Boykot gönüllülerine çağrı

Sivil toplum örgütlerinin nihai yaptırım ve ambargo çağrıları “devlet işine karışmak” olarak nitelendirilemez elbette. Fakat çağrıların yerindeliği ve fayda-zarar muhasebesi devlete bırakılmalıdır. Unutulmamalıdır ki devlet sahadaki sivil örgütlerin de hamisidir.

İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.

Numan Aka / Yazar

Uygun faaliyetlerle taçlandırılmayan hassasiyetler bir şekilde iç dünyamıza olumsuz yansır; bizi ruhen tüketir ve kayıtsızlaştırır. Toplumlar için de geçerlidir bu kaide. Suriye savaşı üzerine yapılan bir araştırmaya göre; ilk zamanlar acı haberler çokça takip edilirken zulmün arttığı ve insanların daha çok acı çektiği son dönemlerde haberlerin daha az izlendiği, destek ve yardım çağrılarının ise kat kat ilgi gördüğü tespit edilmiş. Filistin özelinde, yardım faaliyetleri kadar İsrail’e boykot çağrılarının da karşılık bulduğunu gözlemliyoruz.

İsrail’in vahşetine karşı on yıllardır dünya çapında ticari, kültürel ve siyasi boykotlar yapıldı, yapılıyor. Boykotun sonlanması devam edegelen zulmün ortadan kalkmasına bağlıdır. Fakat bazen zulmün bittiğine dair herhangi bir işaret olmadan da tabii veya gayritabii nedenlerle boykotların ivmesini yitirmesi mümkündür.

İKİ SİNSİ DÜŞMAN

Bu tabii nedenlerin başında insanların uzun süre bir konuya kendilerini vakfedememesi yer alır. Öfke ve acı hislerinin insan için yorucu olması, gündelik hayatın hırgürü insanların hassasiyetini törpüleyebilir. Bu yüzden, boykot gönüllülerinin hem birey hem de toplum psikolojisine dikkat ederek çalışmalarını yürütmeleri gerekmektedir.

Boykot çalışmalarının sekteye uğramasının gayrı tabii pek çok nedeni olabilir fakat özellikle iki sinsi baş düşmanı vardır: Politik aşırılık ve apolitik kayıtsızlık. Karşıt kutupları temsil ettikleri halde bazen boykot çalışmalarına benzer şekilde zarar verirler.

Boykot gönüllüleri, eğer ikna etmeye çalıştıkları insanların farklı kesimlerden, farklı hayat meşgaleleri olan, farklı siyasi eğilimlere sahip insanlar oldukları gerçeğini göz ardı ederlerse; o insanlara çok fazla yüklenebilirler. Onların tutumu kendilerininki gibi bir siyasi eğilime ve adanmışlığa dönüşmediğinde halihazırda yapılanları yok saymaya başlar ve insanları gücendirebilirler.

Boykotların başarısı olabildiğince çok ve farklı kesimden insana ulaşmaya bağlıdır. Kendi camiası dışındakilere karşı kıyıcı, küçümseyici bir dil kullanan gönüllü, toplumu kendinden uzaklaştıracaktır. Hikâyenin gidişatı bellidir; toplumun önemli bir kesimi pasif olarak damgalanır ve tamamen dışlanır. Boykot asıl amaç olmaktan çıkıp başka bir siyasi ajanda veya kişisel ikbal güdüldüğünde karşımıza çıkacak tablo genelde budur.

Dünyada olduğu gibi bizde de abartı ile alay, yanlış yönlendirme ile küçümseme boykot çalışmalarını zayıflatabiliyor. Bir tarafta etkili bir boykotun nasıl yapılacağı hususunda kafası karışık aşırı heyecanlı insanlar varken, öte tarafta İsrail’e ve hamisi Batılı ülkelere sempatisi dolayısıyla yapılan boykotların yaygınlaşmasını istemeyen art niyetliler olabilir.

Gönüllülerin tam karşısında yer alan kayıtsızların kötülüğü alay ve küçümsemedir. Boykotların etkisizliği ve gülünçlüğü üzerine fikir beyan ederek bilinçli ya da bilinçsiz bir yıpratma siyaseti izlerler. Kendilerini siyaset dışı nitelendirseler de haksız olanın yanında bir siyasetin parçasıdırlar.

