İşte şiir
İşte şiir

İspanya mı, İtalya mı, Yunanistan mı hangisi olduğunu hatırlamıyorum; ancak İtalya uygun olabilir.

Savaş meydanı, asker siperde süngü takmış bekliyor. Komutan aniden kalkıp gür sesi ile hücum emrini veriyor.

Askerlerden biri ötekine:

– Herifte ne ses var ama, diyor.

Bu nedir?

Bu şudur: Sözün ne dediğine değil, nasıl söylendiğine bakacaksın.

Video: İşte şiir


Sanatta bu görüş baskın çıktı. Muhteva küçümsendi, didaktik sayıldı, hatta kaba ve küstah bulundu; biçim öne geçti, gözler boyandı, imaj her şey oldu. Gösteri toplumu vücut buldu. Sahne senin, göster hünerini, alkışı al, parsayı kap. Nasılsa her şey satılık.

Merhum Adnan Menderes için bir şiir (kaç şiir) yazılmış mıdır? Bilmiyorum. Bir ağıt, bir türkü yakılmış mıdır?

Yazılmışsa bir kıymet-i harbiyesi var mıdır, zihinlere kazınmış mıdır, her hatıra geldikte bir “Yemen Türküsü” gibi dillerde dolaşmakta mıdır?

Cevdet Karal böyle bir şiir yazdı. Yayımından önce okudum şiiri ve “Cevdet, senden geriye sadece bu şiir kalsa yeter” dedim.

Tahlile, tasvire, fazla söze hacet yok. Cevdet, Yunus gibi “Ete kemiğe büründüm/Yunus diye göründüm” demiş. Eyvallah!

İşte şiir:

İP 1961

Demir

Atıma bindim,

Gök çekecek beni birazdan

Ben ki

Bir ses yerine koymuştum,

Kendimi, geldiğim zaman

İp sarkıtıldı

Çok yukarılardan,

Kuru ağaçtan okundu ezan

Üç kelime sevdiğim,

Şu hayattan

Çiftliğe dönersem, Ethem

Aydın’a bile inmem

Çine çayının söğüt dalları,

Yüzüme değerse o gün,

Dünya saadet neymiş görsün

Deniz Hastanesi’ne gidiyoruz

İşittiğim son yalan,

Vapurun tepesinde bir bulut,

Hüngür hüngür,

Yüzü, iki gözümün

Berrin’den mektup gelirse eğer,

Benim için muhafaza buyurun

Hakikati boğarak

Susturamazsınız,

Nesi varsa istesin iradeniz,

Hiçbir şey için müteessir değilim,

Biri savunmamı sürdürsün

Londra’daydık,

Açılıp kapanıyordu kapısı

İnip çıktığımız asansörlerin,

Asansörler

Ayağa kalkmış giyotin,

Öyle kudret varmış ki bende

Mayısı 26 güne indirirdim

İsteseymişim,

Celladımın parasını ben ödedim

Ayakkabı ve sehpa,

62 yıl yaşadığım,

Son kez baktığım dünya,

Hiçbir şey için müteessir değilim

17 Eylül, 961

İp boynuma geçirildi,

Sağ olsun, Necip Fazıl Bey

İpi biraz gevşetti

Demir

Atıma bindim,

Gök çekecek beni birazdan,

Allahaısmarladık memleketim,

İstiklal Madalyam

Yetmez mi, diyorum

Bir ses kalıyor Adnan

Ne demiş gözünü sevdiğim uzun yol sürücüsü:

Duvarda resmin olacağına

Âlemde ismin olsun

DAEŞ olduğunu bilmeden IŞİD’i kurdum…
DAEŞ olduğunu bilmeden IŞİD’i kurdum…

Okumaya başladığım her romanda aynı şeyi yaşarım, belli bir mesafeyi kat ettikten, olayları birbirine bağladıktan sonra kendime şu soruyu sorarım: Bu romanı sen yazamaz mıydın? Bu kadar kolay olay örgülerini, hiçbir zekâ ışıltısı göstermeyen şu karakterleri ve nihayetinde her gün yanı başımızdan akıp giden insan hikâyelerini sen canlandıramaz mıydın?

Video: DAEŞ olduğunu bilmeden IŞİD’i kurdum…


Bu inat, belki de bu kıskanç soru demeliyim, öyle hemen peşimi bırakmaz, bütün roman boyu yer bitirir beni.

