Gönül bağının siyaseti

Sultan II. Abdülhamid

Gürsel Işık/Doktorant, Erciyes Üniversitesi

Bir devletin kudreti yalnız sınırlarını korumasıyla ölçülmez. Asıl kudret, milletinin kendisini o devletin asli unsuru olarak görmesidir. Sultan II. Abdülhamid’in Kürtlerle kurduğu münasebeti bugün yeniden düşündüren taraf da budur. Abdülhamid Han, imparatorluğun en çetin dönemlerinden birinde tahta çıktı. Rusya’nın doğudan baskısı artıyor, Avrupa devletleri Osmanlı coğrafyası üzerinde yeni hesaplar kuruyor, Doğu vilayetleri stratejik bir mücadele sahasına dönüşüyordu.

Kürt aşiretleri ise bölgenin köklü ve güçlü unsurları arasındaydı. Abdülhamid bu hakikati gördü. Kürtleri devletin uzağında değil, devletin yanında tutmayı esas alan bir siyaset izledi. Aşiret reislerini muhatap aldı, şeyhler ve kanaat önderleriyle temas kurdu. Kürt gençlerinin eğitim görmesini ve devlet hizmetinde yetişmesini önemsedi. Aşiret Mektebi bu siyasetin dikkat çekici tezahürlerinden biriydi.

BAVÊ KURDAN: KÜRTLERİN BABASI

Hamidiye Alaylarıyla muhtemel Rus saldırısına karşı bölgenin savunmasının güçlendirilmesi ve aşiretlerin askerî imkânlarının devlet düzeni içinde değerlendirilmesi hedeflendi. Bazı Kürt çevrelerinde Sultan II. Abdülhamid için kullanılan “Bavê Kurdan”, yani “Kürtlerin Babası” sözü de bu yakınlığın hafızadaki karşılığıdır. Adlandırmanın hangi çevrelerde ve ne ölçüde kullanıldığı tarihçilerin inceleyeceği bir husustur. Fakat taşıdığı mana üzerinde düşünmek gerekir.

Abdülhamid, Kürtleri devletin kenarında değil, devletin asli unsurları arasında görüyordu. Onun siyasetinden bugüne ulaşan en mühim ders, devlet ile millet arasına başka güçlerin girmesine fırsat vermemektir. Aradan uzun yıllar geçti. Devlet düzeni değişti, dünyanın şartları değişti, siyasetin vasıtaları değişti. Fakat milletle gönül bağı kurmanın kıymeti değişmedi.

Bugün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ortaya koyduğu Terörsüz Türkiye iradesini değerlendirirken bu tarihî tecrübeyi hatırlamakta fayda görüyorum. Çünkü mesele sadece silahların susması değildir. Terör marifetiyle sokulmak istenen mesafeyi ortadan kaldırmak, ortak aidiyeti tahkim etmek ve gelecek nesillere terörün ipotek koyamadığı bir ülke bırakmaktır.

MÜŞTEREK HAYATIN MAYASINI BOZAMADILAR

Ben Kürdüm. Kültürümü, dilimi ve köklerimi seviyorum. Türkiye’ye bağlılığımı da aynı tabiilik içinde taşıyorum. Kürt kimliğim ile ülkeme aidiyetim arasında bir tenakuz görmüyorum. İnsan annesinden işittiği dili severken vatanını daha az sevmez. Köküne sahip çıkarken bayrağından uzaklaşmaz.

Türklerle Kürtlerin müşterek hayatı bugünkü siyasi tartışmalardan çok daha eskidir. Malazgirt’te başlayan kader ortaklığı, Çaldıran’dan Çanakkale’ye ve Millî Mücadele’ye uzanan uzun tarih içinde nice imtihandan geçti. Aynı vatan için bedel ödendi, aynı istiklal iradesi etrafında omuz omuza duruldu. Aramıza fitne sokmak isteyenler de eksik olmadı. Buna rağmen müşterek hayatın mayası bozulmadı. Recep Tayyip Erdoğan’ın Kürt meselesinde üstlendiği siyasi mesuliyet de bu müşterekliği kuvvetlendiren önemli bir dönüm noktasıdır.

KÜRTLERİN DİLİ VE KÜLTÜRÜ TERÖR İSTİSMARINDAN KURTARILDI

Yakın geçmişi hatırlayalım. Ahmet Kaya, 10 Şubat 1999 gecesi Kürtçe şarkı söyleyeceğini açıkladığında ağır bir linç girişiminin hedefi oldu. O gece başlayan süreç, günlerce hedef gösterilmesine ve sonunda Türkiye’den ayrılmasına kadar uzandı. Bugün başka bir Türkiye var. TRT Kurdî gün boyunca Kürtçe yayın yapıyor. Kürtçe şarkılar devlet televizyonundan evlere ulaşıyor. Ahmed-i Hânî’nin “Mem û Zîn” adlı eseri Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yayımlandı. Üniversitelerde Kürt dili ve edebiyatına ilişkin bölümler açıldı. Kürtçenin kamusal alandaki görünürlüğü arttı. Çocuklara Kürtçe isim verilmesinin önündeki engeller kaldırıldı. Bugün tabiî karşıladığımız pek çok imkânın yakın geçmişte ne kadar çetin tartışmalara konu olduğunu unutmamak gerekir.

AK Parti’nin siyasi yürüyüşünde temel hak ve özgürlükler alanında atılan bu adımlar, vatandaşla devlet arasındaki bağı daha da kuvvetlendirdi. Recep Tayyip Erdoğan, Kürt vatandaşların kültürünü ve dilini terör örgütünün istismar alanından çıkarıp Türkiye’nin müşterek zenginliği içinde değerlendiren bir siyasi irade ortaya koydu. Terörsüz Türkiye hedefinin benim için en kıymetli taraflarından biri budur. Terör sona erdiğinde Türkiye enerjisini çatışmaya değil kalkınmaya, evlat acısına değil evlatlarının istikbaline ayıracaktır.

BU TOPRAKLARIN MİRASI AYRILIK DEĞİL MÜŞTEREKLİKTİR

Ahmed-i Hânî bize dilin ve hafızanın kıymetini hatırlatıyor. Sezai Karakoç müşterek medeniyetimizin ufkunu gösteriyor. Yaşar Kemal ise insanın acısının dil ve kimlik ayrımı yapmadığını anlatıyor. Bu toprakların bize bıraktığı büyük miras ayrılık değil, müşterekliktir. Asırlardır birlikte yaşayan bir milletin tabii hâli budur.

Sözlerime son verirken, Bavê Kurdan olarak anılan Sultan II. Abdülhamid Han’ı rahmet ve minnetle yâd ediyorum. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğindeki Terörsüz Türkiye iradesini ortak geleceğimiz adına kıymetli buluyor, sürece katkılarından dolayı MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’ye teşekkür ediyorum.