Hristiyanların gelecekte kendi aralarındaki kin ve düşmanlık ile ilgili Kur’ân’ın mucizevi ihbarı
04:00, 17/09/2026, PerşembeG: Güncelleme: 05:19, 17/09/2026, Perşembe
Yeni Şafak

İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım
Kur’ân’ın nâzil olduğu 7. yüzyılın başlarında Hristiyanlık bünyesinde teolojik tartışmalar mevcut olmakla birlikte, sürecin kıyamete kadar çözülemeyecek bir kin, düşmanlık, kurumsal kopuş ve hatta “kıyameti çabuklaştırma-Tanrıyı kıyamete zorlama” iddiasıyla küresel kaosa hizmet eden teolojik yapılara evrileceğini haber vermek, ancak zamanın ötesinde bir ilimle mümkündür.
Prof. Dr. Ali Erbaş - Onsekizinci Diyanet İşleri Başkanı
Kur’ân-ı Kerim, Maide Suresi’nin 14. ayetinde Hristiyanların kendi aralarında yaşayacakları kin ve düşmanlıktan bahsetmektedir. Gerçekten de aralarındaki en büyük ayrılıklar, düşmanlıklar, kin, nefret ve hatta savaşlar Kur’ân geldikten birkaç asır sonra başlamış, kilise pek çok parçaya bölünmüş, birbirlerini heretik (sapkın) olmakla suçlamışlar, birbirlerinin kiliselerine bile gitmeyi yasakmışlar, yüzlerce yıl süren din savaşlarının sadece “1618-1648 arası 30 yıl savaşları” denilen bölümünde bile Katolik-Protestan savaşında en az 4 milyon insan öldürmüşlerdir. Bu ayrılık 1000 yıldan fazladır sürmektedir. Çok çok ilginç! Ayet-i celileyi okuyunca ve bunu Hristiyanların tarihi süreci doğrultusunda anlamaya çalışınca bu ilginçlik hayrete dönüşmektedir. Önce ayet-i celileyi okuyalım:
“Biz Hristiyanız” diyenlerden de sağlam söz almıştık. Ama onlar da akıllarından çıkarmamaları istenen şeylerden önemli bir kısmını unuttular. Bu sebeple, biz de aralarına kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlığı yapıştırdık. Allah, ne yapmakta olduklarını onlara bildirecek!
Kur’ân’ın nazil olduğu 7. yüzyılda Hristiyanlık çeşitli konsillerde yapılmış olan tartışmalar etrafında bazı çekişmeler yaşıyordu. Ayette geçen “kıyamet gününe kadar” vurgusu, bu çekişmelerin o dönemle sınırlı kalmayıp tarihin ilerleyen safhalarında çok daha büyük boyutlara ulaşacağını öngörmesi açısından oldukça dikkat çekicidir. Ayet-i kerimeyi farklı boyutlarıyla ele alarak Hıristiyanlık tarihindeki tezahürlerini anlamaya çalışalım:
KUR’ÂN’IN GAYBÎ İHBARLARI VE İ’CÂZÜ’L KUR’ÂN
İslam kelam ve tefsir geleneğinde Kur’ân-ı Kerim’in ilahi kaynaklı oluşunun en somut delillerinden biri “i’câzü’l-Kur’ân” başlığı altında ele alınan üslup, edebi icaz ve gaybdan haber verme (ihbâru’l-gayb) niteliğidir. Kur’ân, insan aklının, nazil olduğu dönemdeki verilerle öngöremeyeceği toplumsal, siyasal ve dini süreçlere dair kesin ifadeler kullanmış; bu ifadeler tarihin akışı içerisinde birebir karşılık bulmuştur. Bunun Kur’ân’da pek çok örneği mevcuttur. Bu bağlamda Mâide suresinin 14. ayet-i kerimesi, Hristiyan toplumların teolojik, sosyolojik ve kurumsal geleceklerine dair olağanüstü bir tarihsel öngörü barındırmaktadır.