Yazabilirdin… Nesi var şimdi bu romanın?.. Biraz isim bilgisine sahipsen, nesneleri tanıyorsan, iyi de bir gözlemciysen, konuşma dilini yazarken de kullanabiliyorsan geriye ne kalıyor ki…

Ben bunları kendi kendime söyleyedurayım, en sonunda ne olur, biliyor musunuz?

Bir taraftan okurken, acaba ben bu romanı yazabilir miydim, diye düşünürken, farkında olmadan okuduğum romanın karakterlerinden birine dönüşürüm.

Öyle sıradan bir yerine koyma hadisesi değil benimkisi… Rol çaldığım kişi bütün romanı sırtlayan ana karakter olmasa bile, oralarda dolaşan sıradan birine dahi bambaşka meziyetler yüklerim, şunu yapsaydı bütün hikâye çok farklı mecralara sürüklenecekti, keşke o kararı verebilseydi, gibi beni hiç ilgilendirmeyen gereksiz kavgaların içine girerim.

Belki de bu heyecan beni hayatta cesaretli kılıyordur, yardımcı karaktere bile yeni mintanlar dikebilen biriysem bu işin peşini bırakmamalıyım, hissi hiç başlanmamış bir hikâyeyi, bir gün bütüne dönüştürme hayaliyle can buluyordur bende.

Eğer böbürlendiğimi falan düşünmezseniz, bir olay anlatayım size…

Geçmiş zaman, bir Kurban Bayramı sabahı, bizim köydeyim, daha bayram namazına gitmemişiz, pencerenin üstüne yığılmışım, bahçeye doğru bakıyorum. Annem elinde bakracıyla ahırdan geliyor, sütünü sağmış, fakat yüzü kızarmış böyle, ağlamış gibi bir hal… Gerçi bizim Karadeniz kadınları ahırda dert satar, ne olupbittiyse hayvanına anlatır, konuşur onlarla, rahmetli ananem dedeme diyemediklerini hayvanlarına söyler, sonra da keyifli keyifli ağlardı.

İşte böyle biraz garip gördüm annemi, indim aşağıya, ne oldu, niye ağlıyorsun, dedim.

O adamı astılar, idam ettiler, çok üzüldüm, ona ağlıyorum, dedi.

Yahu kimdir o adam, kim kimi idam etti, deyince…

Iraklı Hüseyin yok muydu, elinde Kur’ân’la mahkemeye geliyordu, en sonunda dün gece asmışlar onu, bayramı göremedi adam, sabahleyin televizyonu açınca söylediler, dedi.

Sarıldım anneme, ağlama boş ver, sütünü süz, namazdan gelince kurban keseceğiz, kahvaltı yapacağız, dedim.

Bayram namazına giderken düşündüm, şimdi bu okuma yazma bilmeyen kadın, Saddam Hüseyin hakkında ne biliyor da, şu bayram sabahı idam edilişine gönül koyuyor, ağlıyor.

Acaba dedim, bizimkilerin “idam ve Menderes” arasında kurdukları onarılmaz yara, her idam haberini bir masumun katli olarak mı canlandırıyorlar gözlerinde, o kadar derinden etkilenmelerinin sebebi bu mu, diye düşündüm.

O zamanlar Aydın’da yaşıyorum, bayram biter bitmez döndüm, Sıla Kitabevi’ne gittim, sevgili dostum Kâzım’a, Irak tarihi, Saddam Hüseyin’in hayat hikâyesi, bölgede yaşanan savaşlar ve bunun gibi konuları içeren bir sürü kitap sipariş ettim.

Kitaplar geldi, iki üç ay aralıksız o kitapları okudum, epey detaylı bilgi sahibi oldum, yaklaşık yüz elli sayfaya yakın not aldım.

Saddam’ın romanını yazacağım, derdim bu, annem ağladığına göre bu herkesi ağlatan bir hikâyeye dönüşebilir, iyi yazarsam mutlaka ses getirir, yola böyle çıkmalıyım, diyorum, düşüncem bu.

Fakat Saddam’dan romantik bir idareci, bilge bir kral çıkaramıyorum, nereden başlarsam başlayayım, Amerikancı bir tetikçiye, Ortadoğu halklarının başına atanmış bir figürana evriliyor mevzu, bir türlü yoluna koyamıyorum.

