Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Kadına şiddet
Kadına şiddet

Son zamanlarda kadına yönelik tâciz ve şiddet küresel gündemin esaslı maddelerinden birisi hâline geldi. Bu durum bir ölçüde celebrity dünyâsında yaşananlardan kaynaklanıyor. Holywood câmiasında, kapalı kapılar ardında yaşananlar bir anda patladı. Tanınmış yönetmenler, aktörler in kadınlara yaptıkları dizi, dizi îtiraflarla açığa çıktı. Biz de geri kalmadık. Önce tanınmış bir dizi oyuncusunun sette bir kadın çalışana yaptıkları gündeme geldi. Nihâyet Türkiye’de tanınmış bir popüler müzik kültürü figürünün, yine dizi ve film oyuncusu tanınmış bir başka popüler kültür figürü olan “sevgilisi” tarafından darp edilmesi gündem oldu. Kıyâmet kopuyor…

Video: Kadına şiddet


Aslında her şeyin, binlerce sene boyunca kamusal hayâtın dışında kalan kadınların, modern kapitalist işbölümü çerçevesinde kamusal hayâta karışmasıyla başladığını biliyoruz. Bu çift taraflı olarak sancı doğuran bir süreçtir. Evvelen geçim derdiyle başlayan ve kadın emeğinin insafsızca sömürülmesiyle eşleşen bir süreç yaşandı. Bu, kadın bedeninin ağır işlere koşulduğu başlıbaşına sancılı bir süreçti. Ama daha beteri, kadının erkeklerle birlikte kamusal hayâta karışması; yâni işbölümüne sokulması onun geleneksel pasif statüsünü değiştirmedi. Uzun zamanlar boyunca kadınlar, fiilî ve maddî olarak değişen konumlarıyla tutarlı bir statü değişimine mâlik olamadılar. Modern düşünür, teolog ve filozofların kadın konusundaki menfî düşünceleri şaşırtıcıdır. Dahası; en eşitlikçi düşünceleri savunanlar bile söz kadına geldiğinde apaçık eşitsizliği savunmuşlar; kadınların statü değişimini kabûl etmemişlerdir. Eşitlikçiliğin peygamberi olan Rousseau veyâ Nietzsche’nin kadın hususundaki menfî düşünceleri, Püritan önderlerin kadını nesneleştiren doktrinleri yeteri kadar açıklayıcıdır. Başta Viktoryen ahlâk olmak üzere, kadınları şeytânileştiren, eğer kontrol altına alınmazlarsa her türlü fitne ve fesadı çıkarabileceklerine dâir geleneksel erkek egemen kültür, sâdece muhafazakâr değil, en ilerici modern düşünüş ve kavrayışlarda da merkezî bir konumdadır. 1960’lara kadar bu statü değişimini, hiç değilse şeklî manâda değiştirmeye mâtuf atılmış doğru düzgün bir adım da mevcut değildir.

Bu yaman çelişkinin sebebi, kadının, husûsen cinselliğini kullanarak üretim disiplinini bozacağına dâir önyargıdır. Kadınlar zaman içinde eğitim sürecine katılarak emeklerini kalifiye hâle getirdiler. Kadının profesyonel niteliklerini geliştirmesi; yâni orta sınıflaşması olarak da değerlendirilebilecek bu süreç de onu kurtarmadı. Erkek bakış açısı, nihâyet kadının kamusal küreye geçişini kabûl ettiler; ama şartlı olarak. Ondan, cinsel çekiciliğini bastırarak -hattâ biraz erkekleşerek- hem kamusal görevlerini başarması hem de çekirdek âile içindeki itaatkâr konumunu devâm ettirmesi istendi. Egemen erkek bakışı şizoid temelde kadın varlığını ikiye ayırdı. Kadın namusu denilen ve anjelizm yüklü bir bakışın nesnesi olan kadınlarla, satanik kadın tipi arasında ikiyüzlü bir kültürel bölünme uzun seneler boyunca devâm etti.

