Bir yılın sessiz muhasebesi: Kuzey Makedonya'da Ramazan

Kuzey Makedonya.

Dr. Mümin Ali / Akademisyen

Dante Alighieri’nin ifadesiyle, “Her karanlık, kendini sonlandıracak aydınlığın tohumlarını içinde taşır.” Karanlık, insanı özüne çağıran aydınlığın sabırla bekleyen hâlidir. Müşkül çağın çocuklarıyız. Yorgun zamanların içinden geçerken takvim yaprakları, bir yılın daha omuzlarımıza bıraktığı ağırlığı hatırlatmaktadır.

KURTULUŞ ESİNTİSİ

Oruç, nihayetinde insanın kendini tutması ve ruhen büyüdüğü bir zaman dilimini tecrübe etmesidir. Ramazan denildiğinde akla ilk gelen, ibadetlerin topluca ve müşterek bir bilinçle eda edilmesidir. Öyle bir iklimdir ki bu, insana ve cemiyete “bir olma” ve “diri kalma” hâlini yeniden anımsamaktadır. Oruçla başlayan ve içinde bin aydan daha hayırlı olduğu müjdelenen Kadir Gecesi’ni barındıran bu mübarek zaman diliminin idraki, bayramla taçlanmaktadır. İftar için duyulan hazırlık telaşı, heyecan ve duâ hâli, insanın yemeden de yaşatan bir Kudret’in varlığını yeniden hatırlamasına vesile olur. Sahur vakitleri, içinde Kadir Gecesi’ni de barındıran bu büyük diriliş ikliminde, insana derin bir iç muhasebe imkânı sunar. Ramazan, âdeta bir kurtuluş esintisi gibi ruhu arındırır ve insanı hayatın hakikatine yeniden yöneltir.

Balkanlarda bu iklim yoğun olarak hissedilmektedir. Mütevazı sofralarda paylaşılan lokmalar, camilerden yükselen dualar ve mahalle aralarında dolaşan sükûnet, Ramazan’ın ruhunu içtimai hafızada diri tutar. İnsan, bu bereketli zaman diliminde hem kendisiyle hem de çevresiyle yeniden barışmayı öğrenir. Kuzey Makedonya’da Ramazan, yalnızca ibadet vakitlerinin düzenlendiği bir ay değil, aynı zamanda insanın kendisiyle yüzleştiği, iç sesini dinlediği ve hayatın gürültüsünden arınarak bir muhasebeye yöneldiği derin bir duraktır.

YILDA BİR DEFA GELEN DOST

Irak diyarlardan gelen ve yılda bir defa görüştüğüm kıymetli bir dostum var. Her yıl ramazana yakın günlerde yollarımız aynı atmosferde kesişir. Uzak mesafeler ve hayatın yoğun akışı sebebiyle bu buluşmalar bazen fark etmeden gelir. Fakat kavuşmanın kıymeti de belki bu bekleyişten doğmaktadır.

Bir yıl sonra yeniden karşılaştığımızda uzun uzun hasbihâl ederiz. Geçen zamanın muhasebesini yapar, yaşadıklarımızı âdeta dosyalar hâline getiririz. Belki ileride anlatılacak hatıralar olsun diye yaşananları hafızanın güvenli raflarına yerleştiririz. Geride kalan yıl, dikenli ve çamurlu yolları aşmakla geçmiş gibidir. Bizi hırpalayan tecrübeler bir silindir gibi üzerimizden geçmiş, lâkin aynı zamanda bizi daha dayanıklı ve bilinçli hâle getirmiştir.

Affedersin sevgili dostum, burada sözü biraz da ben devralayım.

Yorulduk. Acılarımız büyüdü, çoğaldı, yayıldı. Bazen milyonların hüznüne karıştık, bazen tek bir damla matem olduk. Yorgunluğumuz arttıkça arttı. 21. yüzyılda “eve dönmek” sandığımız kadar kolay değildi. Barut kokusu sinmiş bir hayatın içinden geçtik. Tecrübeler bizi eriterek olgunlaştırdı, mum gibi yandık, ışık verdik. Kalabalıklar içinde yalnızlığımız çoğaldı. Gündüzler geceye, geceler daha koyu bir karanlığa dönüştü. Aynalar sadece ayna olarak kaldı, temsilimizi yansıtamaz oldu. Araya nice marazlar girdi.

Ve nihayet Şehr-i Ramazan geldi.

İNSAN KENDİSİYLE KONUŞMAYI HATIRLAR

Minareler arasında asılan mahyalar, Üsküp gecelerine sükûnet ve anlam kattı. İftar sofraları mütevazıydı ancak kalpler genişledi. Çarşıdan yükselen ekmek kokusu, çocukların neşesi ve teravih sonrası sokaklara yayılan huzur, şehrin ruhunu yeniden diriltti. İlk günler hasbihâl ettik. Baş ağrısı çayımızın demlenmesine eşlik etti. Yorgunluk yavaş yavaş dağıldı. Çünkü muhabbetimiz uzun yolun yolcusuydu. Şimdi daha çok dertleşiyoruz. Derin sohbetlere dalıyor, ahlakı, bilimi ve insanın varoluş serüvenini konuşuyoruz. Sakınca görmeden her meseleyi tartışıyoruz: Homo economicus, homo criticus, transhümanizm…

Babam derdi ki: “İnsan eşref-i mahlûkattır…”

Evet, yılda bir defa görüşürüz. Bu buluşmalar çoğu zaman yağmurlu günlere denk gelir. Bazen güneş bulutları yararak görünür ve içimize hayat enerjisi bırakır. Yaşama tutunabilmek için bir umut olur yansıyan gölgelerimize. Ellerimiz semaya açılır, insan, acziyetini hatırlayarak el pençe divan durur. Bugünlerde aşk bile bir imtihan gibidir. Bir pencerenin kırılışı, bir bardağın elden düşüşü kadar kırılgandır hayat. Bir eserin yıkılışıyla kalbimiz çatlar, yokuş aşağı yuvarlanan çocukluğumuzun sesini duyarız. Sevgili dostum, dediğim gibi yılda bir defa görüşüyoruz. Zaman zaman mektuplaşırız, fakat bu konuşmalar kısa sürer. Çünkü bazen konuşulanlar çağımızın çok ötesinde bir yerde yankılanır. Biz bu buluşmayı heyecanla hazırlarken planlar yaparız, temaşa ettiğimiz dünya ise kendi ayarlarını yapar. Neticede hayat, sinematografik bir akış içinde sürer.

Sevgili, aziz, yâr…

Yârâ, Ya Rabb…

Hikâye aslında her yıl yeniden başlar. Ramazan gelir, kalpler yumuşar, insan kendisiyle konuşmayı hatırlar. Yılda bir defa görüşür, dertleşiriz.

Havadan sudan işte… bilirsiniz.

Ve o mahyaların altında, bir yılın sessiz muhasebesi saklıdır:

Üsküp gecesine sükût iner,

Ramazan minareler arasında muallâ bir nefes.

Fatih köprüden geçen rüzgâr, yorgun bir senenin ağırlığını avuçlarımıza bırakır.

Gündüz sabr u sükûttur, akşam bir hurmanın kalpte açan merhameti.

Ezan yükselir, yorgun gönüller semâya doğru hafifler.

Mahyalar gecenin alnına yazar, sabır, ümîde komşudur.

Ey kalbim, barut kokulu asırlardan geçtin şimdi bir kandil ziyâsında yumuşa.

Oruç bir âyinedir, insan, secdede kendine rücû eder.