
Bir taraftan 14 Mayıs seçimlerinin Millet İttifakı tarafından kazanılamaması diğer taraftan 28 Mayıs seçimlerine sosyal müdahalenin bir yolunun aranmaya çalışılması derken, bu yeni toplumsal tipoloji; sözde aydın, sözde sanatçı, sözde Youtuber, sözde fenomen sözde influencer gibi sınıflara ayrıldı. Esasen sosyolojiye göre sınıfsal ayrımlar emek gücü üzerinden yapılır ve sosyoloji, emek gücünü mavi ile beyaz yaka arasında ayrıştırırdı.
YENİ TOPLUMSAL TİPOLOJİ
Fakat bu ayrım bize ait değildi, Marx’ın temel tezi olan sınıf kuramı, emeğin önceliğine vurgu yapar ve sınıflar arası mücadeleden yeni bir toplumsal düzene evrilirdi. Lakin bizim gördüğümüz ve yukarıda da belirttiğimiz gibi mantar gibi üreyen bu toplumsal tip, iki açıdan ayrışma yaşamaktaydı, daha açıkçası “bohem-si lümpenlerin”, emek gücünden ziyade “dil kası gücüne” veya “IQ kası gücüne” dayanması ana zemini oluşturuyordu. Bu tanımlamanın sosyolojide bir karşılığı yoktu ama sosyoloji elbette buna dair bir tanımlama bulacaktı. Bana göre “bohem-si lümpen” kavramı, bu yeni toplumsal tipolojiyi tanımlamak için oldukça uygundu, çünkü bir taraftan bohem-siliği (kaygıdan uzak, çelişik yaşam süren ve benzer düşünen bireyleri ve bu bireylerden oluşan topluluklar) benimseyenlerin diğer taraftan düşünce sefilliğine sahip oluşları, sınıf düşüklüğünün (değer/nitelik kaybının) bir sonucu olarak karşımıza çıkıyordu.
KİM BUNLAR?
Marksist anlamda lümpen kavramı Alman İdeolojisi çalışmasında icat edilen; ‘yığın’, ‘pejmurde’, ‘sefil’ veya ‘zavallı’ anlamında kullanılan bir geçmişe sahipti. Bu sınıfın kendisine ait bir sınıf bilinci yoktur, yoksunluk üzerinden beslenen bir konforizmi söz konusudur, hatta kendileri dışındaki dünyayı o kadar önemsiz görmektedirler ki, bu tipolojiye homo rahatus denilebilir. İçinde yaşadıkları toplumun kültürüne yabancıdırlar, toplumsalın anlayabileceği bir sınıf kültürleri yoktur, yığınlara dair söylenmiş sosyolojik sözlerden nem kapmazlar, sözde bilgili, tutum ve davranışlarıyla iticidirler, mensup olduğu sınıfın insanlarından kendilerini üstün göstermeye çalışırlar ve hakikatin kendi çizdikleri sınırın bir parçası olduğunu kabul ederler.
Homo rahatus dediğimiz bilinçsiz azınlık, toplumsal değer ve yargılardan habersizdiler, belki de Bourdieu’nün bahsettiği fildişi kule içinden topluma bakan tipler, bu yığınlardır. Özellikle 18. yüzyıl, bohem hayatının en şaşalı dönemidir. Marx’a göre bu sınıf aynı zamanda ‘asalak’ bir niteliğe de sahiptir; başkaları üzerinden yaşamını idame ettirmek en başarılı oldukları konuların başında gelir.
Homo rahatuslar veya bohem-si lümpenler arafta kaldıkları için ne bohemsileşmiş ne de bohemsilikten tam olarak uzak kalmışlardır. Bir merkezileşememe sorunu yaşadıkları için rüzgar karşısında ciddi savurulmalar yaşayarak, jakoben-pragmatis kitleleri içinde yer almışlardır. Homo rahatusların kültürel uyarıcıları, gözlenmesi kolay olgulardan oluşan bir zincirdir. Mesela hakaret, tüketim, konfor, ben-merkezcilik, hareketsizlik gibi alışkanlığa dönüşmüş kavramsal şemalar bu olguların inşa zemininin başında yer alır. Bu sınıfın iddialı gelecek tasarımları, zihinleri hatta kimileri için adanmış ruhları, bunlardan arındırılması gereken gelecek nesil için de şimdiden uyarıları veriyor. Göstergelerin bu kadarı bile bohem-si lümpenlere veya homo rahatuslara dair düştüğümüz şerhlerin doğrulanmış olmasına dair yeterli izlenimlere sahiptir.
RADİKAL ZORBALIK
Bu türlerin doğruları ‘kaba’ bir genellemeye ve buradan da ezbere çıkarım yapmaya dönüşebiliyor. Nezaketten yoksun olan dil kasının sertleşmesi mevcut doğruları siyasal yozlaşma veya siyasal paranoyaya kadar götürüyor. Bu acelecilik ya da kestirmecilik, estetik duruştan radikal zorbacılığa dönüşüyor. Lümpen rahatuslar, kendi konforlarını bozan veya konforlarına tehdit oluşturan bütün unsurları sahip oldukları kabalık sosyolojisi ile soykırıma tabi tutabiliyorlar. Lümpen rahatusların anlamsız derinliği veya anlamlı hafifliği asgari düzeyde görmezden de gelinebilir lakin ana akım söylem köksüzlükleri, onları, büyük harfli mamullere dönüştürüyor.
Tam bu sebepten depremzedeler üzerinden ve depremzedelere söylenen sözler, söyleyeni değil işaret edileni üzmekte, incitmekte ve onarılamaz toplumsal ve vicdani yaralar açmaktadır. Lümpen rahatusların algılarındaki kabalaşmalar sebebiyle görgüsü kıt ya da sonradan görme tavırları endişeli, takıntılı ve şeyleştiricidir. Sefilce bir ‘şeylik”le sahip oldukları bu nitelikler, lümpen rahatuslara tuhaf bir haz vermektedir. Yaşadıkları ontolojik sallantı, mesleki dezenformasyon olarak ego-şişmeleri yaşamalarına sebep oluyor. İşte tam burada lümpen rahatusların insanlığa dair tutumları dikkate alınmalı, siyasal düzeyde tekrarlanma iştahının önüne geçilmeli veya bu tür için bir Freud bulunmalıdır.