Meselenin odaklaştığı noktanın kadının cinselliği olduğu âşikârdır. 1960’lardaki Karşı Kültür’ün çeşitlemeleri en azından Batı’da kadın cinselliğinin özgürleşmesine kapı açtı. “Özgür” cinsellik dalgası en çılgın boyutlarda yaşandı. Bu bir tepki hareketiydi ve her tepki hareketi gibi kendisini tüketti. Yaşanan tecrübeler kadınları bile ürküttü ve orta sınıf kadınlar arasında bile yavaş yavaş güvenli Viktoryen ahlâkın- elbette orijinal olarak değil- koşullu yeni versiyonlarına dönük bir eğilimi başlattı.

Zurnanın zırt dediği aşama; elyevm idrâk ettiğimiz sanayi toplumuna özgü toplumsal disiplinlerin çözüldüğü merhaledir. Kamusal hayâtın tüketim odaklı kültürel alenîleşmeyle eşlendiği bu yeni devirde, kadın cinselliği kadın emeği kadar, belki de artık ondan daha fazla; üstelik başa gelinmez meydan okumalar olarak açığa çıktı. İki sürecin atbaşı gitmesi çok dikkât çekici. Bir taraftan kadının erkekleşmesi ve erkeklerin kadınlaşması yaşanıyor. Yeni orta sınıf çekirdek aileler bu temelde inşâ oluyor. Diğer taraftan da kadını hedef alan şiddet tırmanıyor. Bu, geç modern dünyânın paradoksu. Geç modern dünyâda kadın-erkek yabancılaşmasının bu zamanlara kadar “örtük” veyâ “yarı-örtük” kalan tekmil çelişkileri âşikâr hâle geldi. Erkeklerin bir kısmı evvelâ bu durumu bir fırsatçılık üzerinden değerlendirdi. Örgütsüz yeni istihdam şartlarını çılgın bir cinsel av partisine dönüştüren; onu bir yanan estetize edip, bir yandan çirkefleştiren plazma ve ofis hayatları bunun göstergesidir. Gelin görün ki, bu partilerde kimin “özne”, kimin “nesne”; haydi daha açık ifâde edelim, kimin “av” kimin “avcı” olduğu zaman içinde belirsizleşiyor. Erkeğin avından eminken, bir anda kendisini avlanmış hissetmesi .. Şiddet, bu çuvallamanın acze dönüştüğü yerde tırmanıyor.

Yaşananlar geleneksellik ile modernliğin çelişkisine oturtulamayacak kadar karmaşık. Evvel emirde anlaşılması gereken şu: Gelenekler elbette sütten çıkmış ak kaşıklar değil; hattâ kadın erkek yabancılaşmasını başlatan çarpıklıkları geleneklerle ilişkilendirebiliriz. Ama bu yabancılaşmayı derinleştiren bizzat modernleşmenin yaşattıkları ve açığa çıkardıkları. Kadının kamusallaşması, formel eşitlik kazanımları, özgür cinsellik, kamusal hayâtın kültürel dönüşümünde ortaya çıkan durumlar derde devâ olmadı.. Târih bir bakıma, “için için” veya “apaçık” olarak kadın ve erkeğin mücâdele tarihi . Ortada sadre şifâ bir şey yok. Bastırmanın ve karşılık vermenin mekaniğine oturan bu târih, hâl-i hazırda ma’teessüf çözümsüz görünüyor….

Eğitimde, ava giderken avlanmak...
Eğitimde, ava giderken avlanmak...

Millî Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, eğitimin “yoğun bakım”da olduğunu söyledi.

Gerçek bir eğitimci yapabilirdi bu tespiti.

Video: Eğitimde, ava giderken avlanmak...

Ziya Selçuk, iyi bir eğitimci. O yüzden bakan olarak atandığında, toplumun geniş kesimlerinden yoğun destek aldı.

Özellikle de toplumumuzun seküler kesimlerinde adeta bir “euphoria” (zafer havası) oluştu.

Bakana gösterilen bu ilgi, bakanın bakan olarak yapacaklarının ipuçlarını da veriyor sanki.

