M. Emin Köktaş’ın yaklaşımı: Özgün zihniyet ve medeniyet dönüşümü

Müslüman toplumların yeniden yükselişi, ancak çağın toplumsal gerçekliğini kavrayan ve kendi değerleri doğrultusunda özgün bir zihniyet geliştirebilen yeni bir düşünce dünyasının inşasıyla mümkün olacaktır.

İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım

Prof. Dr. Yavuz Köktaş

Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi

İlahiyat Fakültesi

Müslümanların geri kalışı modern dönemde cehalet, istibdat, eğitim yetersizliği, teknolojik geri kalmışlık ve dinden uzaklaşma gibi nedenlerle açıklanmıştır. Ancak bu açıklamaların yapısal dinamikleri kavramakta yetersiz kaldığı yönünde önemli eleştiriler bulunmaktadır. Müslümanların neden geri kaldıklarını zihniyet problemi çerçevesinde ele alan özgün yaklaşımlardan biri M. Emin Köktaş’a aittir. Köktaş, Müslüman Zihin Dünyasının Yeniden İnşası Sorunu (İstanbul, 2026) adlı çalışmasında modern dönemde yaşanan dönüşüm krizini, zihniyetin tarihsel ve toplumsal işlevi üzerinden açıklamaktadır.

Ona göre zihniyet, toplumsal yapıyı kuran ve dönüştüren temel unsurdur; bu dönüşümün tarihsel zemini ise tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiştir. Köktaş, çok sayıda tarihsel veri ve kuramsal referans ışığında Batıcı ve İslamcı birçok düşünürü eleştirmektedir. M. Akif Ersoy, F. Rahman, E. Güngör, N. Berkes,

S. Halim Paşa, S. Nursi, Z. Gökalp, T. Hayrettin Paşa, A. Hamdi Tanpınar, B. Lewis, A. Cevdet Paşa, İ. Kara, P. Sebahattin, M. Esat Bozkurt, M. Turhan, M. İkbal, Malik bin Nebi ve T. Abdurrahman ile Tanzimat, Cumhuriyet ve YÖK bu eleştirilerin başlıca muhatapları arasındadır.

HAREKET NOKTASI: ZİHNİYET PROBLEMİ

Köktaş’ın yaklaşımının hareket noktasını, Müslüman toplumların geri kalışını zihniyet problemi ekseninde açıklama çabası oluşturmaktadır. Bu çerçevede o, modern dönemde yaşanan dönüşüm krizini zihniyetin tarihsel ve toplumsal işlevi üzerinden açıklamakta; Müslüman toplumların geri kalışını yalnızca dışsal faktörler veya kurumsal eksikliklerle değil, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişle birlikte ortaya çıkan zihniyet dönüşümünü kavrayamama problemiyle ilişkilendirmektedir.

İşte bu noktada nispeten yeni sayılabilecek bir kuramsal açıklamayla karşılaşırız. Köktaş’ın yaklaşımının merkezinde “zihniyet” kavramı bulunmaktadır. Ancak onun özgünlüğü, Batı modernleşmesini zihniyet ekseninde açıklaması değildir; zira Batılı sosyal bilimciler uzun zamandır toplumsal yapı, ekonomi, kültür ve medeniyet arasındaki ilişkileri zihniyet kavramı üzerinden incelemekte ve modern dönüşümü bu çerçevede açıklamaya çalışmaktadırlar. Köktaş’ın asıl katkısı, söz konusu kuramsal birikimi İslam toplumlarına uygulaması ve Müslümanların modern dünyayla karşılaşma tecrübesini zihniyet perspektifinden yeniden yorumlamasıdır. Bu yaklaşım, Müslüman toplumların geri kalışını yalnızca siyasal, ekonomik veya ahlaki sebeplerle açıklamak yerine, bu sebeplerin arkasında yer alan zihinsel kalıpları ve düşünme biçimlerini sorgulamayı hedeflemektedir.

