Osmanlı İmparatorluğu’nun altı asrı aşan uzun ömrü ve üç kıtaya yayılan hâkimiyeti, sadece askeri güç ya da gaza anlayışıyla açıklanamayacak kadar derin bir zihniyet ve idare birikimine dayanıyordu. Bu devasa yapının nasıl ayakta kaldığını, klasik dönemden modernleşmeye uzanan dönüşümünü ve meşruiyet zeminini kavramak için kilit bir kavram öne çıkar: Adalet Dairesi.
Kadim devlet geleneklerinin harmanlanmasıyla şekillenen bu anlayış, Osmanlı siyaset düşüncesinin ve idare pratiğinin adeta kodlarını oluşturuyordu. Adalet Dairesi, toplum düzenini, iktisadi işleyişi ve hukuk anlayışını doğrudan belirlemekteydi. Ne var ki on dokuzuncu yüzyılla birlikte hız kazanan modernleşme süreci bu köklü kavramı da dönüştürdü. Geleneksel “nizam” fikri yerini giderek “terakki”, “medeniyet, “hürriyet” ve “meşrutiyet” gibi yeni kavramlara bıraktı. Gelin Osmanlı’nın uzun ve adil idaresinin arkasındaki fikre daha yakından bakalım.
Adalet Dairesi’nin kökenleri
Adalet Dairesi, kökleri klasik imparatorluk geleneklerine uzanan ve kadim bir devlet idare etme zihniyetini yansıtan bir kavram olarak öne çıkar. Osmanlılar bu mirası kendilerinden önce Anadolu ve mücavir coğrafyaları yönetmiş olan köklü devletlerden devralmakla kalmamış, onu kendi siyasi ve kültürel dünyaları içinde yeniden yoğurarak özgün bir terkibe dönüştürmüşlerdir. Bu anlayışta devletin bekası, “nizam-ı âlem” yani dünyaya düzen sağlama fikriyle doğrudan bağlantılıdır.
Bu anlayışın en meşhur ve tertipli ifadesi on altıncı yüzyıl Osmanlı alim, devlet adamı ve şairlerinden olan Kınalızade Ali Çelebi (ö.1572)’nin Ahlâk-ı Alâî adlı İslam ahlak literatüründe klasikleşmiş eserinde karşımıza çıkar. Kınalızade, Adalet Dairesi’ni birbirine zincirleme bağlı sekiz unsurdan oluşan dairesel bir mantıkla açıklar:
“Adldir mûcib-i salâh-ı cihan / Cihan bir bağdır dîvarı devlet / Devletin nâzımı şeriattır / Şeriata olamaz hiç hâris illâ mülk / Mülk zapt eyleyemez illâ leşker / Leşkeri cem edemez illâ mal / Malı cem eyleyen râiyettir / Râiyeti kul eder pâdişah-ı âleme adl.”
“Dünyanın düzenini adalet sağlar; dünya devletin koruduğu bir bahçedir; devleti şeriat korur; şeriatı hükümdar korur; hükümdar asker olmadan ayakta duramaz; asker servet olmadan toplanamaz; serveti halk üretir; halkı hükümdara bağlayan ise adalettir.”
Bu silsilevî yapıda, zincirin halkalarından herhangi birinin zayıflaması ya da kopması bütün düzenin sarsılması anlamına geliyordu. Adalet ise hem âlemin hem de devletin bekasının sebebi olarak kodlanmıştı. Buna karşılık adaletin zıddı olan “zulüm” düzenin bozulmasını ve nihayetinde devletin çözülüşünü ifade etmekteydi. Hz. Ali’ye nisbet edilen “Devlet küfürle ayakta durabilir, zulümle asla.” ve Hz. Ömer’e atfedilen “Adalet mülkün temelidir.” sözleri bu anlayışın tezahürü olarak sıklıkla zikredilmiştir.
Reaya ve askeri ayrımı
Öte yandan Adalet Dairesi zihniyeti, Osmanlı toplum yapısını ve iktisadi düzenini de şekillendirmekteydi. Bu anlayışla toplum yönetenler ve yönetilenler iki ana zümreye ayrılıyordu. Osmanlı terminolojisinde bunlar askerî sınıf ve reaya olarak adlandırılıyordu.