EĞİTİM, NEDEN “YOĞUN BAKIM”DA?

Her zaman söylediğim şeyi -özür dileyerek- bir kez daha, altını çizerek vurgulamak istiyorum burada: Türkiye, Batılılar tarafından dışarıdan fiilen sömürgeleştirilemedi ama içeriden zihnen sömürgeleştirildi.

Bu kendi kendini sömürgeleştirme traji-komedisi, en kalıcı ve yıkıcı tezahürlerini eğitim alanında gösterdi: Batıcı, seküler, sömürgeci pozitivist bir eğitim sistemi dayatıldı topluma tepeden Jakoben yöntemlerle: Tek-tip adam yetiştirme projesiydi bu.

Bir toplumun eğitim sistemi, o toplumun medeniyet birikiminin, ruhunun ve iddialarının ürünü olarak inşa edilmezse, toplumun mezarını kazmaktan başka bir işe yaramaz.

Türkiye’de yapılan tam da bu oldu: Batılı, dolayısıyla seküler bir insan tipi, bizim medeniyet dinamiklerimizi dinamitleyen, ruhköklerimizi yok eden, ezberci, yetenek öğüten, çocuklarımızı Batı’ya karşı aşağılık kompleksinin eşiğine sürükleyen üçüncü sınıf pozitivist bir eğitim sistemiyle “inşa edilmeye” çalışıldı.

Bakanın, şimdiye kadar her konuda konuşması ama bu konuda hiç konuşmaması düşündürücü!

Oysa Ahmet Hamdi Tanpınar, başta eğitim sistemi olmak üzere, her alanda adım adım hayata geçirilen Türkiye’nin sürüklendiği metamorfoz (başkalaşım) geçirme sürecini “kültürel inkâr” olarak tanımlamıştı.

Elbette, Batı’dan alabileceğimiz her şeyi almamız gerekiyordu. Ama yaptığımız iş, bir medeniyetten bazı şeyleri ödünç almak değildi; medeniyet değiştirme çabasıydı: Kendimizi inkâr ederek yola çıkmıştık!

Oysa kendimizi inkâr ederek geleceğe emin adımlarla yürüyebilmemiz mümkün değildi. Tarihte bunun örneği yoktu; olmayacak bir şeydi bu. Duvara toslamamızla, intiharla sonuçlanacak tehlikeli bir adımdı.

Yüzyılın sonunda, geldiğimiz noktada, eğitim, yoğun bakımda, o yüzden.

BİZİM EĞİTİM FELSEFEMİZ ÇOK DAHA KÖKLÜ TEMELLERE SAHİP

Oysa bizim yoksaydığımız eğitim felsefemiz, Batı’dakinden çok daha köklü, güçlü ve kuşatıcı temellere dayanıyor.

Batı’da eğitim, tek boyutludur: Yalnızca bilme’ye / epistemolojik temellere dayanır. Bizde ise eğitim birbirini tamamlayan üç aşamadan oluşur: Bilme, bulma ve olma yolculukları. İlim, irfan ve hikmet güzergâhlarıdır bunlar bizim medeniyetimizde.

Bu hayatî meseleleri uzun uzadıya yazdığım için bu kadarla yetiniyorum burada.

Yapacağımız şey, şimdiye kadar inkâr ettiğimiz kendi eğitim felsefemizi enlemesine ve boylamasına keşfetmek ve yenileyerek yeniden inşa etmek.

Hz. Mevlânâ’nın pergel metaforunu hayata geçirdiğimiz takdirde, bir medeniyetten neyi, nereye kadar ve nasıl ödünç alabileceğimizi, ödünç aldıklarımızı semantik müdahaleye tabi tutarak nasıl kendimize maledebileceğimizi görebilmemiz ve sonrasında da kendimize özgü imajinatif boyutlar katarak yolculuğumuzu emin adımlarla sürdürebilmemiz mümkün olabilir.

