Adalar Denizi’nde Yunanistan’ın tehlikeli oyunu
04:00, 19/09/2026, CumartesiG: Güncelleme: 05:27, 19/09/2026, Cumartesi
Yeni Şafak

İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım
Kendi komşusunun ekonomik desteğiyle nefes aldığını bizzat başbakan nezdinde ifade eden bir yapının minnet duymak yerine aynı komşuya kılıç sallaması, tarihin hiçbir döneminde rasyonalite ile bağdaşmamıştır; şüphesiz bugün de bağdaşmayacaktır.
Abdulkadir Aksöz - Doktorant, İstanbul Medeniyet Üniversitesi
Adalar Denizi’nin sularında esen rüzgârlar, uzun bir süredir dostluktan ziyade ağır bir jeopolitik gerilim taşıyor. Yunanistan’ın, Lozan Barış Antlaşması’nın açık, net ve kesin hükümlerini bütünüyle hiçe sayarak kendisine gayri askerî statüde kalmak şartıyla devredilen adaları silahlandırması, iki ülke arasında kurulan hassas statükoyu sarsmaktadır. Tarihsel hafızamızı yokladığımızda, Ege adalarının Osmanlı asırları boyunca payitahtın, Çanakkale Boğazı’nın ve Anadolu’nun ana kilidi, adeta ileri karakolu işlevini gördüğünü hatırlarız. Bu stratejik kalkanın elden çıkması, imparatorluğun savunma hattında onarılamaz yaralar açmıştı. O dönemde kaybedilen toprakların Anadolu’nun güvenliği için gelecekte yaratacağı zafiyetler acı tecrübelerle sabitken, bu adaların bugün birer askeri üsse dönüşme ihtimali Türkiye için kabul edilmesi mümkün değildir.
YUNAN GÖLÜNE ÇEVİRME HEDEFİNİN AÇIK İŞARETİ
Atina yönetiminin Türkiye kıyılarına adeta bir taş atımı mesafedeki, silahsızlandırılmış olması gereken adalara üst düzey siyasi ve askeri makamlarca gösterişli ziyaretler düzenlemesi tansiyonu bilerek tırmandıran provokatif bir tiyatrodan ibarettir. Anadolu’dan çıplak gözle dahi izlenebilen bu tahrik gösterilerine ek olarak, karasularını 12 deniz miline çıkarma tartışmaları Adalar Denizi’ndeki statükoyu baltalayan bir diğer temel unsurdur. Türkiye açısından haklı olarak “casus belli” yani savaş nedeni sayılan bu ihtimal, Adalar Denizi’ni adeta kapalı bir Yunan gölüne çevirme arzusunun en somut, en tehlikeli işaretidir. Kaldı ki uluslararası hukukun temel prensiplerini eğip bükerek kendi lehine yorumlamaya çalışan Yunanistan, denizin ortak kullanım alanlarını tamamen tekelleştirme peşindedir. Böylesi bir hamlenin Ege’nin dar ve girift coğrafi yapısı göz önüne alındığında, Türkiye’nin uluslararası sulara çıkışını bütünüyle boğacağı ortadadır. Ankara’nın bu konudaki tavizsiz duruşu meşru müdafaa ve egemenlik haklarının muhafazası ilkesinden beslenmektedir.
FANTASTİK BİR HARİTA MÜHENDİSLİĞİ
Anadolu ana karasına coğrafi teması neredeyse iç içe geçmiş adaların durumuna yakından bakıldığında, Yunanistan’ın tezlerindeki mantıksızlık çok daha net anlaşılabilir. Kaş ilçesine yüzerek ulaşılabilecek kadar yakın, topu topu on kilometrekarelik Meis Adası üzerinden Doğu Akdeniz’de devasa bir deniz yetki alanı talep etmek, coğrafyanın ve hakkaniyetin sınırlarını tahrip etmektir. Benzer şekilde Çeşme’nin karşısındaki Sakız, Kuşadası’nın bitişiğindeki Sisam veya Ayvalık’ın kıyısındaki Midilli, Anadolu’nun doğal uzantısı niteliğindeki coğrafi yapılardır. Bu denli iç içe geçmiş bir topoğrafyada, anakaranın devasa kütlesini yok sayarak küçücük adalara tam etki tanımak, uluslararası deniz hukukunun hakkaniyet ilkesini kökünden reddetmektir. Atina’nın, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge hesaplamalarında Türkiye’nin jeopolitik ağırlığını sıfırlamaya çalışması, sahada hiçbir zaman karşılık bulamayacak fantastik bir harita mühendisliğidir.
