Prof. Dr. Muhammet Enes Kala/Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanı
Mâlûmatlara ulaşmanın zahmetsizleştiği bir çağda bilmenin mahiyetini sorgulamak zorundayız. Bilmek, insanın zihnini gerekli gereksiz daha çok doldurması mıdır, yoksa şeyler arasındaki doğru nisbeti görebilmek ve faydalı olanın kazanımı mıdır? Bu soruya verilecek cevap bilgili ve bilge ayrımında düğümlenir. Kadim dünyanın bilge anlayışı ile bugünün mâlûmatfüruş insanı aynı kişiyi târif etmez. Söz konusu eksende bilgelik, bütünü görebilme kudretiyken, bilgililik, o bütünün belirli bir parçasının derinlikli kavranışını seslendirmekteydi. Mâlûmat, bilgiden koparılmış haber parçalarını taşırken, veriyse henüz anlamlandırılmamış işaretleri önümüze yığmaktaydı. Her birisi aslında hakîkatin hizmetinde hiyerarşik bir düzende çalışan vazgeçilmez mütemmimlerdi, ne olduysa önce parçalandılar sonra her şeyin temeline veri yerleşiverdi.
VERİDE YİTİRDİĞİMİZ GÜVENİLİR MALÛMAT NEREDE?
Russell Ackoff önümüze bir piramit koyar. Bu bilgi piramidinde veri, mâlûmat, bilgi, anlama ve bilgelik birbirinin üzerine yükselen basamaklara tekabül eder. Trajedimiz, bu merdiveni yukarı doğru çıkmak yerine aşağı doğru koşmuş olmamızdan neşet eder biraz da. Ackoff, bilgelikten veriye indikçe insan zihnindeki içeriğin çoğaldığını fakat hikmetin neredeyse yok olacak kadar azaldığını vurgular. Benzer şekilde T. S. Eliot, 1934’te meşhur The Rock eserinde günümüzün epistemik ağıtını sorulara sığdırmaya gayret ederek şunları söyler: “Yaşamakla kaybettiğimiz hayat nerede? Bilgide kaybettiğimiz bilgelik nerede? Mâlûmat içinde kaybettiğimiz bilgi nerede?” Belki bugün Eliot’a bir dize daha ekleyebiliriz. Mâlûmatta yitirdiğimiz bilginin ardından, veride yitirdiğimiz güvenilir mâlûmat nerede? Bugün, parçayı büyüttük onda kaybolduk, böyle olunca bütün küçüldü, nicelik çoğaldıkça nitelik ve mana azaldı, kayıt arttıkça hâfıza zayıfladı, erişim kolaylaştıkça idrak zorlaştı. Dünyanın neredeyse bütün kütüphanelerini cebinde taşıyan insanın hangi kitabı niçin okuyacağını bilememesi, bunun için konfor alanını terk etmeyi dahi düşünmemesi, çağımızın en acı ironilerinden birisidir. Bilgiye ulaşma sorunumuzu büyük ölçüde çözdük, ancak hangi bilginin değerli olduğunu, neyin neyle irtibatlandırılacağını ve bütün bunların insanı nereye götürmesi gerektiğini söyleyen hikmet davasını acıklı ve yakıcı şekilde belki de yitirmekteyiz.
