
İnsan, topraktan kopup asfaltın ve betonun soğukluğuna iltica ettiğinden beri kendi kalbine de yabancılaştı. Bugün adına “nüfus planlaması” ya da “doğurganlık hızının düşüşü” denilen istatistikî rakamlar, aslında ruhumuzun maruz kaldığı bu büyük bozgunun dökümüdür. Eğer bu ruhsal kuraklığa teslim olup kalplerimizi yeniden yeşertemezsek, inşa ettiğimiz teknik medeniyet, içinde tek bir insanın bile nefes alamadığı devasa bir mezarlığa dönüşecektir.
RUHLARDAKİ ÇÖLLEŞMEYİ YEŞERTECEK VAAT
İnsan neslinin devamı salt bir biyolojik çoğalmanın ötesinde, medeniyetin ruhunu ve asırlık değerleri geleceğe taşıyacak olan canlı köprülerin kurulmasıdır. Bu anlamda nüfusun artmasına yönelik atılan adımlar, sadece göstergelerin iyileştirilmesi olarak değerlendirilmemelidir. Her yeni doğum, kalplerdeki o tenhalaşmaya karşı verilmiş bir cevap, ruhlardaki çölleşmeyi yeşertecek bir vaattir.
Bugün nüfus artış hızının azalmasındaki mesele, sığ zihinlerin iddia ettiği gibi ne ekmek kavgası ne de geçim derdidir. Bu, bir varoluşsal firardır. Bir yandan modern birey “kusursuz ebeveynlik” denilen seküler dinin baskısı altında ezilirken, diğer yandan aslında bir rahmet pınarı olan evladı, kariyer yolculuğunda ayağına takılan bir performans engeli olarak görüyor. Göğe bakmayı unutan, sadece ekranlara ve aynalara hapsolan birey, bir nesli devam ettirmenin getirdiği yükü, sırtındaki bir “maliyet” kalemi olarak nitelendiriyor. Artık çocuk bir evin neşesi ya da geleceğin teminatı olmaktan ziyade konfor alanını ihlal eden, kariyer basamaklarını kayganlaştıran ve bireysel hazzın mutlakiyetini sarsan bir yabancı muamelesine maruz kalıyor.
MODERN İNSANIN SAHTE CENNETİNDEKİ BÜYÜK GEDİK
Şimdiki insan, kendi kimliğini inşa etmek adına kendinden sonrakine hayat verme iradesinden feragat ediyor. Sabır, tahammül ve fedakârlık, yani beşeri “insan” kılan duygusal mesai, yerini anlık hazların köleliğine bırakmış durumda. Çocuk büyütmek, bir medeniyet inşa etmektir. Fakat gelin görün ki modern birey, sadece kendi egosunun şantiyesinde bekçilik yapmayı tercih ediyor. İnsan kendi genetik mirasını geleceğe taşımaktan imtina ediyorsa, bu onun geleceğe dair bir umudunun kalmadığından değil, kendi “şimdi”sini hiçbir şeye feda edemeyecek kadar biricikliğine inanmasındandır. Fedakârlığın “ahmaklık”, sabrın “zaman kaybı” olarak kodlandığı bu düzende, ağlamasıyla uykuları bölen, bakımıyla bencillikleri terbiye eden bir can, modern insanın sahte cennetindeki en büyük gediktir. Nihayetinde sokakları çocuk sesinden arınmış bir medeniyet, aslında kendi dar ağacığını kurmuş fakat bunu “yeni normal” olarak alkışlayan bir kalabalığa dönüşmüştür.
Ekonomik zorluklar bahanesi, ruhun çoraklaşmasını gizleyen bir incir yaprağından ibarettir. Anadolu insanı en dar vaktinde, en çetin kıtlıkta bile ocağını tüttürmekten, neslini bereketlendirmekten geri durmamıştır. Çünkü o, rızkın Allah’tan, bereketin ise birlikten geldiğine teslim olmuştur. Kendi medeniyet tasavvurunu yitiren, Batı’nın hazcı ve bireyci yaşam kurgusuna râm olan zihinler için çocuk; özgürlüğün kısıtlanması, tatilin ertelenmesi, kendine ayıracak vaktin çalınması demektir.
Oysa bu bir intihardır!
MESELE İNSAN OLMANIN ŞEREFLİ YÜKÜNÜ OMUZLAMAKTIR
Bizi biz yapan aile bağlarının yerini “ben merkezli” bir yalnızlığa bırakması, uzun vadeli ve ulvi hedeflerin geçici konfor alanlarına kurban edilmesi, yaratılışın gereği olan paylaşma ve çoğalma iradesinin tüketim kültürünün dişlileri arasında ufalanması, hazin bir akıbetin habercisidir.
Eğer biz, yüzyıllar içerisinde inşa ettiğimiz değerleri performans odaklı bu sahte cennete feda etmeye devam edersek, yarın savunacak bir vatanımız, sevilecek bir torunumuz, hatta üzerine şiir yazılacak bir insanımız kalmayacak. Nüfusun azalması bir sonuçtur. Asıl sebep, kalplerin tenhalaşması, ruhların çölleşmesidir. Mesele ekmek değil, mesele insan olmanın ağır ama şerefli yükünü omuzlamaktan korkmaktır. Kendi sahte hürriyetini kutsayanlar, korkarım ki yarın o yalnızlık putunun altında ezilmeye mahkûm olacaklardır.






