alimuratg@yahoo.com
Geride bıraktığımız hafta içinde (30 Mayıs Çarşamba) bir büyük sinema ve edebiyat emekçisini daha sessiz sedâsız ebedî âleme uğurladık.
1928-İstanbul doğumlu Rekin Teksoy, Cumhuriyet döneminde bu memleketin topraklarında yetişmiş en kaliteli film eleştirmeni, sinema yazarı ve sinema tarihçilerinden biriydi. 84 yaşında hayata vedâ eden Teksoy'un sinema yayıncılığına bir ömür boyu verdiği emeklerin yanı sıra, anadili düzeyinde vâkıf olduğu Fransızca ve İtalyanca'dan yaptığı çevirilerle dilimize kazandırdığı Batı klasiklerini de anmadan, onu ve meslekî donanımını hakkıyla vurgulamak mümkün olmayacaktır. Öte yandan, kendisinin hem İstanbul Hukuk, hem de Roma Hukuk Fakültesi'nden mezun çifte diplomalı bir hukuk kuramcısı olduğu faslına hiç girmiyorum bile!
Teksoy'un benim hayatımdaki stratejik rollerinden biri de 1987 yılında çektiğim, 1989 yılı İFSAK (İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği) Ulusal Kısa Film Yarışması'nda bir “özel ödül” kazanmama vesile olan süper 8 mm formatındaki filmim “Pasif Direniş”i bu ödüle lâyık gören jürinin başkanı oluşuydu. Yandaki iyice solmuş siyah-beyaz kare de işte o yarışmadan, 24 Şubat 1990 günü Taksim-Fransız Kültür Merkezi'nde düzenlenen ödül töreninden kalma bir hatıradır bana…
Velhasıl, 1990 yılı kış aylarında gerçekleştirilen o mütevazı ödül töreninin, hayatımın en mutlu günlerinden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Rekin Teksoy salonu dolduran sinemaseverlerin önünde plaketimi verirken “Ali Murat, değerlendirme toplantısının sonunda başvuru formuna bakınca fark ettim, sen benim okuldaki öğrencilerimden biriymişsin yahu, ne güzel oldu bu karşılaşmamız” demişti. Ben ise sözcüklerin boğazıma düğümlendiği o anda, yalnızca “Beni çok mutlu ettiniz hocam” demeyi başarabilmiştim sahnede… Sonrasında da başım her sıkıştığında çok değerlî meslekî yardımlarını gördüm. Özellikle, TRT-2'de yıllarca hazırlayıp sunduğu “Sinema ve Edebiyat” adlı program bugünkü film beğenimin oluşmasındaki temel kılavuzlarımdan biri olacaktı.
Rekin Hoca bir süredir Antalya'da münzevî bir hayat sürmekteydi. Duyduk ki önce organ yetmezliği nedeniyle mayıs ayının başlarında hastaneye kaldırılmış, sonrasında ecel geldiğinde de yine kendi arzusu üzerine orada törensiz şatafatsız sessizce toprağa verilmiş. O benzersiz alçakgönüllülüğe ne kadar da yakışan bir final!
Hoşça kalın Rekin Hoca; son dönemlerde sinema yazarları câmiâsını kaplayan bunca düşük kalibreli karakterin arasında sizi eskisinden çok daha fazla özleyeceğim.
* * *