MALÛMAT HİKMETİN ÖNÜNE GEÇİNCE
Bu yüzden çağımızın çarpıklıklarından birisini öyle görünüyor ki veri ve mâlûmat eksikliğinden öte mâlûmatın kendisinin bilgi zannedilmesinden hareketle okumalıyız. Mâlûmatfuruşluk da böylesi bir zeminde peyda olur. İnsan, bildiği şeyi anlamak yerine bildiklerini sergilemeye, bilgiyle dönüşmektense bilgi üzerinden görünmeye, hakîkate yaklaşmaktan ziyâde mümkünse her şeyden haberdâr görünmeye başlar. Her mesele hakkında birkaç cümlesi bulunan, hiçbir mesele karşısında uzun süre susamayan yeni insan tipi, zihnini derinleştirmekten çok sürekli gerekli gereksiz meselelere dair güncellemeye çalışır. Herbert Simon, dijital çağ bugünkü biçimini almadan önce meselenin özünü mâlûmat zenginliğinin dikkat kıtlığına sebebiyet vereceğini dile getirmek suretiyle önümüze koymuş gibidir. Bu bağlamda ekranda dolaşan her yeni mâlûmat bize bir şeyler vermenin karşılığında dikkatimizi, zamanımızı, hatırlama kudretimizi ve başka bir mesele üzerinde derinleşme imkânımızı da elimizden almaktadır. Neil Postman’ın Technopoly eserinde belirttiği tehlikeyi de bu çerçevede ele almak mümkün görünür. Teknoloji, bilgiye yeni kanallar eklemekle, bilgi edinme ortamını belirlemekle ve neyin öğrenilmesi gerektiğini salık vermekle kalmaz, kültürü ve onun neyi bilgi sayacağını da derinden dönüştürür. Mâlûmatın denetim mekanizmaları çöktüğünde insan yaşadıklarına anlam vermekte, geçmişini hatırlamakta ve mâkul bir gelecek tasavvur etmekte zorlanır. Bugün içine düştüğümüz durumu bu eksende değerlendirmekte fayda vardır. Ekranlarımız dünyanın bütün seslerini bize ulaştırdığı hâlde zihnimizde bir gürültü bırakıyorsa bunun sebebini nitelikli ve sahih sözlerin azlığı kadar aralarındaki hiyerarşinin çökmesinde arayabiliriz. Mâlûmatfuruş, çok şey söyleyen, neyin susmaya değeceği neyse artık takdir edemeyen, sükût bilmez kişidir. Bu bakımdan bir medeniyet, mâlûmatı hikmetin önüne geçirdiğinde hâfızasıyla birlikte ölçüsünü kaybeder hâle gelir. Veriye hâkim olanlar ve onları istedikleri gibi kullanma yetkisini kendisinde görenler, mâlûmatfuruşluk kisvesini de kullanmasını iyi bilirler.
HÂKİKATİ SİLAH OLARAK KULLANMAK
Bugün bilgimiz, doğruluk, niyet ve bağlam bakımından hastalanmıştır. Bu mesele de günümüzün bir diğer krizidir. Claire Wardle ve Hossein Derakhshan’ın birlikte hazırladıkları Information Disorder raporunda bu hastalığa üç ayrı biçimde işaret ettiklerini görebiliriz. Misenformasyon, yanlış olduğu hâlde zarar verme kastı taşımadan yayılan bilgiye; dezenformasyon, zarar vermek üzere bilinçli biçimde üretilen yahut yayılan yanlış bilgiye ve malenformasyon ise gerçeğe dayandığı hâlde kişiye, kuruma veya topluma zarar vermek amacıyla kullanılan bilgiye karşılık gelir. Bu üçüncü kavram özellikle önemlidir çünkü bize gerçeklik ile iyiliğin zarurî olarak aynı şey olmadığını hatırlatır. Bir bilginin doğru olması, onun her yerde, zamanda ve maksatla dolaşıma sokulmasını ahlâken meşrû kılmaz. Bir insanın mahremiyetini teşhir eden gerçek belge, bağlamından koparılan sahih görüntü, öfke üretmek için seçilmiş gerçek istatistik de yalan kadar yıkıcı olabilir. Artık hakîkatin yalnızca “Bu doğru mu?”sorusuyla korunamayacak olduğunu fark etmeli; “Kim söylüyor, niçin söylüyor, neyi eksiltiyor, neyi görünür kılarken neyi saklıyor, hangi bağlamdan çıkarıyor ve bunu öğrendiğimde benden ne yapmam isteniyor?” sorularını da sormalıyız. Çünkü dezenformasyon hakîkatin karşısına yalanı koyarken malenformasyon hakîkatin kendisini silaha dönüştürebilir. Misenformasyonun fâili çoğu zaman kandırılmış kullanışlı taşıyıcılarken dezenformasyonun fâili stratejist, malinformasyonun fâiliyse bazen gerçeğin bir kısmını öteki kısmını karartmak için kullanan mahir fâsitler gibi görünür. Tüm bunlarla mücadele etmeyi istiklâl ve istikbâl meselesi olarak görmek gerekir.
FERDİN ZİHNÎ EGEMENLİĞİ NASIL ÇÖZÜLÜR?