AŞIRILIĞIN ZEHİRLİ DİLİ

Gönüllüler açısından, az çok bir şekilde boykota iştirak eden toplum kesimlerini, “boykotu gerçekten isteyenler ve istemeyenler” şeklinde sınıflandıran bir dil oldukça tehlikelidir. Siyonist rejimin açık destekçilerini ve başka amaçlar güden küçük siyasi örgütleri denklemden çıkardığımızda milletimizin ekserisinin Filistin’e ilgisinin samimi olduğu görülecektir. Uygun bir dil ve doğru yönlendirmelerle boykotlara iştirakleri sağlanabilmektedir. İnsanlar bilgilendirildikleri ölçüde ve güç yetirebildikleri kadar boykotlara iştirak ederler. En küçük gayret dahi küçümsenmemelidir.

Sosyal medya, algı ve yönlendirme çalışmalarının cirit attığı bir mecradır, “Filistin’i herkesten çok sevenler” gibi uç söylemler kasten veya akılsızca dolaşıma sokulabilmektedir. Bu tür kıyıcı bir dil kullananların yollarını şaşırdıklarını veya başka amaçlar güttüklerini söyleyebiliriz. Vuku bulduğunda gönüllülerin basiretli davranması ve esası koruması elzemdir. Basit bir ölçüsü var:

Yapılan boykot, gösteri veya eylem ne kadar büyük ve etkili olursa olsun yaşanan zulmün duyurulması ve durdurulması gerekliliğinin önüne geçmemelidir. Boykot ve gösterilere öncülük etmede gönüllü olan kişi, sivil örgüt ya da siyasi parti ne kadar güçlü ve etkili olursa olsun zulme uğrayanlardan daha fazla ilgi görmemelidir. Yine hiçbir gönüllü kendi üzüntüsünü, ilgi görme isteğini ya da siyaset yapma arzusunu yaşanan acının ve çalışmanın önüne geçirmemelidir.

SOYLU BİR SİVİL HAREKET

Boykot, kavram ve eylem olarak sivil toplum elinde şekillenmiş bir protesto biçimidir. Başlıca işlevi, haksızlığa uğrayan lehine toplumda farkındalığı ve hareketliliği artırmaktır. Devletlerin durumu daha farklıdır. Bir ülkenin, başka bir ülkeyi veya dünya barışını tehdit etmesi halinde diğer devletler tek tek ya da müşterek yaptırım ve ambargo kararı alabilirler.

Türkiye, 7 Ekim sonrası duruşunu, Hamas’ın mücadelesinin meşru olduğu yönünde belirlemiştir. Bu duruşunun yanı sıra barışın sağlanması için arabulucu ve barışın kalıcılığını tesis için garantör olmayı önermiştir. Dünya kamuoyunu Filistin’in yanında harekete geçmeye çağırırken bir yandan da katliama maruz kalan Gazze’deki Filistinliler için hayati düzeyde bir yardım akışı sağlamaktadır. Bu hassas konumu dolayısıyla, İsrail’e karşı yaptırım kozunu, diplomasiden alacağı sonuca göre ölçülü ve kademeli bir şekilde devreye sokmaktadır.

Günümüzde devletlerin dünya ticaretindeki mevkii daha çok düzenleyici olma şeklindedir. Türkiye ilk aşamada ihracat teşvik listesinden İsrail’i çıkarmış, Gazze’deki Filistinlilere uçakla doğrudan yardım teklifinin İsrail tarafından reddinin ardındansa İsrail’e ihracatın baş kalemi olan demir-çelik ürünlerinin ihracını sınırlandırmıştır Bu kararları alırken İsrail’in tavrına göre mütekabil bir tutum geliştirdiğini söyleyebiliriz.

Sivil toplum örgütlerinin nihai yaptırım ve ambargo çağrıları “devlet işine karışmak” olarak nitelendirilemez elbette. Fakat çağrıların yerindeliği ve fayda-zarar muhasebesi devlete bırakılmalıdır. Unutulmamalıdır ki; devlet sahadaki sivil örgütlerin de hamisidir.

Türkiye özelinde, Filistin konusunda devlet ve millet arasında bir ihtilaf yoktur. Farklı eylem sahaları olan devlet ve sivil toplum birbirini müttefik olarak görüp meselenin en kısa sürede çözümüne odaklanmalıdır.

DÜŞÜNCE GÜNLÜĞÜ
Soykırıma aklıselimle karşı durmak