Sultan Abdülhamid Han’ın denge siyasetinden NATO’ya

On dokuzuncu yüzyılın sonlarında Sultan Abdülhamid Han da İngiltere, Rusya, Fransa ve Almanya arasındaki rekabetten yararlanmaya dayanan hassas bir denge siyasetini ustalıkla izlemişti. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Sovyet tehdidiyle karşı karşıya kalan Türkiye ise güvenliğini bu defa Batı ittifakına katılmakta aradı ve 1952’de NATO’ya üye oldu. Biri çok yönlü diplomatik manevralara, diğeri kalıcı bir askerî ittifaka dayanan bu iki farklı siyaset, aslında aynı temel soruya cevap arıyordu: Bir devlet güvenliğini sağlarken bağımsızlığını ve kendi menfaatleri doğrultusunda hareket etme imkânını nasıl koruyabilir?

Mete Yavuz
Sultan Abdülhamid Han

NATO Zirvesi, bu yıl 7-8 Temmuz tarihlerinde başkent Ankara’da gerçekleştiriliyor. Türkiye’nin yetmiş yılı aşkın süredir üyesi olduğu ittifakın devlet ve hükümet başkanlarını bir araya getirecek zirve, NATO’nun geleceğinin yanı sıra Türkiye’nin ittifak içindeki konumunu da yeniden gündeme taşıyor. NATO gibi güçlü bir askerî ittifaka üye olmak, bir devlete başta güvenlik olmak üzere önemli imkânlar sağlarken dış politikada serbest hareket edebilme konusunda bazı sınırlamaları da beraberinde getirebiliyor. Güvenlik ihtiyacı ile bağımsız hareket etme arzusu arasındaki bu gerilim, aslında yakın siyasi tarihimiz açısından yeni bir mesele değil. Osmanlı Devleti’nin büyük güçlerin baskısı altında varlığını sürdürmeye çalıştığı on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Sultan Abdülhamid Han da İngiltere, Rusya, Fransa ve Almanya arasındaki rekabetten yararlanmaya dayanan hassas bir denge siyasetini ustalıkla izlemişti.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Sovyet tehdidiyle karşı karşıya kalan Türkiye ise güvenliğini bu defa Batı ittifakına katılmakta aradı ve 1952’de NATO’ya üye oldu.

Biri çok yönlü diplomatik manevralara, diğeri kalıcı bir askerî ittifaka dayanan bu iki farklı siyaset, aslında aynı temel soruya cevap arıyordu: Bir devlet güvenliğini sağlarken bağımsızlığını ve kendi menfaatleri doğrultusunda hareket etme imkânını nasıl koruyabilir? Gelin bu yazıda, Sultan Abdülhamid Han’ın büyük güçler arasındaki denge siyasetinden Türkiye’nin NATO’ya girişine uzanan süreçte, yakın tarihimizin denge politikalarına ve ittifak arayışlarına birlikte bakalım.

Sultan Abdülhamid Han’ın denge siyaseti

Osmanlı Devleti, 93 Harbi’nin (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) ardından imzalanan Ayastefanos ve Berlin antlaşmalarıyla tarihinin en ağır askerî ve siyasi mağlubiyetlerinden birini yaşadı. Balkanlar ve Kafkasya’daki geniş topraklarını kaybeden devletin geleceği, büyük ölçüde Düvel-i Muazzama’nın tutumuna bağlı hâle geldi. Bu ağır tabloyla karşı karşıya kalan Abdülhamid Han, Osmanlı’nın Kırım Savaşı’ndan beri müttefikleri olan İngiltere ve Fransa’nın artık devletin toprak bütünlüğünü korumaya yanaşmadığını acı tecrübelerle görmüştü. Vahşi sömürgecilik yarışının iki devi olarak İngiltere Kıbrıs ve Mısır’ı, Fransa ise Tunus’u işgal etmişti.

İngiltere ve Rusya’nın imparatorluğu parçalamaya yönelik niyetlerinden derin bir kuşku duyan Sultan, büyük güçler arasındaki rekabetten yararlanmayı temel bir devlet politikası hâline getirdi. Osmanlı toprakları üzerinde henüz doğrudan sömürgeci hedefleri bulunmayan ve Avrupa’nın yükselen gücü olarak öne çıkan Almanya’yı bu amaçla yeni bir denge unsuru olarak diplomasi sahasına çekti. Almanya’nın bu denkleme dâhil edilmesi, İngiltere’nin denizden gelen baskısı ile Rusya’nın karadan yönelttiği tehdit karşısında Osmanlı Devleti’ne önemli bir hareket alanı ve zaman kazandırdı.

