Beyzanur Yılmaz / Eğitimci – İlahiyatçı Yazar
Herkesin bir isteği var mutlaka… Olsun diye beklediği ya da umutla uğraştığı her neyse…
Bazen bir hayal kırıklığı bazen ise gözyaşı ile nihayete eren olmayışların hikayesidir bütün bunlar…”Neden?” Demek isteriz ya birilerine, ya da cevabını bazen kendimiz bulur, bazen de bulamadan alışmaya çalışırız olanı kabullenmeye…
“Siz hiç böyle oldunuz mu?” diye sormayacağım. Çünkü olmayan var mı ki diyeceksiniz belki de… Peki istediğimiz her şeyin istenilen zaman ve mekânda olmaması diye bir şey mi var? Yoksa “olmamak” diye bir şey, aslında yok da o şeyin başka bir şekilde vücut bulmasını bizler “olmamak” mı zannediyoruz?
İnançlı insanlar olarak isteklerimizi inandığımız ve kendimizden daha yüce olan bir varlıktan yani bizi yaratan Allah’tan dileriz. Bunu İslami literatürde dua olarak tanımlıyoruz.
SESİMİZİ DUYURAN VESAİL
Dua… Manevi terapi, kimseye anlatamadığımız dertlerimizi ve sırlarımızı paylaştığımız Yaradan’a sesimizi duyurmayı sağlayan vesail…
Sesimizi her daim duyanın olduğunu hissettiren ve bizi bu yönden mutmain eden bir nevi terapi yöntemimiz…
Duanın ilaç niteliğinde olduğuna dair o kadar misal var ki hayatta, belki de saymakla bitmez. Başvurulan en kolay ve temiz olgu çünkü… Peki duanın kabul olmaması mümkün mü?
Bu soruya cevaben, kelimeler ve onları ifade etme biçimi o kadar önemli ki, diye vurgulamak istiyorum. “Duamız kabul olmadı” demek semantik olarak bizi yanlışa götürüyor çünkü. Olmayan şeklinde olan bir sonuç yerine; bu olay, kozmolojik olarak sonucu farklı şekillerde hayat bulan bir emre tabi olarak gerçekleşiyor aslında…
Allah, Kur’an-ı Kerim’de Mü’min Suresi 60. Ayeti kerimede şöyle buyurmaktadır:
“Bana dua edin, duanıza cevap vereyim.”
Konuyu açıklamak adına bu ayetteki cevap vereyim kısmının altını kalın kalem ile çizmek gerekiyor. Çünkü “cevap vermek” eylemi, etimolojik olarak incelendiğinde birçok şekilde tezahürü olabilen bir olgu..
Velhasıl demek istediğim; cevap vermek sadece kabul ve onay ile meydana gelen bir olgu değildir. Aynı zamanda istenilen şeyin zaman ve mekândan münezzeh olarak sadece istediğimiz vakit ve yerde kabulü ve onayı gibi algılanırken, aslında durum tevil edildiğinde bambaşka bir sonuç ortaya çıkmakta.
ALLAH BİLİR DE SİZ BİLMEZSİNİZ
O halde “duamız olmadı ya da boşa gitti” gibi bir bakış açısının psikolojik temelde de bizi zorlayan ve ruhumuzu huzursuz edip, kendimize olumsuz duygular yüklediğini de düşünürsek, manevi reçetemize başta “bu algımızı değiştirmek” ilacını yazmak ile başlayabiliriz.
Çünkü İnsanın cüzi iradesi ve sınırı belirli bir yere kadar… Gaybı ve geleceği bilememek de bu sınırlardan bir tanesi…
Biz isteklerimiz olsun diye uğraşırız, dua ederiz. Ancak külli irade sahibi sonsuz kudret ve ilim sahibi yaratıcımız olan Allah, bizler için daha iyisini ve güzelini hakiki manada hayırlısını planlamaktadır ki duamıza cevabını da bu planına göre vermektedir.
Bu bağlamda da duamızın sonucu üç şekilde tezahür etmektedir;
Yüce Allah duamıza,
‘Evet’ der, istediğimizi verir..
‘Hayır’ der, daha iyisini verir..
‘Bekle’ der ve en iyisini verir..
Sonuç olarak değişmeyen tek şey vardır, o da ne şekilde olursa olsun “vermek” tir. Dolayısıyla “cevap vermek,” vermenin daimi olduğu bir eylem olarak karşımıza çıkmakta. O halde sonuç ne olursa olsun, “Sizin hayır bildiklerinizde şer, şer bildiklerinizde hayır vardır. Allah bilir de siz bilemezsiniz.” (Bakara Suresi / 216 ) Ayeti kerimesinin başucumuzda olması gerektiğini de böylece daha iyi anlamış oluyoruz, öyle değil mi?
Ne diyordu Şems-i Tebrizi:
“Olmadı diye sızlandığın duaya, gün gelir olmadı diye şükredersin”
Öyle ise dualarımızı bu şuur içerisinde tefekkür edebilmek ümidi ile…