Askerî sınıf bugünkü kullanımda olduğu gibi sadece orduyu ifade etmekten ziyade padişah adına yetki kullanan, vergi vermeyen ve devlet yönetimini elinde tutan seyfiye, kalemiye ve ilmiye yani ordu, bürokrasi ve âlimler sınıfını kapsayan geniş bir kavramdı. Reaya ise tarım, ticaret ve zanaatla uğraşan ve ürettikleriyle hem devleti hem de orduyu ayakta tutan vergi mükellefleriydi. Bu iki kesim arasındaki denge, Adalet Dairesi’nin sağlıklı işlemesinin en hayati şartlarından biri olarak görülüyordu.
Bu hiyerarşik düzene göre adalet herkese hak ettiğini vermek ve her toplumsal kesimi olması gereken konumunda tutmak anlamına gelmekteydi. Bu nedenle klasik Osmanlı düzeninde üretici sınıfın askerî zümreye geçmesi ya da askerlerin ticaretle uğraşması Adalet Dairesi’ni bozan bir iş, yani düzenin çözülmesine sebep olacak hatalı bir uygulama olarak görülürdü.
Bu bakışa göre reaya asker olmaya özenirse üretim aksar, vergiler toplanamaz, hazine zayıflar, ordu beslenemez ve nihayetinde Sultan’ın otoritesi sarsılırdı. Zincirin bir halkası koptuğunda bütün döngünün kırılması kaçınılmazdı. Bu sebeple devletin asli görevi, halkalar arasındaki hassas dengeyi korumak ve reayayı “ehl-i örf” olarak anılan idarecilerin keyfî uygulama ve suiistimallerine yani olası “zulümlerine” karşı himaye etmekti.
Padişahı da bağlayan güç dengesi
Adalet Dairesi’nin merkezinde yer alan Padişah, her ne kadar mutlak bir otoriteye sahip görünse de bu yetki asla sınırsız değildi. Evvela askeri sınıflar ve reaya içindeki eşraf bir güç dengesi olarak bulunurken diğer yandan Padişahın meşruiyeti, adaleti tesis edebilme ve şeriatı koruyabilme kudretine bağlıydı. Osmanlı hukuk düzeni de bu anlayış üzerine bina edilmişti. Şer‘î hukuk ile padişahın iradesini yansıtan örfî hukuk, yani “kanun” birbirini tamamlayan bir bütün olarak işlemekteydi. Kanunnameler, Adalet Dairesi’nin sağlıklı işlemesi için gerekli olan idari ve mali düzenlemeleri bu çerçevede belirlerdi.
Padişah, tebaasının şikâyetlerini dinlemek ve haksızlıkları gidermekle yükümlüydü. Nitekim divan-ı mezalimler bu ilkenin uygulandığı müesseseler olagelmiştir. Bu amaçla yayımlanan adaletnâmeler, yerel yöneticilerin halka zulmetmesini önlemeyi hedefleyen ve devletin “adalet dağıtma” iddiasını somutlaştıran vesikalardır. Bu düzende adalet, devlet ile tebaa arasında kurulmuş bir tür toplumsal sözleşmeye benzetilebilir. Halk isyan etmez, itaat eder ve vergisini verirken devlet güvenlik ve adalet sağlar. Osmanlı siyaset düşüncesinin idealine göre bu denge korunduğu sürece “devlet-i ebed-müddet” varlığını sonsuza dek sürdürecektir.
Adalet Dairesi nasıl sarsıldı?
Osmanlı’nın on sekizinci yüzyılın sonlarından itibaren içine sürüklendiği askeri, mali ve siyasi krizler, geleneksel “nizam-ı âlem” fikrini ve onunla birlikte klasik Adalet Dairesi anlayışını derinden sarstı. Avrupa’da yaşanan askeri, teknik ve siyasi gelişmeler Osmanlı devlet adamlarını eski düzenin değiştiğine ve yeni çözüm arayışlarının gerekliliğine ikna etti. II. Mahmud dönemi ve onu takip eden Tanzimat reformlarıyla birlikte Adalet Dairesi kavramı tamamen terk edilmedi fakat içerik köklü biçimde dönüştü.