Nitekim Köktaş da eserinin, W. Sombart, Max Weber, F. Braudel, E. Bloch, Thomas Geiger ve Pierre Bourdieu gibi sosyal bilimcilerin geliştirdiği zihniyet kuramlarından yararlanarak şekillendiğini belirtmektedir. Ona göre çalışmanın amacı, yeni bir zihniyet kuramı geliştirmekten ziyade, mevcut kuramsal yaklaşımların sunduğu imkânlardan hareketle Müslüman toplumları analiz etmek ve zihniyet meselesinin bu toplumların tarihsel tecrübesini anlamadaki önemini ortaya koymaktır. Bu nedenle Köktaş’ın özgünlük iddiası, zihniyet kuramının kendisinde değil, bu kuramı Müslüman toplumların modernleşme sorununa uygulayarak yeni bir yorum çerçevesi geliştirmesinde aranmalıdır (s. 381-382).

BATI’DA YAŞANAN ZİHNİYET DEVRİMİ NASIL GERÇEKLEŞTİ?

Köktaş’a göre modern dönemde yaşanan kriz, ilk İslam toplumunu ileriye taşıyan zihniyetin zamanla kaybolmasının bir sonucudur. Bu bakımdan Müslümanların yaşadığı tecrübe, Hristiyanlığın sanayi toplumuna geçiş sürecinde karşılaştığı zihniyet krizine benzemektedir. Hristiyanlık, tarım toplumunun değerleri üzerine inşa edildiği için sanayi toplumunun ortaya çıkardığı yeni toplumsal yapıyı kavramakta ve onu aşacak yeni bir zihniyet geliştirmekte başarısız olmuş; bunun sonucu olarak Kilise otoritesini önemli ölçüde yitirmiştir. Benzer şekilde Müslüman toplumların geri kalışı da dış etkenlerden çok, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişin doğurduğu zihniyet dönüşümünü kavrayamamalarıyla ilgilidir. Bu nedenle Batı’yı anlamak, ondan yararlanmak ve onu aşacak yeni bir zihniyet geliştirmek kaçınılmazdır. Osmanlı modernleşmesinde yaşanan temel eksiklik de Batı’daki bu yapısal dönüşümün uzun süre fark edilememesidir. Köktaş’a göre zihniyet, toplumsal yapıdan bağımsız soyut bir alan değil; üretim biçimleri, ekonomik örgütlenme ve tarihsel dönüşümlerle karşılıklı etkileşim içinde şekillenen dinamik bir yapıdır.

Batı’nın modernleşme tecrübesi de bu zihniyet dönüşümünün önemini göstermektedir. Feodalizm ve Hristiyanlığın şekillendirdiği Orta Çağ düzeni, sanayi toplumuna geçiş sürecinde ciddi çatışmalar yaşamış; Reform, bilimsel devrimler, siyasal ve ekonomik dönüşümler sonunda Batı, başka medeniyetlerden yararlanmakla birlikte taklitçi olmayan özgün bir zihniyet inşa ederek modern kurumlarını oluşturmayı başarmıştır. Bu nedenle Batı modernleşmesi yalnızca bilimsel veya teknolojik bir ilerleme değil, aynı zamanda köklü bir zihniyet devrimidir. Köktaş’a göre Batı tecrübesi, Müslüman toplumlar açısından taklit edilecek bir modelden ziyade, zihniyet dönüşümünün din, toplum ve medeniyet üzerindeki etkilerini gösteren öğretici bir örnek olarak değerlendirilmelidir (s. 383-384).

