Dr. Sibel Bülbül Pehlivan / Uluslararası İlişkiler Uzmanı, TAV
Orta Doğu’da savaşlar çoğu zaman resmi gerekçelerle açıklanır: güvenlik tehditleri, nükleer programlar, terör ağları ya da bölgesel istikrarsızlık. Ancak tarih bize bu gerekçelerin çoğu zaman yalnızca görünen yüz olduğunu gösterir. Büyük güçlerin savaş kararları çoğu zaman yalnızca güvenlik kaygılarıyla değil, aynı zamanda jeopolitik hesaplar, enerji rekabeti, bölgesel güç dengeleri ve ideolojik mobilizasyon gibi çok daha derin stratejik motivasyonlarla şekillenir. ABD ve İsrail’in İran ile giderek sertleşen gerilimi de bu çerçevede yalnızca güvenlik söylemiyle açıklanabilecek bir mesele değildir.
İRAN GERİLİMİNİN ARDINDAKİ STRATEJİ
ABD açısından İran, yalnızca ideolojik bir rakip değil aynı zamanda Orta Doğu’da bağımsız bir güç merkezi olma iddiası taşıyan bir aktör. Uluslararası ilişkiler literatüründe sıkça vurgulanan hegemonya teorisine göre büyük güçler, kendi kurdukları düzeni koruyabilmek için rakip olabilecek bölgesel aktörleri sınırlamaya çalışırlar. Bu çerçevede ABD’nin son otuz yılda Orta Doğu’da yürüttüğü politikalar dikkat çekici. Irak’ın işgal sonrası zayıflatılması, Libya’nın devlet yapısının çökmesi, Suriye’nin uzun süreli bir iç savaşın içine sürüklenmesi ve İran’ın sürekli ekonomik yaptırımlarla baskı altında tutulması, bölgedeki potansiyel güç merkezlerini kontrol altında tutmaya yönelik daha geniş bir stratejinin parçaları olarak yorumlanmalı. Bu nedenle İran’a yönelik baskı politikası çoğu zaman yalnızca güvenlik gerekçesiyle değil, aynı zamanda ABD’nin Orta Doğu’daki hegemonik düzenini sürdürme çabasının bir parçası olarak görülmekte.
GÜVENLİK PARADOKSU
İsrail açısından ise İran meselesi daha farklı bir güvenlik perspektifinden ele alınmalı. İsrail yönetimi İran’ı yalnızca bir rakip olarak değil, varoluşsal bir tehdit olarak tanımlıyor. İran’ın nükleer kapasite geliştirme potansiyeli, Hizbullah gibi vekil güçlerle kurduğu ilişkiler ve İsrail karşıtı ideolojik söylemleri uluslararası toplumda İsrail’in bu algıyı yaratmasını güçlendiriyor. Bununla birlikte İsrail tarafından bu tehdit algısının çoğu zaman siyasal ve stratejik bir söylem üretimi olarak kullanıldığı da görülüyor. İran tehdidinin sürekli gündemde tutulması, İsrail’in hem iç siyasetinde güvenlik merkezli bir mobilizasyon yaratmasını hem de bölgedeki askeri operasyonlarını meşrulaştıran bir çerçeve sunuyor. Bu durum uluslararası ilişkiler literatüründe “güvenlik paradoksu” olarak adlandırılan bir olguyu hatırlatıyor: Devletler bazen sözüm ona güvenliklerini sağlamak adına tehdit algısını sürekli canlı tutarak daha agresif güvenlik politikalarını meşrulaştırma yoluna gidiyor.