ا Ayette yer alan فََ غََْْرََيْْنََا بََيْْنََهُُمُُ
ي لِ � ةِۜۜ ي ي لل الْْعََدََاوََةََ وََالْْبََغْْضَٓٓاءََ اِِٰ اِِٰٰىِِٰ وََْْمِ الْْقِ مََِِٰٰٰ (Biz de onların arasına kıyamet gününe kadar sürecek kin ve düşmanlığı yapıştırdık) ifadesi, basit bir tarihsel gözlem değil; zamanı ve mekânı kuşatan ilâhî ilmin geleceğe matuf kesin bir tespiti niteliğindedir. Kur’ân’ın nâzil olduğu 7. yüzyılın başlarında Hristiyanlık bünyesinde teolojik tartışmalar mevcut olmakla birlikte, sürecin kıyamete kadar çözülemeyecek bir kin, düşmanlık, kurumsal kopuş ve hatta “kıyameti çabuklaştırma-Tanrıyı kıyamete zorlama” iddiasıyla küresel kaosa hizmet eden teolojik yapılara evrileceğini haber vermek, ancak zamanın ötesinde bir ilimle mümkündür.
KUR’ÂN’IN NÜZUL DÖNEMİNDE HRISTİYAN DÜNYASININ DURUMU
Kur’ân-ı Kerim’in vahyedildiği dönemde Hristiyanlık, Roma İmparatorluğu’nun resmi dini haline geldikten sonra özellikle İsa Mesih’in tabiatı (Kristoloji) üzerindeki tartışmalarla meşgul idi. İznik (325), Kadıköy (451) gibi erken dönem konsillerinde alınan kararlar neticesinde Monofizit (Ermeni, Süryani, Kıpti) ve Nesturi kiliseler, Doğu Roma’nın resmî çizgisinden ayrılmıştı. Ancak Mâide Suresi’nin 14. ayetinin mucizevi boyutu, olayı yalnızca 7. yüzyıldaki Doğu Akdeniz havzasındaki teolojik tartışmalarla sınırlı tutmayıp, bu durumun “kıyamet gününe kadar” süreceğini beyan etmesindedir. Nitekim Kur’ân’ın nüzulünden sonraki asırlarda yaşanacak olan gelişmeler, ayrışmanın lokal kalmadığını, aksine küresel boyutta bir düşmanlığa, kurumsal ve kanlı çatışmalara evrildiğini göstermiştir. Bu durum Kur’ân’ın evrenselliğinin önemli bir tezahürüdür.
BÜYÜK BÖLÜNME
Hristiyanlık tarihinin en radikal kurumsal kopuşu, Kur’ân’ın nüzulünden 444 yıl sonra, 1054 yılında gerçekleşti. Roma Kutsal Makamı ile Konstantinopolis Patrikhanesi, Papa IX. Leo’nun temsilcisi Kardinal Humbert ve Patriğin karşılıklı olarak birbirlerini aforoz etmesiyle yollarını kesin olarak ayırdı. Bu büyük bölünmeden sonra Batı kilisesi Katoliklik, Doğu kilisesi ise Ortodoksluk ismiyle anılmaya başlandı. Bu bölünme yalnızca teorik bir doktrin ayrılığı olarak kalmamış, derin bir nefrete dönüşmüştür. Nitekim 1204 yılındaki IV. Haçlı Saldırısı sırasında Katolik Haçlı birliklerinin Ortodoks Hristiyanlığın kalbi olan Konstantinopolis’i işgal ederek yağmalaması, kiliseleri tahrip etmesi ve halkı katletmesi, ayette belirtilen “kin ve düşmanlığın” tarihsel bir tezahürü olmuştur. Bu olaydan sonra Ortodoks dünyasında “İstanbul’da Kardinal külahı görmektense Türk sarığı görmeyi tercih ederiz” anlayışı kök salmıştır.
REFORM HAREKETİ VE AVRUPA’DA MEZHEP SAVAŞLARI
16. yüzyıla gelindiğinde Almanya’da Martin Luther, Fransa’da Jean Calvin ve İsviçre’de Huldrych Zwingli liderliğinde başlayan Reform hareketleri, Katolik Kilisesi’nin otoritesine karşı büyük bir başkaldırı oluşturdu. Bu teolojik kırılma, Hristiyan dünyasını bu kez Katolik ve Protestan kamplarına böldü. İki tarafın birbirini “heretik” ve “Deccal’in hizmetkarı” olarak tanımlaması, Avrupa’yı yüzyıldan fazla sürecek kanlı bir savaş alanına çevirdi:
Fransa Din Savaşları ve St. Bartholomew Katliamı (1572): Katoliklerin Protestanlara yönelik gerçekleştirdiği bu tertipte, tek bir gecede binlerce Protestan katledilmiştir.
