Ali Rıza Alaboyun - Eski Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı
Tarih, sadece savaş meydanlarında değil, medreselerin loş koridorlarında, felsefe metinlerinin satır aralarında da yazıldı. Türk tarihinin en parlak sayfalarından biri olarak kabul edilen ve Türk-İslam devletinin kadim omurgasını oluşturan tarihi devir Büyük Selçuklu devridir. Bu devir birçok farklı mezhep ve dini inanç ile farklı etnik yapıları bünyesinde toplayan mezhepler üstü bir basiret ile Maturidi ve Eşari iş birliğinin zirve yaptığı tarihin tam bir kırılma noktasıdır. Sultan Alparslan ve oğlu Melikşah, askeri dehalarıyla imparatorluğun sınırlarını genişletirken; arka planda İslam düşünce tarihinin en büyük teolojik krizlerinden ve kurtuluş hamlelerinden biri yaşanıyordu.
Bu döneme objektif bir mercekle baktığımızda, tarihin önümüze koyduğu paradoks oldukça çarpıcıdır: Devletin en tepesindeki hükümdarlar öz be öz Hanefi-Maturidi geleneğine bağlıyken, devletin fikrî ve teolojik yapısı neden tamamen Şafi-Eşari ekolüne emanet edilmişti? Diğer bir ifade ile Türklerin İslam’ı kabulünden sonra benimsedikleri Hanefi-Maturidi Okulu, Türk devletinin ve ehli sünnetinin saldırıya uğradığı ve büyük varoluş mücadelesinin verildiği bu devirde neden en ön saflarda yer alamadı? Bu sorunun cevabı Selçuklu hanedanın mezhepçi bir taassuptan uzak durarak, devletin varlığını tehdit eden anlık ve konjonktürel asimetrik bir tehlike karşısında sergilediği mezhepler üstü “Sünni Savunma” vizyonunda gizlidir.
NİZAMİYE MEDRESELERİ
O dönemde Selçuklu, sadece dış düşmanlarla çarpışmıyordu. İçeride devletin kılcal damarlarına sızan felsefi ve teolojik bir yıkım operasyonu yürüten Fatımi destekli Batıni (Haşhaşi) hareketi ile de mücadele ediyordu. Bâtıniler, sıradan bir isyancı grup değildi; suikastlar düzenleyen antik Yunan’ın felsefesini ve gizlemli yorumlarını kullanan, entelektüel argümanlarla genç zihinleri zehirleyen muazzam bir propaganda makinesine sahiptiler. Karşılarında felsefi aklın silahıyla konuşan bir tehdit vardı ve bu tehdit ancak aynı ağırlıkta bir entelektüel dehayla durdurulabilirdi.
İşte bu noktada Selçuklu devlet aklı, siyasi deha ile ilmi dehanın muazzam bir ortaklığına sahne oldu. Efsanevi bilge vezir Nizamülmülk, vizyoner devlet adamlığıyla bu ideolojik yangını söndürmek için harekete geçti. Batıniliğin entelektüel köklerini kurutmak amacıyla tarihin ilk organize üniversite ağı olan Nizamiye Medreseleri’ni kurdu. Kurumsal gücünü, o dönem Bağdat, Basra ve Nişabur gibi merkezlerde felsefi metodolojiye en hâkim, en hazır güç olan Şafi-Eşari birikimiyle birleştirdi.
GAZALİ KALKANI
Nizamülmülk’ün bu stratejik vizyonu, İslam düşünce tarihinin en parlak zekâsı olan İmam Gazali’nin sahneye çıkmasıyla taçlandı. Gazali, sadece bir fıkıh veya kelam âlimi değildi; o, felsefeyi bizzat felsefecilerden daha iyi analiz edip onların tutarsızlıklarını kendi silahlarıyla deşifre eden bir entelektüel, bir deha idi. Nizamiye Medreseleri’nin başına geçen Gazali, kaleme aldığı eserlerle Bâtıni propagandasının felsefi altyapısını çökerterek Sünni dünyasının akidesini koruyan muazzam bir kalkan oldu.
HANEFİ-MATURİDİ EKOLÜ NEDEN SÜRECE MÜDAHİL OLAMADI?
Ne yazık ki Maturidilik, Selçukluların ve İslam’ın maruz kaldığı bu ani ve küresel taarruza doğrudan cevap verebilecek bölgesel yaygınlığa henüz sahip değildi. İmam Maturidi’nin mirası, o yıllarda Maveraünnehir’in yerel sınırları içinde kalmıştı ve henüz Eşarilik gibi sınırları aşan, sistematik bir kelam dili haline dönüşmemişti.
Literatür çalışmaları İmam Maturidi’nin ana dilinin Arapça olmaması nedeniyle kaleme aldığı eserlerindeki fikirlerinin anlaşılması ve yaygınlaşmasında zorluklarla karşılaştığını göstermektedir. Tarihçiler Maturidi düşüncenin kaderini değiştiren kişinin büyük Maturidi âlimi Ebü’l-Muîn en-Nesefî ve onun Kaleme aldığı Tabsıratü’l-Edille adlı eseri olduğunu söylerler. En-Nefesi, İmam Maturidi’nin fikirlerini mükemmel bir sistematiğe kavuşturdu teorik bir öğreti olmaktan çıkarıp, felsefi ve teolojik tehditlere karşı meydan okuyabilecek dinamik, rasyonel ve güçlü bir kelam metodolojisi haline getirdi. Araştırmacılar, onun bu kurucu hamlesi olmasaydı, Maturidilik’in bir ekol olarak tarih sahnesinde kalıcı bir kurumsal kimlik kazanamayabileceğini söylemektedirler.
YENİ GAZALİLER VE NESEFİLER YETİŞTİRMELİYİZ
Kısacası; Alparslan ve Melikşah döneminde sergilenen bu tavır o anki mezhepler üstü devlet aklından kaynaklanıyordu. Onlar Maturidiliği ve Hanefiliği benimserken; ümmetin bekası tehlikeye girdiğinde, Eşari okuluna mensup Nizamülmülk’ün kurumsal dehasına ve İmam Gazali’nin sarsılmaz ilmi otoritesine alan açarak yangını söndürecek en doğru hamleyi yaptılar. Bu esnada arka planda olgunlaşan ve en-Nesefî’nin dehasıyla zamanla dev bir kelam okuluna dönüşen Maturidi gelenek, yüzyıllar sonra kurulacak olan Osmanlı İmparatorluğu’nun resmi devlet aklı haline geldi ve geniş bir coğrafyada kabul gördü.
Bu tarihi geçmişi bilmeden Eşariliğe karşı Maturidicilik veya Maturidliğe karşı Eşaricilik yapmaya çalışmak zımmen bir mezhepçilik yapmak ve ehlisünnet itikadına darbe vurmak anlamına gelir. Ülkemizin büyük bir kısmı Maturdi-Hanefi okuluna mensup olsa da güney doğu bölgemizde yaşayan vatandaşlarımız Eşari-Şafii okuluna mensuplardır.
Eşari ve Maturiddi çekişmesi yapmak yerine, bilimin zirve yaptığı, her 10 saatte bilginin ikiye katlandığı ve bilgiye erişimin bu kadar kolay olduğu günümüzde yeni Gazzalilerin ve Nesefilerin yetişmesi için gerekli akademik alt yapıyı hızla oluşturmalıyız. Bir an için düşünelim eğer Selçuklu sultanlarının sergilediği o mezhepler üstü devlet aklı olmasa idi bugün Türkiye Cumhuriyeti'nden bahsedebilir miydik?