Sünnilik falan, oradan gideyim, diyorum, olmuyor, adam bildiğin pisikopat…

Makarayı ileri sardım, faili meçhul cinayetlerini, İran’ın üstüne salınışını, Halepçe’yi, SS subaylarının kendi ailelerinden sevgiyle bahsetmesi gibi halkına anlattığı romantik hikâyeleri bir kenara bıraktım ve idamıyla annemi ağlatan birine uygun bir milat belirledim.

Bağdat vuruluyor, Amerikan uçakları, Amerikan milli marşında söylendiği gibi sabaha karşı düşmanlarını yerle bir ediyor, Saddam Hüseyin Bağdat’tan ayrılıyor, Tikrit’e geçiyor, sıradan bir köyde yaşamaya başlıyor, oradaki insanların tamamı Saddam’ı tanıyor, fakat hiç kimse en ufak bir işarete sebep olabilecek yakınlık göstermiyor, sıradan bir hayatın içinde bir lider kamufle ediliyor.

Bu köyden Amerikan işgaline karşı bir örgüt çıkıyor fakat, nihayetinde direniş için bir araya gelen fedailerden bazıları Saddam’ı satıyor, böylece Saddam ihanete uğramış birisi olarak kendisi için dökülen gözyaşlarını hak ediyor.

Bir taraftan yazıyorum, bir taraftan da olayın bütününü kapsayacak çarpıcı bir başlık düşünüyorum… Çöl Tahtı… Kurbanlık Kral… Kum Heykel… Fötründen Asılan Adam gibi başlıklar koyuyorum, siliyorum falan.

En sonunda dedim ki, bu iş Saddam’ı kurtaracak kıvama gelir mi bilmem ama bu bölgeden vahşi bir örgüt çıkacak, bu kadar uzun saltanat, öyle ya da böyle bir kavgayı hak ediyor.

Sonra ne oldu, dersiniz…

Beceremedim, bütün karakterlerini duvara çizdiğim, notlarını yapıştırdığım, finalini acı bir idamla bitirdiğim o romanı yazamadım, eski bir defterde hâlâ duruyor notlar, hem de el yazısıyla.

Yıllar sonra birkaç arkadaşıma bazı bölümlerini okumuştum, bizim Koray Şerbetçi’nin başını az ağrıtmadım Kırklareli’deki istasyon parkında.

Bitmemiş romanımın bir kısmını dinleyenler şunu dediler: Yahu bu örgüt IŞİD değil mi, sanki onları tarif etmişsin…

Etmişim de, bitirmiş miyim romanı, hani okumaya başladığım her romanda, bunu ben yazabilirdim, haylazlığıyla kendi kendime hava yapmaktan vakit bulup da bitirebilmiş miyim?..

Nerdeeee…

Her zaman olduğu gibi hayal ettiğim bir romanın hikâyesi gerçek olmuş, ben ise karakter oluvermişim çoktan.

Güzel bir gün diliyorum herkese…

Hayalin yoksa sen de yoksun
Hayalin yoksa sen de yoksun

Bildiğiniz üzere “İnsan nedir?” sorusu, felsefenin ana konularındandır … Bazen de “İnsanı, insan yapan nedir?” ya da “İnsanı hayvandan/diğer canlılardan ayıran nedir?” şeklinde formüle edilir… Bu sorgulamada, düşünürlerin farklı yaklaşımları, farklı cevapları vardır… Kimi düşünceye, kimi kişilik sahibi olmaya, kimi ise ahlak kavramına vurgu yapar. Antropoloji insana ‘homo sapiens’ olarak yaklaşır, neo-klasik iktisat ise ‘homo economicus’ olarak…

Video: Hayalin yoksa sen de yoksun


İnsanın, düşünen bir canlı olarak tahayyül etme kabiliyetine sahip ve böylece değişimi hayal ederek ilerleyen bir varlık olduğunu iddia etmek yerinde bir tespit olabilir…

Tahayyül etmek ya da hayal kurmak insan evladının belki de en büyük gücü… Geleceği hayal etmeden bugünü yönetebilmek ve başarılı olmak olası değil… Katma değer üretmek de büyük hayaller kurmakla mümkün…

KaptanCousteau,“Gelecekteki tehlikelerle baş etmek geçmişin bilgeliğini değil, düş gücünü gerektiriyor” demiş.

Fransızlar da bu sözü ispatlamak istercesine bir işe kalkışmışlar…

Orduları, bilim-kurgu yazarlarının ‘hayal güçlerini’ kullanarak ‘gelecekte karşılaşılabilecek tehditleri’ tahmin etmeleri üzerine bir plan yapmış. Yazarlardan oluşacak bir ekibin muhtemel askeri tehditler üzerine düşünmesini istiyorlarmış.