Otuz Yıl Savaşları (1618–1648): Katolik ve Protestan devletler arasında vuku bulan bu savaş, Hristiyanlık tarihindeki en yıkıcı mezhep çatışmasıdır. Orta Avrupa, nüfusunun yaklaşık yüzde 20 ila yüzde 40’ını kaybetmiştir. Yaklaşık 4 ila 8 milyon insanın katledildiği tahmin edilen bu savaş, dönemin dünya nüfusu oranlandığında tarihin en büyük felaketlerinden biridir.
AYETİN KIYAMET VURGUSU BAĞLAMINDA ZİRVE NOKTASI
Ayette dikkat çeken en belirgin zaman vurgusu “ilâ yevmi’l-kıyâme” yani kıyâmet gününe kadar ifadesidir. Bu ifade, sadece düşmanlığın sürgit devam edeceğini değil, aynı zamanda Hristiyanlığın kendi bünyesinden çıkacak Kıyametçi anlayışların merkezine bizzat “kıyameti” ve “kaosu” yerleştireceğini de ima eder. Bu durumun en somut tarihsel ve güncel örneği Evanjelizm ve onun eskatolojik (kıyametçi) söylemleridir.
EVANJELİK TEOLOJİ VE ARMAGEDON TUTKUSU
Protestanlık içinden 18. ve 19. yüzyıllarda İngiltere ve ABD merkezli olarak filizlenen Evanjelizm (Hristiyan Siyonizmi), klasik kiliselerden çok farklı bir eskatolojik okumaya sahiptir. “Dispensasyonalizm” (Dönemsellik) anlayışına dayanan bu öğretiye göre, Hz. İsa’nın yeryüzüne ikinci kez gelişi (Parousia) tesadüfi bir zamanda gerçekleşmeyecektir; aksine belirli tarihsel ve jeopolitik şartların olgunlaşması gerekmektedir. Evanjelik söylemin temelini oluşturan bu anlayış, kelimenin tam anlamıyla “Tanrı’yı kıyamete zorlama” politikasıdır. Bu doktrine göre Orta Doğu’da büyük savaşlar çıkmalı, Kudüs merkezli küresel bir kaos ve çatışma ortamı doğmalı, Mescid-i Aksa’nın yerine 3. Süleyman Tapınağı inşa edilmeli ve nihayetinde Hayfa’nın güneydoğusunda bulunan Megiddo ovasında tarihin en kanlı savaşı olan Armagedon (Savaşı) yaşanmalıdır. Siyonist Evanjelistler bu sapkın inançlarıyla ezelî düşmanları Siyonist Yahudilerle iş birliği yapmaktan ve onları da bu sapkın inançlarına alet etmekten geri durmamışlardır.
KAOS, FESAT VE DÜNYAYA YAYILAN KAN
Klasik dinsel öğretiler kıyametten korunmayı veya barışı tesis etmeyi hedeflerken, radikal Evanjelik eskatoloji kıyametin kopmasını, büyük yıkımı ve savaşı arzulanan ve hızlandırılması gereken bir kutsal hedef olarak görür. Bu anlayışın siyasi kararlara ve dış politikalara etki etmesi; Orta Doğu başta olmak üzere dünyada milyonlarca insanın canına, gözyaşına ve bitmeyen savaşlara yol açmıştır. Buradaki en sarsıcı teolojik gerçek şudur: Hristiyan bünyesinden çıkan bu aşırı akımlar, bizzat kendileri kıyameti koparmak ve kaosu kıyamete kadar sürdürmek niyetinde olduklarını açıkça ilan etmektedirler. Kıyamet senaryoları üzerine kurulan bu fesat ve kan planı, ayetteki “kıyamete kadar kin ve düşmanlığın süreceği” ilahi hükmüyle dehşet verici bir biçimde örtüşmektedir. Ayet, bu zihniyetin dünyayı barışa değil, kıyamete kadar sürecek bir çatışma döngüsüne sokacağını asırlar öncesinden haber vererek tüm insanlığı uyarmıştır.
AYETİN METİNSEL VE SOSYOLOJİK ANALİZİ
Ayette geçen temel kavramlar, sosyolojik, psikolojik ve eskatolojik açıdan Hristiyanlık tarihinin ana karakterini özetler:
“Sözün unutulması”ndan ه۪ۖۖ) ر و و م مِِ ًا مَِِّ اََِّ ذُُكِِّ اُُ بِِ فََنََسُُ ا حََظًّ ) maksat İncil’in sevgi, merhamet ve tevhid mesajının unutularak siyasi güç ve kanlı eskatoloji planlarına araç kılınmasıdır.