Türkiye’de bir asırdır tepeden uygulanan pozitivist eğitim sistemi, çocuklarımıza bir ruh, bir medeniyet bilinci ve özgüven duygusu kazandırmak şöyle dursun, bir toplumun geleceğinin yol haritasını ve bunun anlam haritalarını sunan olmazsa olmaz varoluşsal ilkeleri hem inkâr etti hem de zamanla yok etti.

Eğitimimiz o yüzden yoğun bakımda.

AVA GİDERKEN AVLANMAK...

Ziya Selçuk Hoca, eğitimimizi yoğun bakımdan kurtarabilecek mi, peki?

Kısa vadede, özellikle temel bilim eğitiminde önemli adımlar atabilir ama bu adımlar ne kadar değerli sonuçlar doğurabilir, eğitim sorunumuza ne kadar neşter vurabilir, bu konuda kuşkularım var.

Bir eğitim sistemi, genç kuşaklarına şu beş ilkeyi veremezse, toplumun mezarını kazmakla sonuçlanır her şey: Ahlâk, ideal, ruh, tevazu / başkalarına saygı ve özgüven.

Bu beş ilkeyi, kendi medeniyet dinamiklerimizi, rüyalarımızı ve birikimimizi çocuklarımıza pergel metaforu ekseninde öğretebiliriz ancak.

Kısa vadede (5 ilâ 10 yıllık süreçte) bilim-temelli eğitime şiddetle ihtiyacı var bu ülkenin.

Ama bunu çocuklarımıza ruhköklerimizi, medeniyet dinamiklerimizi iyi öğreterek gerçekleştirebilirsek bilim-temelli eğitim ülkenin önünü açar.

Eğer medeniyet bilinci ve perspektifi sunmadan böyle bir eğitim verirsek, bu eğitim, yüzyıldır soyut olarak zihnimizi körleştiren pozitivizmin somutlaşmasına, bu da bilimin putlaştırılmasına ve din katına yükseltilmesine yol açar ve önümüzü tıkar.

Bütün büyük filozoflar ve bilim adamları, bu tehlikeye özenle dikkat çekmişlerdir.

Meselâ Nietzsche, “bilim”in “laik din” katına yükseltilmesinden, meselâ bilim felsefecisi Feyerabend “bilim kilisesi”nden, meselâ sibernetik biliminin kurucusu Norbert Wiener, “bilime ve ilerlemeye tapınılmasının düşüncenin ve bilimin ölümü anlamına geleceğinden” şikâyet etmişlerdir.

Uzun vadede, medeniyet bilincini ve ruhköklerini yitiren genç kuşakların bilimperest, Batıperest kölelere dönüşmesi tehlikesinin aslâ gözardı edilmemesi gerekiyor.

Ziya Selçuk “çift kanatlılık”tan sözediyor ama bunun retorikten ibaret olduğunu, kendisinin sahibi olduğu okullara baktığımız zaman görüyor ve gelecekten endişe duyuyorum.

Yeni bakanı, heyecanını elbette desteklemek gerekiyor. Ama onun da kendine özgü, eğitim sistemimizi felce uğratacak, “kendi ayağına kurşun sıkacak” ajandalardan kaçınması şart.

Bakanlığın yüksek bürokrasisinde yaptığı (bu ülkeye kök söktüren devşirme, masonik eğitim şebekesinin önünü açacak ve Anadolu çocuklarının önünü tıkayacak) ilginç, tuhaf atamalar, Yusuf Tekin’in binbir güçlükle inşa ettiği bakanlığın yüksek bürokrasisini yerle bir etmesi, endişelerimi artırıyor.

Ava giderken avlanmak olur bu.

Vesselâm.

Erdoğan’ın makalesinin tahlili
Erdoğan’ın makalesinin tahlili

Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın Amerikan gazetesi The Washington Post’un 2 Kasım’da yayımlanan makalesi, Kaşıkçı cinayeti hakkında Türkiye’nin görüşlerini anlatması bakımından çok önemlidir.

