Mehmet Kırtorun - Yazar
Evvela maksadım, modernleşme adı altındaki mutlak aydınlığın (!) bizi aslında nasıl körleştirdiğini sorgulamak. Bu yolda bana José Saramago’nun Körlük adlı romanı rehberlik ediyor. Saramago eserinde karakterlere isim vermez. Böylece hikâye tüm insanlığı anlatan evrensel bir aynaya dönüşür. Romandaki “beyaz körlük” aslında mutlak bir ışık patlamasıdır. Bu metafor, modern dünyanın bizi aydınlatmak yerine idrakimizi nasıl felç ettiğini simgeler. Devletin körleri bir hastaneye kapatması ise otoritenin bireyi nasıl hiçe saydığının resmidir. “Doktorun Karısı” karakteri, görmeyi bir sorumluluk olarak yaşayan tek vicdândır. Saramago’nun “Gördüğü hâlde görmeyen körler” tespitiyse aslında bizim hikâyemizi özetler.
Amacım kesin hükümler vermek değil. Bir hakîkat tekelciliğine soyunmaktansa, hiyerarşi kurmayan taze bir görme biçiminin, bu yazı vesilesiyle, küçük tohumlarını keşfetmeye odaklanıyorum. Öyleyse önce roman bize ne anlatıyor; ona bakalım.
KÖRLÜK ROMANI BİZE NE SÖYLER?
José Saramago’nun Körlük adlı romanı 1995’te yayımlandı. Yazar üç yıl sonra Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı.
Roman basit bir sahneyle başlar. Sıradan bir adam, kavşakta yeşil ışığı beklerken birden hiçbir şey göremez. Ama anlattığı körlük tanıdığımız körlüğe benzemez. Adam karanlık görmez. Bembeyaz görür. Yoğun bir sisin içinde, âdeta bir süt denizine batmış gibidir.
Çok geçmeden körlük yayılır. Önce adamı eve götüren yabancıya, sonra göz doktoruna, sonra göz doktorunun muayenehanesinin bekleme odasındaki diğer hastalara. Birkaç gün içinde şehir, sonra ülke, sonra dünya; herkes bembeyaz görür. Hükûmet panikler. Körleri terk edilmiş bir akıl hastanesine kapatır. Dışarıdaki askerlerse nöbet tutar.
İçeride dikkat çekici figürler vardır. Bunlardan ilki, salgın sırasında kör olan ve elindeki silahı iktidarının gerçek temeli hâline getiren "silahlı Kör Adam"dır. Bu adam, sahip olduğu silahı bir zorbalık aracına dönüştürür; diğer çaresiz hastaları sömüren, yiyeceklere el koyan ve kadınlara zulmeden acımasız bir çetenin lideri hâline gelir. Çetenin içindeki ikinci kritik figür ise salgından önce de görme engelli olan “Kör Muhasebeci”dir. Körler alfabesiyle okuyup yazabilen bu adam, körlük tecrübesini başkalarının lehine kullanmak yerine “Silahlı Kör Adam”ın çetesine katılmayı seçer; erzakların hesabını tutarak bürokratik aklını zalimlerin hizmetine sunar ve sömürü düzeninin hesapçısı olur. Bir diğer önemli figür ise salgına yakalanmayan ve gözleri hâlâ gören tek kişi olan “Göz Doktorunun Karısı”dır. Kocası karantinaya alınacağı sırada onu yalnız bırakmamak için “Ben de körüm” der ve kör taklidi yaparak onunla birlikte eski akıl hastanesine kapatılır. Tüm olaylar boyunca diğer körlere rehberlik eden ve içeride yaşanan insanlık dışı vahşetin tek gören tanığı odur.
Sonunda salgın geçer; körler birer birer iyileşir. Roman kapanırken “Doktorun Karısı” kocasına şunu söyler: “Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük. Gören körler mi? Gördüğü hâlde görmeyen körler.”
Saramago, fiziksel körlüğü güçlü bir metafor olarak kurgulamıştır. Asıl hedefi, gözleri gördüğü hâlde haksızlığa, vahşete ve birbirinin acısına göz yuman, empati yeteneğini yitirmiş “uygar” modern insandır.