ا “Yapıştırmak” (… (فََ غََْْرََيْْنََا
ile kin ve düşmanlığın kurumsal yapılara, kilise doktrinlerine ve siyasi politikalara (evanjelik lobiler vb) yapışıp sökülememesi murad edilmektedir. Ayetteki “ağraynâ” ifadesi, bir şeyin bir yere yapışması, sökülüp atılamayacak şekilde yerleşmesi anlamına gelen “ğarâ” (tutkal/zamk) kökünden türemiştir. Bu dilsel incelik, Hristiyan gruplar arasındaki düşmanlığın ve kaosa olan meylin gelip geçici bir durum olmadığını, bünyeye kazınmış yapısal ve kalıcı bir nitelik olduğunu gösterir.
“Kin ve düşmanlık” ( الْْعََدََاوََةََ
� وََالْْبََغْْضَٓٓاءََ ) ile aforozlar, engizisyon, Katolik-Protestan savaşları ve günümüzde diğer din ve mezhepleri “Armagedonda yok edilecek düşman” görme zihniyeti kastedilmektedir.
ي لل لِ “Zamansal son nokta” ( اِِٰ اِِٰٰىِِٰ وََْْمِ
ةِۜۜ ي ي الْْقِ مََِِٰٰٰ ) ile çatışmanın sadece geçmişte kalmayıp, kıyameti zorlama mantığıyla bizzat kıyamet anına kadar bâkî kalacağının ilan edilmesi ifade edilmektedir.
GÜNÜMÜZ DİNLER TARİHİ VE SİYASET BİLİMİ AÇISINDAN DEĞERLENDİRME
Günümüzde bir yanda Vatikan liderliğindeki geleneksel anlayışlar, Evanjelik yapıların “Armagedon” odaklı kıyamet senaryolarının küresel siyaseti tehdidi ve diğer yanda Ortodoks dünyası arasındaki itikadi ve siyasi gerilimler devam etmektedir. Örneğin Rusya-Ukrayna Savaşı’nda kiliselerin takındığı tutumlar ve bölünmeler ve ikisi de Ortodoks olmasına rağmen Fener Patrikhanesi ve Rus Ortodoks Patrikliği arasındaki çekişmeler. 2018 yılı idi, bir toplantıda Rus Ortodoks Patrikliğinden üst düzey bir piskopos ile görüşmemizde Fener Patrikhanesi ile aralarındaki durumu sormuştum ve bana “bizim aramız artık kıyamete kadar düzelmez” demişti.
Kiliselerin karşılıklı teolojik reddiyeleri ve radikal grupların “dünyayı kıyamete sürükleme” niyeti, 21. yüzyılda dahi bu dinin mensupları arasındaki veya bu din adına yürütülen kin, düşmanlık ve kaos iradesinin son bulmadığını kanıtlamaktadır.
Sonuç olarak Kur’ân-ı Kerim’in, insanlığın tarihsel süreç içerisinde geçireceği evreleri ve toplumsal yapıların dönüşümünü ilahi ilmin genişliğiyle haber veren bir kitap olduğu hakikatini tek bir ayet bile ortaya koymaktadır. Mâide suresinin 14. ayeti ihbar-ı gayb niteliklidir ve beşeri bir aklın ötesindedir: 7. yüzyılda ifade edilen ve kıyamete kadar süreceği belirtilen bir bölünmüşlük ve düşmanlık vurgusu; 1054 ayrılığı, Reform hareketleri, Hristiyanlar arasındaki din-mezhep savaşları, Katolik ve Protestanlar arası Otuz Yıl Savaşları ve son dönemde ortaya çıkan Evanjelik “kıyameti zorlama” politikalarıyla tam manasıyla doğrulanmıştır. Bir insanın kendi dönemindeki sınırlı şartlara bakarak, bir dinin takipçilerinin ve bu dinden türeyen mezheplerin hem kendi aralarında hem de dünyada kıyamete kadar sürecek bir kin, düşmanlık ve kaos döngüsü içinde kalacağını kesin bir dille iddia etmesi ve hatta bu grubun ilerleyen asırlarda “kıyameti koparmayı dini bir gaye” edineceğine telmihte bulunması beşeri bir tahminle açıklanamaz. Dolayısıyla Mâide Suresi’nin 14. ayeti, Kur’ân-ı Kerim’in Allah kelamı olduğunu, zamandan ve mekândan münezzeh bir ilme dayandığını ve metninin insanlık tarihiyle kurduğu mucizevî bağı açıkça ortaya koyan en güçlü gaybî ihbar delillerinden biridir.