Video: Erdoğan’ın makalesinin tahlili

Öncelikle Kaşıkçı cinayeti bağlamında ortaya çıkan yeni bir gerçekliği gösteren çok önemli bir makale olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Erdoğan’ın makalesi, devletleri dönüştüren örgütsel ilişki ağlarına ve bu ağların devletleri hangi istikametlere doğru sürükleyebileceğine dair tespitler barındırmaktadır. Söz konusu makaleden anladıklarımızı belirli bir bağlama göre özetledik:

“Gazeteci Cemal Kaşıkçı, İstanbul Başkonsolosluğu’nda Suudî Arabistan’dan gönderilen bir suikast timi tarafından, önceden planlandığı gibi, soğukkanlı bir şeklide öldürüldü. Suudî yetkililere göre olayda kullanılan yerel işbirlikçi vardır. Kaşıkçı’nın öldürülme emri en üst Suudî makamları tarafından verilmiştir. Olay basit bir problem olarak görülemez. Türkiye olayla ilgili kanıtları Amerika ile paylaşmıştır. Türkiye ve Suudî Arabistan’ın dostça ilişkileri vardır, cinayet emrini Kral Salman’ın vermesi inandırıcı değil. Dolayısıyla Kaşıkçı cinayeti, Suudî Arabistan’ın resmî devlet politikasını yansıtmaz. Kaşıkçı cinayetini iki ülke arasında bir problem şeklinde değerlendirmek doğru değildir. Türkiye’nin Arabistan ile uzun yıllara dayanan dostluğu, işlenen cinayetin ortaya çıkarılmasını engellemez. Eğer sorumlular cezalandırılmazsa benzer çok vahim gelişmeler söz konusu olabilir. Çünkü Suudî Arabistan içinde, İstanbul Başkonsolosu ve Türkiye’ye gelen savcının da dâhil olduğu örgütlenmiş bir yapı, bu cinayetin üstünü örtmeye çalışmaktadır. Bu cinayet aydınlatılmaz ve sorumlular cezalandırılmazsa, yani devlet içindeki yapılar temizlenmezse emsal teşkil edebilir, birçok devlet benzer şekilde terör faaliyetlerine bulaşabilir.”

The Washington Post’ta yayımlanan makalenin ilgili yerlerinde Amerika Birleşik Devletleri’nin adı da zikredilmiştir. Bu da makalenin önemli bir ayrıntısıdır. Buradan hareketle makaleyle Amerika, Suudî Arabistan, İsrail, BAE ve Mısır gibi ilgili ülkelere Türkiye’nin görüşlerinin ulaştırmak istenildiğini söyleyebiliriz.

İlgili ülkelerin ve coğrafyamızın ve bütün dünyanın geleceğini etkileyebilecek gayr-i nizamî örgütsel yapılar ve devlet eliyle üretilen terör, uluslararası bir yayın aracılığı ile ilk defa bu kadar açık tespit ve tahlil edilmiştir. Bu, bir ülke cumhurbaşkanı tarafından dillendirildiği için daha da önemlidir.

Erdoğan’ın makalesi ülkeleri ve devletleri ilgilendiren bir sorun ile karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir. Cinayet hadisesi hem Türkiye hem de Suudî Arabistan’ın geleceğini tehlikeye atacak ve her iki devleti karşı karşıya getirebilecek güçte Suudî devleti içine yerleştirilmiş ve Suudî devletini teslim alan bir örgütsel yapıya işaret etmektedir. Makale, cinayetten önce de Türkiye karşıtı faaliyetleriyle tanınan BAE veliahtı ile Suudî veliahtının tehlikeli faaliyetlerini tanımlıyor. Makale, devlet içinde örgütlenmiş küçük grupların, ülkelerin ve devletlerin geleceğini ve ülkeler arasındaki ilişkilerin kaderini belirleyecek örgütsel faaliyetlerini güçlü ifadelerle tespit ediyor. Bu tespit, Türkiye’nin 15 Temmuz 2016’da maruz kaldığı FETÖ’cü saldırının da mahiyetini de açıklayabilecek önemdedir. Zira devlet içinde örgütlenen gayr-i meşru küçük yapılar; ülkeleri ve devletleri, dinî oluşumları, mezhepleri birbirine düşürmek adına geçmişte yapılan ve gelecekte yapılması muhtemel komplolara da işaret etmektedir.