MÜSLÜMANLAR TAKLİTÇİ ZİHNİYETİ BENİMSEDİ

Sorunu Müslüman toplumlara taşıyan Köktaş’a göre bu genel tablo içinde Müslüman toplumlara bakıldığında nasıl bir değerlendirme yapılabilir? İlgili bölümlerde ayrıntıları üzerinde durulduğu üzere bu kitap boyunca geliştirilen analizler göstermektedir ki, tarihsel süreç içerisinde Müslümanların zihniyet açısından tecrübelerini iki aşamada veya dönemde ele almak gerekmektedir: Özgün zihniyet dönemi ve taklitçi zihniyet dönemi. İslam’ın başlangıcından, yani ilk dönemlerinden itibaren özgüvene dayalı özgün zihniyete sahip olmanın özelliklerini taşıyan bilim, kültür, sanat, felsefe, siyaset, mimari, entelektüel dinamizm ve üretkenlik vb. alanlarda ortaya konan düşünsel ve kurumsal ürünler günümüzde özgün “İslam Medeniyeti” olarak adlandırılmakta ve Müslüman olmayanların da ilgisini çekmektedir. Burada kullandığımız “Müslüman” kavramının, sosyolojik anlamda bu kültüre mensubiyet anlamında olduğunu vurgulamak gerekir. Batı ile bir karşılaştırma yapılacak olursa Batı, gücünü ve etkisini kaybeden tarım toplumuna dayalı özgün Orta Çağ feodal ve Hristiyan zihniyeti yerine kendi içinden sanayi toplumunu besleyen ve ondan beslenen yeni bir özgün zihniyet inşa etmiştir. Müslümanlar ise çözülen tarım toplumuna dayalı özgün zihniyetin yerine aynı şekilde özgün yeni bir zihniyet inşa edemediler ve taklitçi zihin benimsemek durumunda kaldılar. Sahip oldukları özgün zihniyet dünyası özellikle 17. yüzyıldan itibaren yerini giderek daha statik ve taklitçi bir zihniyet yapısına bıraktı. Kısacası bu yüzyıldan itibaren Müslüman toplumlarda egemen zihniyet tipi taklitçilik olmuştur.

ÖZGÜN ZİHNİYETTEN NEDEN KOPULDU?

Müslüman toplumlarda bu zihniyet tipine sahip olanlar ayrıntılar bir tarafa bırakılırsa ana esken olarak kendi içinde ikiye ayrılır: Batı’yı taklit edenler ve geleneği/geçmişi taklit edenler. İçerikleri, amaçları ve yönelimleri farklı olmakla birlikte bu zihniyetin dayandığı ilke, yöntem ve sahip olduğu özellik esas itibariyle aynıdır: Taklit. Bu durumda kaçınılmaz olarak şu sorunun sorulması gerekiyor: Müslüman toplumlar özgün bir zihin dünyasından kopup veya uzaklaşıp neden ve nasıl bu taklitçi zihniyet yapısına sahip oldular? Bu soruya verilecek gerçekçi, inandırıcı ve ikna edici cevabın çıkış yolunu da göstereceği söylenebilir. Köktaş’a göre bu sorunun cevabı şudur: Müslümanlar, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişin ne anlama geldiğini, nasıl gerçekleştiğini, hangi köklü değişimlere dayandığını ve nasıl değerlendirilip eleştirilmesi gerektiğini kavrayamadılar.

Bunun somut kanıt ve göstergelerine, o zamandan beri Batı hakkında yazılan övgü dolu ya da eleştirel metinlerinde rastlamak mümkündür. Batıcılar görüntünün büyüsüne kapılırken eleştirenler de tersinden yine görüntüden hareket ediyor. Olgunun özü anlaşılamayınca sanayi toplumunun zihin dünyasında yarattığı köklü değişimi ve inşa ettiği yeni zihniyeti de anlayamayan ve buna göre kendi içsel dönüşümünü gerçekleştiremeyen Müslüman toplumlar, Batı ile kurdukları ilişkiyi genellikle hayranlığa veya nefrete dayalı taklitçilik üzerinden yüzeysel düzeyde sürdürmüşlerdir. Böyle olunca meselelerini çoğunlukla teknik, dışsal veya yüzeysel reformlarla çözmeye çalışmışlardır. Nitekim, Avrupa ile ilgili özellikle ilk dönemlerde yazılan metinlerin hemen hiçbirinde, oradaki siyasal, ekonomik ve bilimsel alanlarda neler yaşandığını analiz eden bilgilere rastlanmamaktadır. Sanayi toplumu ile ortaya çıkan yeni toplumsal, ekonomik, siyasal, bilimsel ve düşünsel bağlam kavranamadığında, taklit en kolay yol hâline gelmektedir. Taklit edilen unsurların bünyeye uygun olup olmaması ise pek önemli görülmemektedir. Çünkü kabul etmek de değiştirmek de zor olmuyor. (s. 385-386)

YENİ BİR MEDENİYET TASAVVURU NASIL ÜRETİLİR?