Hilafet, demir yolları ve diplomatik zekâ

Abdülhamid Han, askerî ve ekonomik gücün zayıfladığı bir dönemde diplomasiyi ve bugünkü tabirle “yumuşak güç” unsurlarını etkili biçimde kullanan bir padişahtı. Devleti ayakta tutabilmek için Müslüman dünyayla bağlarını güçlendirdi ve Hilafet makamını dış politikanın önemli araçlarından biri olarak yeniden öne çıkardı. İngiltere, Fransa ve Rusya gibi hâkimiyetleri altında milyonlarca Müslüman bulunan sömürgeci devletlere karşı halife sıfatıyla mukabelede bulunuyordu. Dolayısıyla dünya Müslümanları arasında ortak bir aidiyet ve dayanışma duygusunu güçlendirmeyi amaçlayan “İttihad-ı İslam” siyaseti, önemli bir hedef halini almıştı.

Sultan Abdülhamid Han, siyasi manevralarla yetinmeyip Bağdat ve Hicaz Demiryolu gibi büyük altyapı projeleriyle de devletin ekonomik ve stratejik imkânlarını güçlendirmeye çalıştı. Bu projeler iç ve dış ticaret ile askerî sevkiyatı kolaylaştırıyor ayrıca merkez ile taşra arasındaki bağı da kuvvetlendiriyordu. Abdülhamid Han’ın büyük devletlerin güçlerini, aralarındaki rekabeti ve zayıf yönlerini dikkatle hesaplayarak yürüttüğü denge siyaseti, giderek ağırlaşan iç ve dış sorunlara rağmen Osmanlı’ya önemli bir hareket alanı kazandırdı. Otuz üç yıllık saltanatı boyunca izlediği bu politika, devletin gücünü artıran ve diplomasi tarihimizde dikkat çekici bir yer edinen önemli bir tecrübe oldu.

Fakat bu denge siyaseti, birden fazla büyük gücün rekabet hâlinde bulunduğu çok kutuplu bir uluslararası düzenin sunduğu imkânlara dayanıyordu. Birinci Dünya Savaşı kurulan düzen, yaklaşık çeyrek asır sonra çatırdamış ve İkinci Dünya Savaşı patlak vermişti. Türkiye’de çok partili hayata geçiş ve Demokrat Parti iktidarının ilk yıllarında dünya siyasetinin iki büyük blok etrafında şekillenmesi, Türkiye’nin önündeki seçenekleri önemli ölçüde daraltmıştı.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı blokuna yöneliş

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte uluslararası sistem büyük ölçüde değişti. Avrupa devletlerinin belirleyici olduğu çok kutuplu düzenin yerini, ABD ile Sovyetler Birliği’nin başını çektiği iki kutuplu Soğuk Savaş dünyası aldı. Savaş yıllarında dikkatli bir denge siyaseti izleyerek çatışmanın dışında kalan Türkiye, 1945’ten itibaren doğrudan Sovyet baskısıyla karşı karşıya kaldı. Stalin idaresi, 1925 tarihli Türk-Sovyet Dostluk Antlaşması’nı yenilemeyeceğini bildirdi. Ardından Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin değiştirilmesi, Boğazların savunmasında Sovyetler Birliği’ne söz hakkı verilmesi ve Türkiye’nin doğu sınırının yeniden ele alınması yönündeki talepler gündeme geldi. Kars ve Ardahan üzerindeki Sovyet iddiaları da Osmanlı döneminden miras kalan Rusya endişesini yeniden canlandırdı. Sovyetlerin agresif siyaseti Türkiye’nin tarafsızlık siyasetiyle güvenliğini tek başına korumasının giderek zorlaştığını gösteriyordu. Artan beka kaygısı, Ankara’yı geleneksel denge siyasetinden uzaklaştırarak Batı dünyasıyla kalıcı bir ittifak arayışına yöneltti.

Sovyet tehdidine karşı NATO üyeliği

Türkiye Sovyet tehdit karşısında egemenliğinden ve toprak bütünlüğünden taviz vermeyen kararlı bir tutum sergiledi. Sovyet baskısına başlangıçta tek başına karşı koyan Ankara, zamanla Batı dünyasıyla kalıcı bir askerî ve siyasi ittifak kurmanın yollarını aramaya başladı. 1947’de ilan edilen Truman Doktrini Türkiye’ye sağlanacak askerî ve ekonomik yardım ile ülkenin savunma kapasitesinin güçlendirilmesine katkı öngörüyordu.