Bu bozulma, önce insanın zihnini, irâdesini ve vicdânını, nihâyetinde şahsiyetini kuşatır. Yanlış bir haberin tesiri, inandırıcılık maskesinin arkasından sürekli tekrar edilmesiyle derinleşir. Jessica Udry ve Sarah Barber’e ait 2024 tarihli kapsamlı bir psikoloji derlemesi, tekrarın yanlış bilgiye inanmayı artırdığını, bunun sahte haber başlıklarında ve komplo iddialarında dahi görüldüğünü, hatta tekrarın âşinâlığı artırdığı için onu paylaşma niyetini de güçlendirebildiğini ortaya koymaktadır. İnsan böylece delile değil de âşinâlığa, doğruluktan ziyâde tanıdıklığa teslim olmaya başlar. Dün beş kez gördüğü cümle, bugün ona zaten bilinen bir gerçek gibi görünebilir. Jacques Ellul’un propaganda için tasvir ettiği kitleselleşmiş ve yalnız insan profili tam burada açık şekilde tebellür eder. Eski bağlarından kopmuş, kendisini bağımsız sanan fakat ortak imge ve sloganların tesirine son derece açık bir ferdiyettir burada anlatılmak istenen. Sürekli mâlûmat bombardımanına mâruz kalan, akan haber, iddia, görüntü, yorum ve ihbârın altında ezilen fert, bir müddet sonra daha dikkatli olamamakta bilâkis ‘hiçbir şeyin doğrusu bilinemez’ iddiasının arkasına sığınarak epistemik yorgunluğa da düşebilmektedir. Dezenformasyonun en büyük zaferi insanı belirli bir yalana inandırmanın çok fevkindedir. Dezenformasyon yığınına mâruziyet, hakîkatin bulunabileceğine olan inancı öldürmektedir. Böylesi bir enkazın altında kalan insan, bir gün her şeye inanabilir, ertesi gün hiçbir şeye inanmayabilir. İki durum da aslına bakarsak onu hakîkatten eşit ölçüde uzaklaştırır. Metodik şüphe, sahih düşüncenin başlangıcıyken mutlak septisizm veya safdillik düşüncenin mezarı olur. Ferdin zihnî egemenliği böyle çözülür. Önce başkasının kanaatini tekrar eder, sonra kendi kanaatini kuramadığını fark edemeyecek kadar çok kanaate sahip olur ve epistemik fâil olarak çözülür, çöker.
HAKÎKAT YORGUNLUĞUNA DÜÇAR KILAN İNFODEMİ
Günümüzde yalan hakîkatten hızlı koşmaktadır. Bunun sebebi yalanın ayaklarının güçlü olmasından ziyâde hakîkatin gerçekliğin sınırlarına riâyet etmek zorunda oluşuyla, yalanın hayâl gücünün hiçbir mesuliyet taşımak zorunda görülmeyişidir. Bu bedel, hakîkatin kamusal karakterini de kolaylıkla çöküntüye uğratır. Böylesi bir çöküntüyle sarsılan toplum, kalabalık olarak görünebilir, yalnız onu millet kılan cemiyet olma vasfını kaybeder.