Hülasa Köktaş’a göre insanlık tarihindeki en büyük kırılmalardan biri, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiştir. Bu dönüşüm yalnızca üretim biçimlerini değil bilgi, otorite ve toplum anlayışını da köklü biçimde değiştirmiş; dolayısıyla modern zihniyet bu yapısal değişimin ürünü olmuştur. Bu çerçevede Müslüman toplumların geri kalışının temel nedeni, dinin kendisi veya dış etkenler değil, söz konusu zihniyet dönüşümünü kavrayamamalarıdır. Batı’nın başarısı ise öncelikle kendi tarihsel şartları içinde yeni ve özgün bir zihniyet inşa edebilmiş olmasına dayanmaktadır. Buna karşılık Müslüman toplumlar, çözülmeye başlayan tarım toplumunun zihniyeti yerine özgün bir düşünce dünyası geliştiremedikleri için taklitçi bir çizgiye sürüklenmişlerdir. Köktaş’a göre Batıcı ve gelenekçi yaklaşımlar, farklı yönelimlere sahip olsalar da aynı zihniyet probleminin iki görünümünü temsil etmektedir. Çünkü ne Batı’yı taklit etmek ne de geçmişi bugüne taşımaya çalışmak yeni bir medeniyet tasavvuru üretebilir. Bu nedenle Müslüman toplumların yeniden yükselişi, ancak çağın toplumsal gerçekliğini kavrayan ve kendi değerleri doğrultusunda özgün bir zihniyet geliştirebilen yeni bir düşünce dünyasının inşasıyla mümkün olacaktır.

YAKLAŞIMIN TARTIŞMAYA AÇIK YÖNLERİ

Bununla birlikte Köktaş’ın yaklaşımı bazı yönleriyle tartışmaya açıktır. Özellikle Batı’daki zihniyet dönüşümünü açıklarken Rönesans, Reform ve aydınlanma gibi modernleşme sürecini hazırlayan temel tarihsel kırılmaların kuramsal çerçeve içindeki yeri yeterince açıklığa kavuşturulmamaktadır. Bu hareketlerin tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişi mümkün kılan zihniyet dönüşümündeki rolünün daha ayrıntılı biçimde temellendirilmesi, yaklaşımın tarihsel açıklama gücünü artıracaktır. Yine de çalışma, Müslüman toplumların modernleşme sorununu zihniyet kavramı ekseninde yeniden tartışmaya açması ve bu alanda kuramsal bir tartışma zemini oluşturması bakımından önemli bir katkı niteliği taşımaktadır.

Sonuç olarak Köktaş’a göre Müslüman toplumların geri kalışını cehalet, sömürgecilik, ahlaki yozlaşma, ulema, içtihat, Batıcılık veya laiklik gibi olgular üzerinden açıklamak, sorunun belirtilerini tartışmak anlamına gelmektedir. Asıl mesele, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişle ortaya çıkan zihniyet dönüşümünün yeterince kavranamamış olmasıdır. Bu nedenle Köktaş, modern dünyadaki toplumsal ve medeniyetler arası farklılıkların belirleyici unsurunu zihniyet değişiminde görmektedir.

Bu çerçevede Batı’nın başarısı, tarihsel kırılmayı doğru okuyarak kendi zihniyetini yeniden inşa edebilmesine; Müslüman toplumların yaşadığı kriz ise bu dönüşüme uygun özgün bir zihniyet geliştirememelerine bağlanmaktadır. Köktaş’ın yaklaşımı, zihniyet meselesini tarihsel ve toplumsal dönüşümlerle birlikte ele alması bakımından, Müslüman toplumların modernleşme sorununa özgün ve açıklayıcı bir kuramsal çerçeve sunmaktadır.