‘Geniş vizyonlu kişiler’ olarak tanımladıkları bu yazarlar, askeri strateji uzmanlarının aklına gelmeyebilecek tehdit senaryoları üzerinde çalışacakmış.

İlginç olduğu kadar yerinde bir adım!

1828-1905 yılları arasında yaşayan, bilim-kurgu edebiyatının en ünlü yazarlarından Jules Verne’i hatırlayalım…

Yaşadığı döneminin bilgisinin imkân vermediği yerlere gitmeyi, keşifler yapmayı, teknolojiler kullanmayı hayal etmişti… Sonra bunlar birer birer gerçekleşti. Sırtında oksijen tüpleriyle denizaltını keşfe çıkan balıkadam… Helikopter teknolojisiyle uçak ama denize de inebilen Albatros gemisi… Ay’ın keşfedilmesi gerektiği düşüncesiyle yazılmış Ay’a Seyahat… Arabanın bile olmadığı yıllarda demiryolu kullanılarak ve denizler geçilerek yapılan dünya seyahati… Görüntülü telefon…

Hayal gücünü kullanmayı, yalnızca erişilemeyecek olana öykünmek olarak tanımlamak çok kısıtlayıcıdır. Bu hayaller sonucunda insan kendine ‘hedef’ koyabilir. Aksiyon alınarak bu hedeflere doğru ilerlenebilir. Siyasetçilerin, bilim insanlarının, toplumların ve bireylerin hayalleri olmalı, bu hayaller hedeflere dönüşmelidir…

Martin Luther King, harekete “I have a dream!” (“Bir hayalim var”) sözüyle geçti.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Sofya’da askeri ataşeyken kurduğu hayallerin peşinden gittiği için başarılı oldu.

1950’li yıllarda babam Nihat Saydam’ın, “Bir toplu iğne bile üretemiyoruz” diye hayıflandığını çok iyi hatırlıyorum.

Oysa, Adnan Menderes, Turgut Özal vetabii Recep Tayyip Erdoğan’ın büyük hayalleri vardı. Ve bu hayalleri gerçekleştirmek için adımlar attılar. Türkiye’nin kalkınması, büyümesi, ilerlemesi bu hayalleri hedef hâline getirmeleriyle mümkün oldu… Hayal güçlerine sağlık!

Ajan tercüman
Gündem
Ajan tercüman
Türkiye ile Rusya arasındaki heyetlere tercümanlık yapan ve aynı zamanda Rus vatandaşı da olan Leyla İzmailova’nın Adnan Oktar örgütü adına casusluk yaptığı ortaya çıktı. Türkiye, ‘siyasal ve askeri casuslukla’ suçlanan İzmailova’nın iadesini isteyecek.
Yeni Şafak
PKK’dan vazgeçmediler
Gündem
PKK’dan vazgeçmediler
Haklarında, 'silahlı terör örgütü kurma veya yönetme, silahlı terör örgütüne üye olma, terör örgütü propagandası yapmak, suçu ve suçluyu övmek' suçlarından çok sayıda dava ile soruşturma bulunan ve görevden uzaklaştırılan Diyarbakır, Van ve Mardin büyükşehir belediye başkanları, 31 Mart seçimlerinden sonra da terör örgütünün yanında yer almayı sürdürdü.
Yeni Şafak
İşte Oktar’ın gizli geçidi
Gündem
İşte Oktar’ın gizli geçidi
Adnan Oktar’ın Kandilli’deki villasından kaçış görüntüleri ilk kez yayınlandı. İddianameye giren görüntülerde Oktar ve örgütün iki numaralı ismi Didem Ürer’in gizli geçitten hızla kaçtıkları ve kapıda bekletilen lüks araçlarına binerek hızla uzaklaştıkları görülüyor.
Yeni Şafak
Üzüm bağlarından kiraz bahçelerine...
Üzüm bağlarından kiraz bahçelerine...

Rahmetli Adnan Menderes, başbakan olmadan önceye denk gelen bir tarihte bizim topraklara (Taşkent/Konya) bir görev nedeniyle ayak basar.

Video: Üzüm bağlarından kiraz bahçelerine...