Dünya tarihi anakaralardan uzak veya aidiyeti tartışmalı adalar üzerinden patlak veren, on yıllarca süren yıkıcı uyuşmazlıkların örnekleriyle doludur. Arjantin ile İngiltere’yi 1982 yılında sıcak çatışmaya sürükleyen Falkland krizi, küçük kara parçalarının ulusal onur ve egemenlik algısıyla birleştiğinde nasıl bir barut fıçısına dönüştüğünü gösteren çarpıcı bir vakadır. Keza II. Dünya Savaşı’nın bitiminden bu yana Rusya ile Japonya arasında çözümsüz kalan, iki ülkenin resmi bir barış antlaşması imzalamasını dahi engelleyen Kuril Adaları sorunu, adalar üzerindeki stratejik hesapların küresel güç dengelerini nasıl kilitlediğini kanıtlamaktadır. Yunanistan’ın Ege’deki maksimalist adımları tarihin bu karanlık sayfalarından ders çıkarmak yerine, kasten benzer bir kriz ortamı yaratma arzusunu yansıtmaktadır.
AMAÇ: TÜRKİYE’Yİ GÜNEYDEN ÇEVRELEME
Atina, bu hukuk dışı iddialarını uluslararası arenada desteklemek maksadıyla, bölge dışı aktörleri de işin içine katarak bölgesel ittifaklar kurma yoluna gitmektedir. İsrail, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Yunanistan ekseninde şekillenen, zaman zaman ortak askeri tatbikatlarla açık bir güç birliğine dönüşen yeni yakınlaşma, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları ile stratejik üstünlük mücadelesinin doğrudan bir yansımasıdır. Bu üçlü yapı, Ankara’yı güneyden tamamen çevreleme gayesi gütmektedir. Doğu Akdeniz doğalgazını, coğrafyanın en uzun kıyı şeridine sahip ülkesi Türkiye’yi dışlayarak Avrupa’ya taşıma projelerinin ekonomik rasyonaliteden bütünüyle uzak olduğu aşikardır.
EKONOMİLERİ TÜRK TURİSTLERİN DÖVİZLERİ SAYESİNDE AYAKTA
Tüm bu jeopolitik gelişmeler dışında gözlemlenen en trajikomik tablo ise şüphesiz sosyo-ekonomik boyutta yaşanıyor. Yunan devleti, namlularını Anadolu kıyılarına çevirip adalara ağır silahlar yığarken aynı adaların ekonomisi, Türk turistlerin bıraktığı dövizlerle ayakta durmaktadır. Bilhassa yaz aylarında kapıda vize uygulamasının da etkisiyle Midilli, Sakız, İstanköy (Kos) veya Rodos gibi adalara akın eden on binlerce Türk vatandaşı, ekonomik krizlerle boğuşan Yunan esnafına adeta can suyu olmaktadır. Atina’nın siyasi retoriğindeki aşırı Türkiye karşıtlığı ile adalar halkının Türk turistlere duyduğu derin ekonomik muhtaçlık, uluslararası ilişkiler literatürüne geçecek türden ibretlik bir çelişkidir. Bir yanda Ankara’ya karşı askeri kalkan örme hevesi, diğer yanda komşunun cüzdanına bağlanan ekonomik umutlar yatmaktadır. Bu ikiyüzlü yaklaşım, samimi ve sürdürülebilir bir komşuluk politikasının temelden yoksun olduğunu en yalın haliyle kanıtlamaktadır.
ATİNA BU MAKSİMALİST RÜYADAN ARTIK UYANMALI
Nihayetinde Adalar Denizi’nde suların durulması, Atina’nın bu maksimalist rüyalarından uyanıp bölgesel gerçekliğe dönmesine bağlıdır. Lozan’ın özenle kurduğu hassas dengenin tek taraflı hamlelerle, fiili durumlar yaratılarak bozulması kabul edilemez. Silahsızlandırma yükümlülüklerini çiğneyen Atina’nın politikaları, Doğu Akdeniz havzasındaki istikrarsızlığı derinleştiren başat faktördür. Fakat İsrail-GKRY destekli yapay eksenlerin veya Avrupa Birliği kalkanının Türkiye›nin egemenlik haklarını koruma konusundaki sarsılmaz kararlılığını aşması imkânsızdır. Kendi komşusunun ekonomik desteğiyle nefes aldığını bizzat başbakan nezdinde ifade eden bir yapının minnet duymak yerine aynı komşuya kılıç sallaması, tarihin hiçbir döneminde rasyonalite ile bağdaşmamıştır; şüphesiz bugün de bağdaşmayacaktır.