Öte yandan İran’ın bölgesel politikalarının da ciddi eleştirilere açık olduğu bir gerçektir. İran’ın Lübnan’da Hizbullah, Irak’ta bazı Şii milis gruplar, Yemen’de Husiler ve Suriye’de çeşitli paramiliter yapılar üzerinden yürüttüğü vekil güç stratejisi bölgedeki birçok çatışmanın derinleşmesine neden oldu. Bu grupların faaliyetleri zaman zaman ciddi sivil kayıplara ve insani krizlere yol açtı. Bu nedenle İran’ın bölgesel stratejisinin de masum veya savunma amaçlı bir politika olarak görülmesi mümkün değil. Ancak bu durum, İran’a karşı yürütülen geniş çaplı askeri operasyonların ya da olası bir bölgesel savaşın meşru olduğu anlamına gelmiyor.
JEOEKONOMİK FAKTÖRLERİN ROLÜ
İran ile yaşanan gerilimin arka planında jeoekonomik faktörler de önemli bir rol oynuyor. İran dünyanın en büyük enerji rezervlerinden bazılarına sahip ve aynı zamanda Asya ile Avrupa arasında stratejik ticaret yollarının merkezinde yer alıyor. Çin’in Kuşak ve Yol girişimi kapsamında İran’ın jeostratejik konumu daha da önem kazanıyor. İran’ın Çin ve Rusya ile geliştirdiği ekonomik ve askeri ilişkiler Batı merkezli küresel düzen açısından alternatif bir güç ekseni oluşabileceği yönündeki kaygıları da artırıyor. Bu nedenle İran’a yönelik baskı politikası yalnızca bölgesel güvenlik meselesi değil aynı zamanda küresel ekonomik ve stratejik rekabetin bir parçası olarak da değerlendirilmeli.
SAVAŞ RETORİĞİNİN TEOLOJİK BOYUTU
Bunun yanında Orta Doğu’daki savaş retoriğinin ideolojik boyutu da göz ardı edilmemeli. ABD’de etkili olan bazı Evanjelik siyasi hareketler Orta Doğu’daki gelişmeleri teolojik bir perspektiften yorumluyorlar. Bu çevrelerde İsrail’in güçlenmesi ve Orta Doğu’da yaşanacak büyük bir savaşın kıyamet anlatılarıyla ilişkilendirildiği biliniyor. Bu yaklaşım doğrudan devlet politikalarını belirleyen tek unsur olmasa da özellikle Amerikan iç siyasetinde İsrail’e verilen güçlü desteğin ideolojik zeminlerinden biri olarak önemli bir rol oynuyor. Böylece Orta Doğu’daki çatışmalar zaman zaman jeopolitik hesaplarla dini sembolizmin iç içe geçtiği bir alan haline gelmiş durumda.
TARİHSEL BİR DÖNÜM NOKTASI
Bütün bu faktörler bir arada değerlendirildiğinde ABD ve İsrail’in İran ile yaşadığı gerilimin tek bir nedene indirgenemeyeceği açıkça görülüyor. ABD için mesele büyük ölçüde küresel güç dengeleri ve bölgesel hegemonya ile ilgiliyken, İsrail açısından bu gerilim güvenlik doktrini ve stratejik tehdit algısıyla ilişkili.
Orta Doğu’nun son yirmi yıllık tecrübesi göstermiştir ki bölgede başlatılan her büyük savaş yalnızca hedef alınan ülkeyi değil, bütün bölgeyi istikrarsızlaştırmakta ve milyonlarca insan için yeni insani krizler doğurmakta. Bu nedenle İran etrafında şekillenen askeri gerilimi yalnızca güvenlik söylemleri üzerinden okumak yerine, bu söylemlerin arkasındaki stratejik hesapları da sorgulamak gerekmekte. Çünkü çoğu zaman savaşların görünen nedeni ile gerçek nedeni aynı değildir. Orta Doğu’da bugün yükselen gerilim, yalnızca İran ile sınırlı bir çatışma ihtimali değil; aynı zamanda uluslararası sistemin güç politikalarıyla nasıl şekillendiğini gösteren daha büyük bir jeopolitik mücadelenin parçasıdır. Bu nedenle mesele yalnızca bir güvenlik krizi değil, aynı zamanda bölgenin geleceğini belirleyecek tarihsel bir dönüm noktasıdır.