Klasik dönemde adalet, büyük ölçüde Mehmet Genç’in Osmanlı iktisadi anlayışının üç sacayağından biri olarak da zikrettiği “gelenekselcilik” ilkesi yani “mevcut düzenin muhafazası” ve ayrıca “sınıflar arasındaki dengenin muhafazası” anlamına geliyordu. On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde ise bu anlayış yerini modern siyasi ve toplumsal içerikleri olan “terakki”, “medeniyet, “hürriyet” ve “meşrutiyet” gibi yeni kavramlara bıraktı. Devletin hedefi artık “ahlakını almadan” Batı medeniyetinin teknik ve askeri seviyesine ulaşmak ile modern bir bürokrasi kurmaktı. Bu zihniyet değişimi, Tanzimat döneminde Viyana Sefirliği ve Hariciye Nazırlığı yapmış olan Sadık Rıfat Paşa’nın şu sözlerinde açıkça görülür:
“Millet ve memleket, devlet için yaratılmış olmayıp, belki de tersine; Malik’ül-Mülk’ün hikmetiyle âlemin hükümdarları, tebaalarını korumak ve memleketlerini imar etmek üzere Allah’ın lütfuna nail olmuşlardır.”
Yine kendisinin serbestiyet ve eğitim üzerine sözlediği şu sözler de geleneksel siyaset ve maarif anlayışından kopuşun örneklerindendir: “Terbiye-i millete [milletin eğitimi] ihtimam [özen] etmeyen devletlerde ahlak ve âdâb-ı hasene [güzel davranışlar] bozulur. Ahlak ve âdâb-ı hasenesi [güzel davranışları] olan kavim ve millet serbestiyet ve hürriyete müstahak [layık] olurlar ki, esbâb-ı serbestiyi [özgürlüğün araçlarını] umûr-ı hayriye [hayırlı işler] ve nâfi’aya [faydalı işlere] bezl [harcama, adama] ve sarf [kullanma] ederler ve bilakis ahlak-ı redîesi [kötü ahlakı] olan millet serbestiyete layık ve müstahak olmaz. Çünkü serbestiyete mazhar olsalar, serbestiyetin esbâb-ı hayriyesini [özgürlüğün hayırlı imkânlarını] umûr-ı redîeye [kötü işlere] ve muzırraya [zararlı işlere] sarf [harcar] ve ifna [yok eder] ederler.”
Görüldüğü gibi yeni çerçevede geleneksel silsilenin yerini modern kavramlar almıştır. Adalet, reayayı koruyan bir “lütuf” olmaktan çıkıp vatandaşlık haklarını, kanun önünde eşitliği ve meşrutiyeti talep eden bir hukuk anlayışına dönüşmüştür. Fransız Devrimi’nin “hürriyet, müsavat, uhuvvet” ilkelerine Jön Türkler tarafından dördüncü bir ilke olarak “adalet”in eklenmesi, bu kavramın modern siyasi dilde hem sürekliliğini hem de geçirdiği derin dönüşümü gözler önüne serer.
Mülkün temeli adalet mi terakki mi?
Adalet Dairesi, Osmanlı’nın uzun ömürlü hâkimiyetinin ardındaki hikmeti ve ahlâki dayanağı temsil etmektedir. Bu kavram klasik dönemde devlet, ordu, iktisat ve toplum arasındaki karşılıklı bağımlılığı esas alan kapalı ama dengeli bir düzeni ifade etmiş ve Osmanlı’nın uzun ömürlülüğünü mümkün kılan manevralarının ve meşruiyet anlayışının temelini oluşturmuştur.
Söz konusu anlayış; gücü hukuka, iktidarı mesuliyete, itaati ise adalete bağlayan İslâmî bir siyaset telakkisinin tezahürüydü. Devletin bekası zulmün önlenmesi, hakkın korunması ve her zümrenin yerini bilmesi esasına bağlanmıştı. Ne var ki modernleşme süreciyle birlikte bu dairenin iç dengesi değişmiş, adaletin ahlâkî ve şer‘î muhtevası daralarak daha çok şeklî ve hukuki bir çerçeveye sıkışmıştır.
Modern çağın meydan okumaları devlet adamlarını bu köklü formülü yeni kavramlarla yeniden yorumlamasını netice vermiştir. Bu çerçevede klasik dönemde “nizamı koruyan” adalet anlayışı modern dönemde “ilerlemeyi mümkün kılan” bir adalet fikrine evrilmiştir. Bunun ne kadar başarılı olduğu ise izahtan vareste.