Türkiye’nin NATO’ya katılma kararlılığının en somut göstergelerinden biri, 1950’de Kore Savaşı’na bir tugay göndermesi oldu. Türk askerinin Kore’de gösterdiği cesaret ve askerî başarı, Batı ittifakı açısından güvenilir bir ortak olduğunu ortaya koydu. Bu askerî katkı ve yürütülen diplomatik girişimler, başlangıçta Türkiye’nin üyeliğine mesafeli yaklaşan Batılı devletlerin tutumunu değiştirdi. Böylece Türkiye, 1952’de NATO’ya katılarak Batı savunma hattının resmi bir parçası haline geldi.

Güvenlik ve bağımlılık arasındaki gerilim

Ne var ki NATO üyeliği, Türkiye’ye ihtiyaç duyduğu güvenlik şemsiyesini sağlarken dışa bağımlılık ve dış politikadaki hareket alanının daralması gibi bazı sorunları da beraberinde getirdi. İttifak çerçevesinde alınan Amerikan askerî yardımları, kısa vadede ordunun imkânlarını artırsa da uzun vadede savunma sanayisinin dış kaynaklara bağımlı hâle gelmesine yol açtı. İthal silah ve malzemelerin ağırlık kazanması, Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu gibi yerli kuruluşların üretim kapasitesinin yeterince değerlendirilememesine ve bazı alanlarda atıl kalmasına neden oldu.

Daha da önemlisi, NATO’dan doğan yükümlülükler Türkiye’nin millî menfaatleriyle çatıştığında dış politikadaki hareket alanını daraltabiliyordu. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, 1964 Kıbrıs krizi sırasında ABD Başkanı Johnson’ın Ankara’ya gönderdiği mektuptu. Mektup, Türkiye’nin Amerikan silahlarını kendi millî meselelerinde dilediği gibi kullanamayabileceğini ve bağımsız dış politika kararlarının ittifak dengeleriyle sınırlandırılabileceğini açık biçimde gösterdi. Böylece güvenlik amacıyla girilen bir ittifakın, gerektiğinde siyasi ve askerî baskı aracına dönüşebileceği de anlaşılmış oldu.

İttifak güvenliği millî dış politikanın yerini tutabilir mi?

Sultan Abdülhamid Han’ın çok kutuplu on dokuzuncu yüzyıl dünyasında büyük devletler arasındaki rekabetten yararlanmaya dayanan denge siyaseti ile Cumhuriyet Türkiye’sinin İkinci Dünya Savaşı sonrasında NATO’ya katılma kararı, birbirini bütünüyle dışlayan tercihler değildi. Her iki politika da kendi döneminin uluslararası şartları içinde devletin güvenliğini ve varlığını koruma arayışının bir sonucuydu. Abdülhamid Han’ın izlediği siyaset, askerî ve ekonomik bakımdan zayıflayan Osmanlı’ya diplomasi yoluyla zaman ve hareket alanı kazandırdı. Türkiye’nin 1952’de NATO’ya girmesi ise giderek ağırlaşan Sovyet baskısı karşısında dönemin şartlarında, gerçekçi bir güvenlik tercihiydi. Bu nedenle NATO üyeliğini yalnızca teslimiyet veya bağımlılık şeklinde değerlendirmek, Türkiye’yi bu karara yönelten ağır jeopolitik şartları göz ardı etmek anlamına gelir.

Bununla beraber tarihî tecrübemiz, ittifaktan doğan güvenliğin millî dış politikanın yerini tutup tutamayacağı sorusunu sormamızı da gerekli kılıyor. Bu soruya verilecek cevap açıktır: İttifaklar, devletlerin güvenliğini güçlendiren önemli araçlardır fakat millî hedeflerin, bölgesel menfaatlerin ve bağımsız karar alma iradesinin yerine geçemezler. Nitekim Türkiye’nin son yıllarda dış politikada attığı cesur adımlar, komşu ve bölge ülkeleriyle geliştirdiği ilişkiler, yerli savunma sanayisinde sağladığı ilerleme ve teknoloji alanındaki büyük atılımlar, ittifak içinde yer alırken daha bağımsız ve güçlü bir dış politika izlemenin mümkün olduğunu gösteriyor. Bugünün ve geleceğin Türkiye’si, güvenliğini ittifaklarla desteklerken kendi imkânlarını geliştiren, kararlarını millî menfaatleri doğrultusunda alan ve uluslararası alandaki hareket serbestisini giderek güçlendiren bir ülke olacaktır.