IŞIKLAR İÇİNDE NİNNİLER
Bu bağlamda “bembeyaz görüyorum” feryadı, sadece distopik bir salgının ötesinde, Türkiye’nin tepeden inmeci muasırlaşma serüveninin de sarsıcı bir ontolojik imgesi olarak okunabilir. Ne zaman toplumsal bünyede bir kriz baş gösterse otoritenin sunduğu reçete aynıdır: “Daha çok modernleşme, daha parlak bir ışık, daha fazla Batılılaşma.” Tıpkı akıl hastanesine kapatılan körlere her gün hoparlörden dikte edilen o absürt kuralların birincisinde olduğu gibi; “Işıklar sürekli açık kalacaktır, elektrik düğmeleriyle oynamanın hiçbir yararı yoktur, çalışmamaktadırlar.”
Yetkililer, herkesin kör olduğu, görme yetisinin bütünüyle yitirildiği o kapalı odalarda bile düzeni ve kontrolü sağlamanın tek yolunu “ışıkları açık tutmakta”, yani mekânı daha fazla yapay ışıkla boğmakta bulurlar. Ne var ki bu kör edici ve sönmeyen yapay aydınlık, içerideki çürümeyi gizlemeye yetmediği gibi, körlerin zihnindeki beyaz karanlığı daha da katlanılmaz bir cehenneme dönüştürür. Türkiye’nin asrîleşme serüveninde de idraki bütünüyle felç olmuş bir topluma dayatılan bu “kesintisiz aydınlanma” ışığı, koğuşlardaki o sönmeyen lambalar gibi, bünyeyi iyileştirmek şöyle dursun, ahalinin gözündeki beyaz perdeyi biraz daha kalınlaştırmaktan başka bir işe yaramamaktadır.
GÖZLERİ BANTLI KURTARICILAR
Saramago’nun kurumsal otoriteye yönelik en sarsıcı taşlaması, romandaki kilise sahnesinde somutlaşır. Kiliseye giren karakterler; tüm aziz heykellerinin, İsa tasvîrlerinin ve kutsal figürlerin gözlerinin beyaz bir bantla kapatıldığını farkederler. Kurumsallaşarak yapaylaşmış Kilise, sorumluluğu üstlenmek yerine kendi gözlerini bantlayarak hakîkati reddeder; böylece insan iradesini felç eden bir kayıtsızlığa hizmet eder.
Burada kurumsal körlük, halkı bir özne olarak görmek yerine onu toplumun iyiliği için bir laboratuvara kapatmayı tercih eder. Kemal Karpat’ın o unutulmaz tespiti, büyük resmi tamamlar: “Bu, halkın egemenliğinden önce, halkı egemenleştirme iddiasıdır.” Yani bu irade, halkın mevcut gerçekliğine gözlerini sımsıkı kapatmış; onu ancak kendi biçtiği “beyaz maskeler” ve “dar gömlekler” içinde kabul etmiştir. Tıpkı Saramago’nun heykelleri gibi, kurumlar kendi ideolojik körlüklerini halka bir kurtuluş reçetesi gibi sunarken, asıl felâket olan “idrak körlüğünü” de bizzat kendileri başlatmıştır.
HANGİ BATI’NIN KARANTİNASI?
Başka taraftan baktığımızda, tepeden inmeci modernleşmeyi yalnızca dışarıdan dayatılan devlet baskısıyla açıklamak da eksikliktir; bir de kamerayı koğuşun içine, o akıl hastanesinin gri koridorlarına çevirmek gerekir. Romanda dehşeti tırmandıran asıl unsur, dışarıdaki nöbetçilerden ziyade, içerideki “Silahlı Kör Adam” ve onun kurduğu çetedir. Salgın sırasında kör olan bu adam, gücünü elindeki silahtan devşirir; yiyecekleri depolar ve kadınlara zulmedilmesini koordine eder. Bu iktidarın yanında ise salgından önce de görme engelli olan “Kör Muhasebeci” yer alır. Körlük tecrübesini dayanışma için değil sömürü için kullanan bu adam, “Silahlı Kör Adam”ın çetesine katılarak erzak hesabını tutar ve bürokratik aklını zalimlerin hizmetine sunar. İçerideki dehşet böylece iki ayak üzerinde yükselir: kaba kuvveti elinde tutan “Silahlı Kör Adam” ile ona akıl ve hesap hocalığı yapan “Kör Muhasebeci”.