“İnfodemi” kavramı tam bu eksende oldukça mühimdir. Bu kavram pandemi günlerine ait tıbbî bir terim olmakla birlikte çağımızın daha geniş rûh hâlini ele veren güçlü bir mecaza işaret eder. Gerçi Dünya Sağlık Örgütü, infodemiyi, bir salgın sırasında dijital ve fizikî ortamlarda yanlış veya yanıltıcı içerikleri de kapsayan aşırı mâlûmat bolluğu olarak tanımlamakta ve bunun kafa karışıklığına, riskli davranışlara, sağlık otoritelerine güvensizliğe ve koruyucu tedbirlerden uzaklaşmaya yol açabildiğini belirtmektedir. Salgın sırasında yanlış mâlûmatın bedelinin sadece zihnî olmadığı, insanların sahte tedavilere yönelmesi veya hayat kurtarıcı tavsiyeleri reddetmesiyle bedenî sonuçlara da dönüşebildiği açıkça görülmektedir. Fakat infodemiyi bir rûh hâlini yansıtan mecazî karşılığıyla her gün yaşandığına şâhitlik ederiz. Savaş olduğunda görüntü infodemisinin, seçim olduğunda politik infodeminin, deprem olduğunda söylenti infodemisinin, yapay zekâ devreye girdiğinde sentetik içerik veya algoritmik infodemisinin karşımıza çıktığını görmek mümkündür. Herkesin yayıncı olduğu fakat pek az kişinin editör, gazeteci, vatandaş sorumluluğu taşıdığı bir çağda haber vermekle haber yaymak arasındaki ahlâkî farkın silindiğine trajik şekilde tanık olmaktayız. “Ben sadece paylaştım” cümlesi dijital çağın en masum görünen, en tehlikeli mâzeretlerinden birisi olarak kulaklarımızda çınlarken, her alanın sözde uzmanlarının hakîkat yorgunluğuna sebep olduğunu her fırsatta gözlemleyebilmekteyiz. Necdet Subaşı’nın oldukça işlevsel şekilde kullandığı din yorgunluğu terkîbindeki yorgunluğun hem epistemik hem de hakîkat bağlamında da kullanılmasının isabetli olduğunu dile getirebiliriz. Böylesi bir yaklaşım mâlûmatfuruşluk ile bilgelik arasındaki derin ayrımı anlamamızı da kolaylaştırabilir. Mâlûmatfuruşluk bilgiyi dolaştırmanın hazzıyla yetinirken hikmet, dolaşıma soktuğu her sözün hakîkatini, bağlamını, muhtemel âkıbetini ve mesuliyetini de yüklenir. Sözün mesuliyetini kaybettiğimiz yerde bizi kaosa sokan ve hakîkat yorgunluğuna düçar kılan infodemi başlar. Bu arada infodeminin hızlıca temerküz ettiği sosyal medyada bağışıklığı artırmak ve salgını önleyen aşıları geliştirmek mecburiyetindeyiz.
HAKÎKATİ NASIL KURTARACAĞIZ?
Günümüzde behemehâl yapmamız gereken bir şey daha vardır. Güvenilir veriyi bağlama yerleştirip sahih mâlûmata, mâlûmatı sebep ve ilişkiler içinde faydalı bilgiye, bilgiyi anlamaya, anlamayı da değer ve gâye ile buluşturup hikmete yükseltmemiz gerekmektedir. Bunun için süratten önce usûle, kanaatten evvel tahkîke, paylaşımda bulunmadan kaynağa dönüp bakmaya, sözün kıymeti kadar sükûtun ehemmiyetini de idrak etmeye ihtiyacımız vardır. Bu zeminde ferdî kurtuluşun adı epistemik tevâzudur. Bu erdem, bilmediğini bilmek, hoşuna giden bilginin doğru olmayabileceğini kabul etmek, kendi tarafının yanlışına da karşı tarafın hatası kadar mesâfe koyabilmek, bir iddiayı yalnızca kendi öfkemize tercüman olduğu için gerçek saymamaktır. Sosyal selâmet ise sağlam gazetecilik, şeffaf kurumlar, bilgi, medya ve dijitalleşme okuryazarlığı, bağımsız doğrulama, nitelikli eğitim, topyekûn eleştirel düşünme becerisinin geliştirilmesini ve dijital platformların yayılım mantığı konusunda daha yüksek hesap verebilirlik gerektirir. Floridi’nin bilgi ahlâkı yaklaşımının kıymeti burada tezâhür eder. Mâlûmat dünyası artık dışımızdaki nötr bir depo değildir, içinde yaşadığımız ve davranışlarımızla kirletebildiğimiz mâlûmat seferidir. Dolayısıyla veri kaynakları inşâ etmek, bunlarla mâlûmat üretmek, değiştirmek ve dolaşıma sokmak tüm insanlığı doğrudan ilgilendiren ahlâkî fiildir. İhtiyacımız, mâlûmatın üzerinde bilgiye, bilginin üzerinde idrake, derin idrakin üzerinde hikmete yeniden yer açmak ve hakîkati yormadan ona hürmet edebilmektir. Hakîkati kurtaracak şey, daha büyük veri merkezlerinden ziyâde hakîkat karşısında terbiye edilmiş idrak ve irâde, tâlimle ve tedible yoğrulmuş dil ve mesuliyet sahibi vicdândır.