Menderes, gün karardıktan sonra kayabaşındaki kıraathaneden aşağıda boylu boyunca uzanan vadiyi uzun uzun seyrettikten sonra şöyle der:

“Ben Taşkent’e gelene kadar yıldızların gökyüzünde olduğunu sanırdım ama burada yer yüzünde de yıldızlar varmış!”

Vadi boyunca uzanan üzüm bağlarında yakılan ‘çıraların’ ışığı için yapılan bir teşbihtir bu.

Üzüm bağları bizim oralarda bir dönemin en büyük geçim kaynaklarından biri imiş.

Giderek daha fazla yalnızlığa terk edilen geleneksel taş evlerin bir yerinde üzümden pekmez yapmak için kullanılan ‘şırahaneler’ bulunurdu.

Benim çocukluğumda son evrelerine yetiştiğim Eylül aylarında kışa hazırlık yapan her evin önü aynı zamanda büyük bir şölen alanına dönüşürdü.

Nüfus da kalabalıkmış tabi.

Türkiye nüfusunun yüzde 80’inin tarım toplumunda yaşadığı dönemlerden söz ediyoruz.

O vadideki üzüm bahçelerini “Daşdivan” denen özel bekçiler korurmuş. Özellikle bağ bozumu dönemleri alarm dönemleri oluyor tabi.

Çocukların bağlara girmesi yasak.

Geceleri de herkesin çıra ışığını yakarak bağında nöbet tuttuğu dönemler.

Rahmetli babam anlatırdı.

“Çocukken o vadiden kaç katır yük sarıldığını sayardık. Bini geçtiği olurdu” diye.

Şimdi o üzüm bağlarından eser kalmadı ne yazık ki.

Kurban Bayramında Menderes’in baktığı yerden aynı vadiye 70/80 yıl öncesini hayal ederek baktığımda yeşil halini korumasına rağmen terk edilmiş bağları izleyebildim.

Bakımsızlığa, ilgisizliğe direnç gösterebilen yetişmiş ceviz ağaçları dışında, aşağıdaki vadinin yeşilliği göze hoş gelmek dışında bir şey vaat etmiyordu.

Gerçi ‘yazıklanmak’ için acele de etmemek lazım.

O vadi bu durumda olsa bile, bizim çocukluğumuzda oğlak güttüğümüz dağlar da, kiraz bahçeleri sayesinde bugün bağ olmuş durumda.

Bizim hemşehriler, Mayıs sonu Haziran başında bağlarda yetişen kirazların yeni olanlardan ayırmak için eski olanlarına ‘anam babam kirazları’ adını takmışlar.

Son dönemin en önemli ekonomik faaliyeti olan dağ kirazının sonlarına Ağustos ortasında yetişebildik.

Geç yetişmesi, aroması, sertliği, büyüklüğü ile bizim oralardan yetişen kiraza iç pazarda ulaşmanız çok zor olabilir.

Çünkü bu kiraz doğrudan ihracata gidiyor.

Bu sene fiyatlar 15 liraya kadar yükselmiş.

Bir de şu var:

Birileri bu işi yapan çiftçilerin elinde tutsa, daha organize hareket edilse, her sene tırlarıyla gelip piyasa koşullarını belirleyen ‘tüccarlara’ karşı daha korunaklı hale getirilebilir bu insanlar.

Haziran sonunda Tokyo’da bir marketi dolaşırken bir kilo kirazın 10800 Yen/100 dolar civarı parayla satıldığını gözlerimle görmüştüm.

Tokyo Dünyanın en pahalı şehri olarak biliniyor.

Haydi diyelim o 100 dolarlık kirazı Japonya’nın başka yerlerinde daha ucuza da bulabiliriz.

Haydi diyelim, Avrupa’da o kadar da pahalı değildir.

Ama yine de bizim oralardan Avrupa’ya ihraç edilen kirazların son erişim noktasında 15/20 avrodan aşağı satılmadığını düşünebiliriz.

Kiraz bahçeleriyle ilgili son dönemde esrarengiz söylentiler de dolaşıyor.

Dışarıdan bu kapasiteyi keşfeden birileri, sürekli olarak toprak satın alıp, kiraz bahçeleri kuruyorlarmış.

Muhtemelen son pazardaki fiyatları görüp bu işin ekonomik cazibesini fark eden ‘profesyonellerin’ ilk pazara yönelmesi gibi bir durum söz konusu.

Şimdi buradan, Youtube röportajlarındaki çiftçi amcalar gibi yetkililere seslenmek istiyorum.

Ey yetkililer!