Türkiye’nin muasırlaşma macerasını yalnızca devletin bir dayatması olarak okumak, koğuşun dışındaki askerleri görüp içerideki bu ikiliyi gözden kaçırmaktır. Bizim tarihimizde muasırlaşma ihalelerini toplayan, Batılılaşma söylemini kendi imtiyazlarının ahlâkî zırhı hâline getiren ve halkın elindekini “ilerleme” adına gasp eden yerli rantiyeler tam da bu çeteye karşılık gelir: Bir yanda halkı zor ve güç yoluyla itaat ettiren patron figürü, öte yanda bu sömürü düzeninin bürokratik çerçevesini kuşanan, hesabını tutan ve meşruiyetini sağlayan yerli müteşebbis. Ahâlinin toprağını, lisânını ve mahremiyetini ucuza kapatan, muasırlaşmayı bir mülkiyet aktarımı koridoru gibi kullanan bu zümre, o beyaz aydınlığın asıl faydacılarıdır.
Burada, sömürgeleşen zihinlerin psikolojisini en iyi tahlil eden Frantz Fanon akla gelir. Fanon, Siyah Deri, Beyaz Maskeler (1952) adlı eserinde Antiller’deki siyah çocukların okul deneyimini anlatırken, onlara ilk ders olarak “Atalarımız Galyalılardı” cümlesinin ezberletildiğini yazar. Çocuk, böylece kendi ailesini, dilini, köklerini “ilkel ve karanlık” görmeye başlar. Fanon’un tespitiyle; “Siyah insan, beyaz bir bedene sahip olamasa da en azından beyaz bir ruha sahip olmayı öğrenir.”
Modernleşme, bir aydınlanma değil; her şeyi yutan bembeyaz bir süt denizidir. Bu öyle bir beyaz karanlıktır ki, ışık nesneleri aydınlatmak yerine onları emerek görünmez kılar. Anadolu’nun taşrasında kamaşan gözler, muasırlaşma adına kendi köklerine karşı “vicdani bir körleşme” yaşadı. Tıpkı romandaki adsız karakterler gibi, yerli özne de kendi kimliğinden soyunmuş, öğretilmiş medeniyet kostümünü giymek uğruna kendi gerçeğine dilsiz birer prototipe dönüşmüştü. Nihayetinde ulaştığımız nokta, Saramago’nun o sarsıcı teşhisi: Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük; gördüğü halde görmeyen körler.
Kendi toprağına sömürgeci bir seyyahın seçici bakışıyla yönelenler, aslında bu “beyaz körlük” salgınının en trajik kurbanlarıdır.
Aydın, batılı, müreffeh ve ışıklı süt denizinde boğulmamızın asıl sebebi, Attilâ İlhan’ın yıllar önce sorduğu o can yakıcı soruda saklıdır. “Hangi Batı?” Voltaire’in aydınlanmacı aklı mı, sömürgeci tüccarın pragmatizmi mi; yoksa Marx’ın diyalektiği ile fotoğraf makinesiyle gezen turistin yüzeyselliği arasındaki o uçurum mu? Bizler, bu temel tercihin cevabını dahi vermeden Batılılaşma serüvenine atıldığımızda, aslında kendi isteğimizle o “karantina koğuşlarına” hapsolduk. Cemil Meriç’in “hadım edilmiş idrak” olarak nitelediği o derin sızı, tam da bu tanımı yapılmamış modernlik aşkının ruhumuzda açtığı yaradır. Bu kontrollü hürriyetle kalkınma çabası, körlerin kapalı bir mekânda birbirine kırdırıldığı o trajik simülasyondan farksız bir kısırdöngüdür.