Türkiye FETÖ konusunda belirli bir mesafe aldı ama diğer devletlerin bu türden örgütlü yapılar karşısında kırılgan bir durumda olduğu anlaşılıyor. Devletleri bile terör faaliyetlerine sürükleyecek güçte örgütlü yapılardan bahsediyoruz.

Devlet terörü tespitini gayr-i ihtiyarî bir şekilde kullanmış değiliz. Bütün dünyada küçük grupların terör üretmek bakımından çok etkili bir şekilde kullanıldığını biliyoruz. Bizatihî devlet tarafından üretilen terörü ise İsrail örneği açıklar.

Cemal Kaşıkçı cinayeti İsrail’in diğer devletleri de terör üretmeye sevk ettiğini gösteriyor. İsrail’in diğer bölge devletlerini yönlendirdiğine, kendisi gibi davranmaya zorladığına hükmedebiliriz. Kaşıkçı cinayetinden çok önce Trump’ın damadı, İsrail ve bin Salman arasındaki yoğun ilişki birçok soruyu açıklayabilecek niteliktedir. Hem Amerika hem de İsrail, bin Salman adının cinayetle ilişkili olduğunun basına yansımasından sonra duydukları rahatsızlığı açıkça dile getirdi. Bu rahatsızlığa 15 Temmuz Darbe ve İşgal Girişimi’nin başarısızlığa uğramasından sonra da şahit olmuştuk.

Devletlere egemen olan örgütlü yapılar ve bunların Amerika, İngiltere ve İsrail gibi ülkelerle ilişkisi, yerli işbirlikçiler çok önemli bir meseledir.

İran’a yeni yaptırımlar başlıyor
İran’a yeni yaptırımlar başlıyor

ABD’nin İran’a yönelik Ağustos’ta başlattığı yaptırımlara ilaveten bugün başlayacak yaptırımlar genel olarak İran ekonomisinin stratejik sektörü olan enerji sektörünü ve finans sektörünü başta da İran merkez bankasının işlemlerini ilgilendiriyor. Yani ekonominin can damarını etkileyecek yaptırım kararları.

Video: İran’a yeni yaptırımlar başlıyor

Dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip olan ülkeleri içerisinde 4. sırada yer alan İran’ın, yaptırım kararlarının ardından petrol arzında rolünün azalacak olması, enerji arz güvenliği konusunda birçok ülkenin de yeni arayışlara girmesine neden olacaktır.

Dolayısıyla gerek bölgesel enerji ticaretinin seyri gerekse küresel petrol piyasalarına olan yansımaları açısından düşünüldüğünde İran’a yaptırımları, birçok ülkenin gündeminde öncelikli sıraya yerleşmesi bekleniyor.

ABD NEDEN BU YAPTIRIMLARI UYGULUYOR?

ABD yaptırımlarının birçok nedeni veya nedenleri var.

Şöyle ki;

Öncelikle ABD, dünyanın en önemli petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip olan İran’ın bölgede önemli bir aktör olmasını istemiyor. Diğer yandan İran’ın kontrolünde olan, Körfez ülkeleriyle sorun oluşturan ve dünya petrolünün yüzde 30’unun transferinin gerçekleştiği Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kontrol edilmesi ABD ve müttefiklerinin hiç istemediği bir durum.

Çünkü her geçen gün değişim gösteren siyasi ve ekonomik dengeler, olası bir durumda Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kapatılarak petrol akışını kesintiye uğratması gibi bir ihtimali ortaya çıkarıyor. Bu da açıkçası hem bölgedeki enerji aktörlerinin hem de küresel enerji ticaretini yönlendiren ülkelerin karşılaşmak istemedikleri bir durum.

Ayrıca İran’ın günlük olarak 2 milyon varil ham petrol ihracatı gerçekleştirerek ekonomik güç kazanması ve bölgede güçlü bir konuma ulaşması ABD ve bölge müttefikleri tarafından yine istenmeyen bir durum ortaya çıkarıyor.