Yerli ve milli ürünlerin ekonomideki payını artırmak için ne yapılabilir diye kafa yoruyorsanız, bizim oraların şu kiraz işiyle lütfen biraz ilgilenin.

Küçücük bir bölge için (Taşkent/Hadim Bölgesi) kiraz toplama mevsiminde 50/60 milyon liralık ciro elde edildiğini, aynı dönemde binlerce kişinin istihdama dahil edildiğini düşünürsek, bu kapasiteyi büyütmek için ortada büyük bir fırsat da var demektir.

Merhum Ferruh Bozbeyli’nin hatıralarından anekdotlar:1
Merhum Ferruh Bozbeyli’nin hatıralarından anekdotlar:1

Kısa bir süre önce doksan iki yaşında fani hayata gözlerini yuman ve Ankara’daki devlet mezarlığına defnedilen Ahmet Ferruh Bozbeyli, bilindiği gibi, siyaset dünyamızın son derece renkli isimlerinden biriydi. Merhum, Adalet Partisi milletvekili olarak görev yaptı. Daha sonra bu partiden ayrılan arkadaşlarıyla Demokratik Parti’yi kurdu. Yassıada’da merhum Menderes ve arkadaşlarını savunan avukatlardan biri oldu.

Video: Merhum Ferruh Bozbeyli’nin hatıralarından anekdotlar:1

İşte bu Yassıada mahkemeleri ona Adalet Partisi’nin, dolayısıyla aktif siyaset içinde rol almanın yolunu açtı. Hem parti başkanlığı hem de Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı görevinde bulundu. Celal Bayar, Cemal Gürsel, Cevdet Sunay ve Fahri Korutürk gibi cumhurbaşkanlarıyla teşrik-i mesai etti. 1960, 1971 ve 1980 askeri darbelerine şahitlik etti. Kısacası, yoğun bir siyasi hayatın tam merkezinde uzun yıllar görev yaptı.

Bazı ünlü devlet adamları gibi Ferruh Bozbeyli’nin de hatıraları yayımlandı. Hatıralarının büyük bölümünü siyaset ve siyaset adamları teşkil etmekle beraber azımsanmayacak bir kısmı da kültür dünyamızı yakından ilgilendiriyor. Bu kısım benim de alakamı çektiği için bazı anekdotları siz değerli okuyucularımla paylaşmak istiyorum. Öyleyse hemen başlayalım.

Ferruh Bozbeyli ilk gençlik yıllarında Fatih Camii’nin etrafındaki meşhur Sahn-ı Seman Medreselerinden birinde kalıyor. Sekiz medreseden meydana gelen bu tarihi yapı o yıllarda harap ve perişan bir haldedir. Anadolu’dan okumak için İstanbul’a gelen fakir öğrenciler Kızılay’a müracaat ediyorlar, Kızılay da sadece öğlen yemeği vermeyi taahhüt ediyor. Bozbeyli’nin burada kaldığı sırada öğrenci sayısı yüz elli civarındadır. Bozbeyli, 1950’den 1956’ya kadar burada altı yıl yurt hayatı yaşıyor. Bu sırada yönetim kurulu üyeliği ve başkanlık da yapıyor. Cemiyetlerinin adı da “Fatih Medresesi Talebe Cemiyeti” idi. O sırada yakın tarihimizin önemli olaylarından biri meydana geliyor; Mareşal Fevzi Çakmak, 1950 yılının 17 Nisanında vefat ediyor. İstanbul Üniversitesi’nin talebeleri büyük bir miting tertipliyorlar. Bozbeyli de bu mitinge katılıyor ama izin alınmadan yapıldığı için yakalanıyor. Bu muhteşem mitingin hazırlanmasının sebebi, Fevzi Çakmak gibi Türk milletinin çok sevdiği bir zatın cenazesine gerekli saygının gösterilmemesi, radyonun müzik yayınını kesmemesiydi.