HİYERARŞİSİZ GÖRMENİN ESTETİĞİ
Körlük romanında kimseye “şuradan gir, buradan çık” demeden, görmenin sorumluluğunu üstlenen ve yönetmek ile bakmak arasındaki mesafeyi sıfırlayan “Doktorun Karısı”, aslında aradığımız yeni paradigmanın en somut figürüdür. Nitekim yıllardır süregelen ‘Daha çok Batılılaşalım’ ve ‘Köklere dönelim’ tartışması, çıkışı tam da bu tür hazır ve dayatmacı kutupların içinde arama yanlışına düşmektedir.
Türkiye Yüzyılı’nı şekillendirecek olan siyasal irade, tam da Doktorun Karısı’nın bu birleştirici ve sorumlu duruşunu benimsemelidir. Yeni paradigma inşa edilirken; iki uç görüşün eleştiri ve perspektifleri birer dışlama veya çatışma unsuru olarak görülmemeli, aksine yeni vizyonu besleyecek temel kaynaklar olarak konumlandırılmalıdır. Meseleye bu açıdan yaklaşmak, hiyerarşi kurmadan bakabilmenin ve Yeni Türkiye’yi tarihsel bir fırsat olarak okuyabilmenin önünü açacaktır. Çünkü aranan çıkış, sadece ‘daha fazla aydınlanma’ gibi eski ezberlerin ötesindedir; o, bir yandan eski paradigmanın iflasını yüksek sesle ilan etmeyi, diğer yandan bu sentezden doğacak yeni bir uygarlığın küçük tohumlarını fark edip onları yeşertmeyi gerektirir.
YATAY DİSİPLİN: GÖRMEYİ BİR EYLEME DÖNÜŞTÜRMEK
José Saramago’nun Körlük romanı nihayetinde mutlu bir sonla bitmez; karakterler yeniden görmeye başladığında “Doktorun Karısı”nın gözlerinden akan yaşlar, insanlığın içine düştüğü o derin vahşetle yüzleşmenin getirdiği ağır utancın yaşlarıdır. İyileşme toplumu kurtarmamış, sadece onlara kendi çıplak çirkinliklerini görebilecekleri aynayı geri vermiştir. Roman kapanırken “Doktorun Karısı”nın o sarsıcı repliğinde dile getirdiği gibi; bizler aslında sonradan kör olmadık, zaten kördük; gördüğü hâlde görmeyen körlerdik.
Türkiye’nin muasırlaşma hikâyesi de bu tespitin içinde saklı. Bizler muasırlaşmanın o parlak, yapay ışığıyla kamaştırılmış, sahte kurtarıcılara sığınmış, fakat yanı başımızdaki insanın acısına ve yok oluşuna gözlerini kapatmış gören körlerdik.
Müslüman Türkler olarak son yıllarımız, üzerimize dikilen bu dar gömlekleri yırtma çabası olarak okunmalıdır. Bu gömlekler İslam coğrafyasına kasıtlı olarak biçilmiştir ve bu tezgahtan beslenen muktedirler vardır. Siyâsî hilelerle hakîkati büken Hamanlar, kapitalist sermayeyle vicdânı mülkiyete gömen Karunlar, dînî şahsî ikbâline meze yapan Belamlar ve medya illüzyonlarıyla halkın ferasetini bağlayan sihirbazlar bu köhne düzenin bekçileridir.
Asıl kurtuluş, merhem olmaktan âciz o steril “beyaz ışıkları” geride bırakıp, vicdanın pusulasıyla birbirinin elini tutanların kurduğu yatay ve ahlâkî disipline sığınmaktır. Bu uyanış, hiyerarşinin soğuk emirlerinden ziyade, yanı başındaki kardeşinin acısına şahitlik eden “görmeyen körlerin” kolektif iradesiyle şekillenir.
Sumud, ki kökeni olan samada fiili; meydan okumak, göğüs germek ve bir fırtınanın ortasında bile yerinden kımıldamadan durmak anlamlarını taşır; bu bağlamda “gördüğü hâlde görmeyenlere” karşı bir ihtar, yerleşik düzenin tüm Hamanlarına ve Karunlarına karşı ise vicdânın en çıplak hâlidir. Merhum Sezai Karakoç’un dediği gibi: Her çağda, şartlar ne kadar ağır ve umutsuz olursa olsun, inananlar için bir Nuh'un Gemisi vardır.
Söz, bundan sonrası için, görmek isteyen herkesindir.