Öte yandan nükleer anlaşma sonrasında yabancı yatırımcıların İran’a gösterdiği ilgi ve İran’ın önemli yatırımlar çeken yeni bir aktör olması, bölge ülkelerinin bu durumu kendileri için bir tehdit olarak görmesine neden olmuştu.

En önemlisi de petrol gelirlerine bağımlı olan İran’ın ekonomik anlamda terbiye edilmesi ve siyasi baskı altına alınmasında, bu yaptırımların önemli bir rol oynayacağının öngörülmesi.

Ayrıca, bu yaptırımların bir taraftan Suudi Arabistan gibi büyük rezervlere sahip olan ülkelerin devreye girmesini sağlarken diğer taraftan ABD’nin petrol fiyatlarındaki artışla beraber yeni teknolojilerle piyasaya girmesini motive edeceğinin de mutlaka altını çizmek gerek.

HANGİ ÜLKELER MUAF TUTULACAK?

İran’ın günlük olarak ihraç ettiği 2 milyon varil petrolün yarısını Çin ve Hindistan satın alıyor. Dolayısıyla yüksek petrol tüketimine sahip bu gelişmekte olan ülkelerin petrol ithalatında yüksek orandaki bu bağımlıkları nedeniyle geçici bir dönem olsa da istisna grubuna girmesinin büyük bir ihtimal olduğunu gösteriyor.

Diğer yandan, Japonya ve Güney Kore’nin siyasi ve ekonomik gerekçelerle istisna listesinde olacağı öngörülmektedir.

Peki Türkiye bu istisna listesinde olacak mı?

Türkiye’nin petrol talebinin önemli bir kısmını ithalatla karşılaması ve İran’ın ithalat içindeki payının yüksek olması Türkiye’nin muaf listesinde olmasını zorunlu hale getiriyor.

Kısacası 10 milyar dolarlık ticaret hacminden gerçekleştirilen sınır ticaretine ve Türkiye’de bulunan ve bu yaptırımlara tabi olacak finans kurumlarına kadar iki ülke arasındaki mevcut ekonomik yapı göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin bu yaptırımlardan muaf tutulması gerektiği ortaya çıkıyor.

Hisarcıklıoğlu: Ekonomide olumlu gelişmeler var
Ekonomi
Hisarcıklıoğlu: Ekonomide olumlu gelişmeler var
TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, "Son dönemde ekonomide olumlu gelişmeler var. Dış ticarete ilişkin rakamlar, döviz gelir-gider durumunda bir dengelenme başladığını gösteriyor" açıklamasını yaptı.
AA
Türkiye’nin en kapsamlı bilim merkezi açıldı
Teknoloji
Türkiye’nin en kapsamlı bilim merkezi açıldı
Üsküdar Belediyesi, Türkiye Teknoloji Takımı Vakfı ve Tübitak tarafından bilim ve teknolojiyi herkes için anlaşılır ve ulaşılır bir hale getirmek için kurulan Türkiye’nin en kapsamlı bilim ve planetaryum merkezi, Üsküdar Bilim Merkezi açıldı.
Yeni Şafak
Elektrikte kapasite artışının yüzde 88'i yenilenebilirden
Ekonomi
Elektrikte kapasite artışının yüzde 88'i yenilenebilirden
Türkiye'nin toplam elektrik üretim kapasitesi bu yılın ağustos ayı sonu itibarıyla 87 bin 447 megavata ulaştı. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) tarafından verilen izinlerle, ocak-ağustos döneminde devreye alınan elektrik üretim santralleriyle sağlanan yaklaşık 3 bin 652 megavatlık kapasitenin yüzde 88'i yenilenebilir enerji kaynakları temelli oldu.
AA
'Türkiye ve Pakistan serbest ticaret anlaşması imzalayacak'
Ekonomi
'Türkiye ve Pakistan serbest ticaret anlaşması imzalayacak'
Pakistan İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Arif Alvi, Türkiye ile Pakistan'ın yakında Serbest Ticaret Anlaşması imzalayacağını söyledi.
AA

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.