Fevzi Çakmak Paşa’nın evi Nişantaşı’ndaydı. Bozbeyli’nin de içinde bulunduğu heyecanlı kalabalık Mareşal’in Nişantaşı’ndaki evinin önüne kadar gidiyor. O sırada balkona bir hanım çıkıyor. Bu, Fevzi Paşa’nın eşi Fıtnat Hanım’dır. Eliyle kalabalığı işaret ederek, “Kalk da gör, kalk da gör!” diyor. Orada bulunan herkes ağlıyor, tabii ki Bozbeyli de gözyaşı döküyor. Fıtnat Hanım, hakiki Türk annesine yakışan bir tavırla şunları söylüyor. “Gençler çok memnun oldum. Çok teşekkür ederim. Mademki buraya kadar zahmet edip geldiniz, öyleyse sizden şunu rica ediyorum. Lütfen hiçbir tarafa zarar vermeden dağılın ve evlerinize gidin. Bu, bizi çok memnun edecektir.” Hanımefendinin bu kısa konuşmasından sonra kalabalığın üstüne adeta bir sessizlik çöküyor. Halbuki istese tahrik edici sözler söyleyebilirdi.

Ferruh Bozbeyli, Mareşal Fevzi Çakmak merhumun cenazesindeki manzarayı şöyle dile getiriyor: “Ben, Çakmak’ın cenazesindeki kadar büyük bir kalabalık görmedim. Tabutu Beyazıt’tan, Fatih Fevzi Paşa Caddesi’ne oradan da Eyüp Sultan’a taşındı. Kalabalık yürüyemiyor, adeta duruyordu. Tabut eller üstünde kayıyordu. Eli değen itiyordu. İte ite cenaze Eyüp Sultan’a kadar gitti. Top arabası da getirmişlerdi ama gençler kimsenin top arabasına binmesine müsaade etmedi. Fevzi Çakmak’ın cenazesi eller üstünde Eyüp Sultan’a kadar çok büyük bir kalabalıkla taşındı.”

Merhum Bozbeyli 1950 yılında İstanbul’a ilk defa gelince kendini milliyetçi, maneviyatçı bir grubun içinde buluyor. Bu gençler geleceğin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı’nı Nurettin Topçu ile tanıştırıyorlar. Halbuki o sırada Vefa Lisesi’nde felsefe hocası olarak görev yapan Topçu’nun kim olduğunu bilmiyor. Arkadaşlarından Mustafa Dirlik’in teklifiyle bu ünlü ilim adamını ziyarete gidiyor. Onu ilk dinlediğinde sanki çok susamış da kana kana su içmiş gibi oluyor. Çok acıkmış da doya doya yemek yemiş gibi kendine geliyor. Kısacası Nureddin Topçu Hoca’nın sözlerini büyük dikkatle ve merakla dinliyor ve işte o gün ruh dünyasında dalgalanmalar meydana geliyor. Ölene kadar hocasıyla olan beraberliğini sürdürüyor.

Bozbeyli, arkadaşlarıyla birlikte Nureddin Hoca’nın Gedikpaşa’daki evine de gidiyor ve sohbetlerini büyük bir zevkle ve ilgiyle dinliyor. Cumartesi günleri evinde tertiplenen bu toplantılara merhum Prof. Orhan Okay, İmam – Hatip Liselerinin kurucularından Celal Hoca ( Celal Ökten), Sabri Sözeri, Rahmi Eray gibi isimler de katılıyor. Bunların içinde Rahmi Eray o kadar değerli, o derece kıymetli bir insan ki Nureddin Hoca bile ona “Ağabey” diye hitap ediyor.

Bozbeyli’nin anlattığına göre, Nureddin Topçu, fikirlerinde müsamahasız bir kişiydi ve ısrarcı bir hali vardı. Ayrıca felsefeci olduğu için meseleleri daima filozofik bir noktaya getirerek izah etmeye çalışıyordu. Bozbeyli konuyla ilgili sözlerine şöyle devam ediyor: “Mesela asabi heyecanla, ruhi heyecanın farkını biz ondan öğrendik. Daha önce de düşünmüştük belki ama onu dinleyince farklı oluyordu. Hocanın, bir insanın camide Kur’an okunurken ‘Allah Allah’ diye bağırmasının asabi bir heyecan olduğunu ve bir değer ifade etmediğini ama ruhi ve derinden gelen bir heyecanın önemli olduğunu anlatması bizim için çok şey ifade ediyordu. Sonra doğru düşünme konusunun üzerinde çok duruyordu. Doğru düşünmek bir insana yakışan en güzel şey diyordu. Doğru düşünmenin yolunun doğru fikir malzemelerinden geçtiğini söylüyordu.

