyük günahlar” olarak sakındıran hutbesine Ankara Barosu’nun verdiği tepki nasıl bir kompleks veya psikoloji konusudur? İnsanı din konusunda bu kadar cahil bir o kadar da öfkeli kılan kompleksi iyi irdelemek gerekiyor.

Cami cemaatinden, hatta Cuma cemaatinden, hatta bayram namazı cemaatinden Sayın Erbaş’ın hutbesini yadırgayacak, ondan birilerine karşı kin ve nefret söylemi anlayabilecek bir Allah’ın kulu çıkar mı? Çıkmaz. Çünkü herkes bilir ki, Ali Erbaş kendinden konuşmuyor, doğrudan Kur’an’ın, İslam’ın en temel yasaklarını dile getiriyor. Camiye gelen kişi aslında bunları duymaya da hazır. Erbaş bunları sadece hatırlatıyor. İslam zinayı da, eşcinselliği de yasaklıyor ve bunların toplumun dokusunu bozan, nesli ve ekini bozan yanlarına da dikkat çekiyor. Sağlıklı bir toplum ideali var dinin; ahlakın bir kısmı da bu sağlıklı toplumu inşa eden kodlamalardan oluşur.

Bireysel özgürlükleri sorumsuzlukla eşdeğer olarak düşünen ve hazlarını, heva ve heveslerini kendilerine yol edinenlerin anlamakta zorluk çekeceği bir şeydir bu. Bugün özellikle eşcinselliğin toplumsal dokuyu nasıl tahrip ettiğine, aile hayatını nasıl yok ettiğine ve neticesinde ekini bozduğuna dair bir yığın alamet var. Bu alametler yeni ortaya çıkmış değil, ama eşcinselliğin yayıldığı, meşrulaştırıldığı, yetmiyor bir de bütün toplumu esir almaya çalıştığı yerlerde nelere mal olduğu gün gibi ortadadır.

Bu işin Avrupa’da neredeyse yeni bir ahlaki norma dönüşmüş olduğu ve eşcinselliğin artık bir özgürlük meselesi olmaktan bile çıkmış, artık başka insanların hayatlarına, normlarına, inançlarına müdahale edecek boyuta gelmiş olduğu da bir gerçek. Bugün dünyada siyasette, kültürde, finans ve iş dünyasında, hatta bilimde eşcinsel lobisinin efsanevi Yahudi lobisinden daha güçlü ve etkili hale gelmiş olduğu da… Bütün bu alanlarda etkinliğini sürdüren eşcinsel lobisinin oturtmaya çalıştığı yeni norm düzenini bir türlü kabul ettiremediği bir alanın din olduğu anlaşılıyor. Aslında eşcinsel lobisi Avrupa’da ne yapıp edip Hıristiyanlık üzerinde arzuladığı bu iktidarı neredeyse tesis etmiş durumda. Yahudiliğin de Hıristiyanlığın da apaçık günah saydığı eşcinselliği, rahipler bugün eşcinsel iktidarın lanetinden kaçındıkları için vaazlarına konu edinmekten çekinmektedirler.

Bilim alanında sanat, sosyoloji, psikiyatri, psikoloji, ve tıp bilimine eşcinselliği bir hastalık veya sapkınlık olarak niteleyecek her türlü tezin önü kapatılmış durumdadır. Bugün bu bilim alanlarında böyle bir tezi ileri sürmenin eşcinsel güce çarpan bir yaptırımı, bir bedeli vardır. Almanya’da buna cesaret eden bir psikiyatristin başına gelenler malum.

Esasen İslam din ve nasihat olarak müminlere bunu yasaklayıp ona karşı sakındırsa da hukuk alanında özel hayatın mahremiyeti çerçevesinde kimin ne yaptığına da karışılacağı bir toplum öngörmüyor. Bilakis özel hayata dair tecessüsü de eşit derecede sakındıran İslam’ın bu konudaki normu, insanlara belli bir özgürlük alanı da tanımıştır. Öyle anlaşılıyor ki, günahın toplumsallaştırılması, özendirilmesi günahın kendisinden çok daha ağır bir günah sayılmıştır.

Kendi özel hayatında insanların ne yaptığıyla Türkiye’de de kimse ilgilenmiyor. Ancak öyle görünüyor ki, eşcinsel lobisinin talep ettiği özgürlük bile değil, herkesin hayatını kendi kurallarına göre belirlemek, bir eşcinsel toplum ortaya çıkarmak.

Bu lobi sanatın her alanında, sinemada, müzikte, oyuncak sektöründe çocukları eşcinselleştirme, insanları eşcinselliğe özendirme konusunda emperyal bir tutum sergiliyor. Ailece, çoluk çocuk seyredilen filmlerin çoğunda alakasız bir yerde bir eşcinsel ilişki bir normalite olarak sunuluyor. Konu artık orada burada aşağılanan, hor görülen eşcinsellerin basit hak-hukuk özgürlük meselesi olmaktan çıkmış, çoktan ciddi bir eşcinsel despotizmine dönüşmüş durumda.

Baksanıza artık insanlarla Allah’ın arasına bile girmiş helali haramı tayin etme cüretkarlığına uzanmış.

Takdir edersiniz ki helali haramı belirleme arzusu, despotizmin son raddesi, siyasal ilahiyatın diliyle söyleyeceksek bir tanrılaşma arzusu. Hafazanallah.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.