O yıllarda İstanbulda Abdülaziz Bekkine diye meşhur bir hoca efendi vardı. Bu zat, Fatih’teki Çivizade Camii’nde imamlık görevinde bulunuyordu. Ayrıca namazlardan sonra, dinleyenlerin gönül dünyalarını şenlendiren sohbetler yapıyordu. Hoca Kırımlı olup Kazan Türklerindendi. Güzel ve etkileyici bir ses tonuna sahipti. Dinleyicileri sözlerinden en küçü bir ayrıntıyı bile kaçırmamak için adeta kulak kesiliyorlardı. Necmeddin Erbakan da hocaya devam ediyordu. Ben, bunu da sonra tanıdım, çünkü o zamana kadar kendisini tanımıyordum.”

Abdülaziz Bekkine Rahmet-i Rahman’a kavuştuktan sonra yerine Mehmet Zahit Kotku Hoca Efendi geldi. Bozbeyli Zahit Kotku Hoca’yla ilgili olarak da şunları söylüyor: “Zahit Kotku o kadar güzel bir adam ki, bakıldığı zaman kırmızı kırmızı yanaklar, güzel yüzlü… Fakat sesi biraz çatlaktı. Hani, bir öksürse de öyle konuşsa diyeceğimiz bir sesi var. Yahut da biz Bekkine hocamızın sesine öyle alışmışız ki, belki de o tesirle böyle oluyor. Cuma namazında Nureddin Topçu Hoca’yla birlikte oturuyoruz. Zahit Kotku Efendi de minberde hutbe okuyor ve biz kendisini ilk defa dinliyoruz. Fakat bu sırada bir terslik oldu. Nasıl da öyle bir şey seçmiş hoca. Muharrem ayında oruç tutarsanız bin oruç sevabı var. Filan gün tutarsanız şu kadar var. 1500, 750. Hoca böyle rakamlı, makamlı bir konuşma yapıyor. Nurettin Topçu kulağıma eğildi. ‘Bu adam bakkal. Her şeyi tartıyor. Kalk gidiyoruz’ dedi. ‘Hocam, dur. Hutbe dinliyoruz’ diyorum ama… Israr etti. ‘Hayır, kalk gidiyoruz’ dedi. Biz de kalkıp başka bir mescide gittik. Hoca, böyle yapmasaydı iyi olurdu ama yapıyordu. Samimi bir dindar olmayı, gösterişe dayalı şeylerden çok uzak durulmasını telkin ediyordu. Rahatsız oluyordu.”

Müsaade ederseniz burada ben de araya girip kanatimi beyan edeyim. Nureddin Topçu merhumun böyle bir tepki gösterip camiyi terketmesi hoş bir hareket değil. Üstelik dini kaynaklarda Zahit Kotku Hoca’nın sözlerini teyit edecek bilgiler de bulunuyor.

Ahmet Ferruh Bozbeyli 1950’li yılların başında Bediüzzaman Said Nursi ile de göz göze geliyor. O zaman Sirkeci’deki Büyük Postahane’nin üstünde bulunan İstanbıl Adliyesi’ne giderken Said Nursi ile karşılaşıyor. Bozbeyli, kaldığı yurtta Nur talebesi diye bilinen iki arkadaşından birine, yahu beni de hocaya götürüp tanıştırsan ne iyi olur diyor ama o zat, tamam götürürüm lakin diğer arkadaşın haberi olmasın, cevabını veriyor. Bu cevap Bozbeyli’nin hiç hoşuna gitmediği için sebebini soruyor, daha sonra da “İkiniz de talebesiniz. Birbiriniz hakkında niye böyle düşünüyorsunuz? Bu zat, sizi birbirinize dost yapamadı mı. Gitmeyeceğim, istemiyorum” diyor. Bilahare bu arkadaşlardan biri, Said-i Nursi merhumun kaleme aldığı “İktisat Risalesi”ni veriyor. Risaleyi okuyan Bozbeyli çok beğeniyor, özellikle şu cümle dikkatini çekiyor: “Her sözünüz doğru olsun, fakat her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir.”

Ferruh Bozbeyli, sözü üstadın kayıp mezarına getirip büyük bir tepki gösteriyor. Ölüden intikam alınır mı, böyle bir cinayet işlenir mi diye sorup 27 Mayıs askeri darbesini yapanların adaleti (!) işte böyle bir şeydi. Ama gün gelecek, bunların hepsi ortaya çıkacak, diyor. Ben de küçük bir ilavede bulunup şairin şu beytini terennüm ediyorum.

Bir gün doğar elbet şems-i hakikat

Hiç böyle müebbed mi kalır zulmet-i âlem?

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.