Bin yılı yeniden inşa edecek iki sarsılmaz sütun: Ehl-i Sünnet omurga ve irfânî derinlik
Bin yılı yeniden inşa edecek iki sarsılmaz sütun: Ehl-i Sünnet omurga ve irfânî derinlik

Tarihî günlerden, tarihin akışını şekillendirecek hâdiselerin yaşandığı büyük kriz dönemlerinden geçiyoruz...

Büyük kriz dönemleri, aynı anda hem kırılma anlarıdır hem de yeniden kurulma zamanları.

Video: Bin yılı yeniden inşa edecek iki sarsılmaz sütun: Ehl-i Sünnet omurga ve irfânî derinlik


Eğer yaşanan krizi bütün boyutlarıyla kavrayarak derinlemesine tahlil edebilirseniz, krizle gelen kırılma deneyimi, yıkımla değil yeniden kurulma yolculuğuna soyunmakla sonuçlanır.

Müslümanlar, tarihlerinin en zorlu buhranlarından birinin tam ortasından geçiyorlar. Tarihte yaşadıkları ikinci büyük medeniyet buhranı bu. Kısaca 3 Z formülü olarak özetlediğim bir buhran bu.

İki asırdır yaşadığımız bu ikinci medeniyet buhranını, Müslüman Zihni’ne, Müslümanca Yaşama Zemini’ne ve Müslüman Zamanı’na yeniden kavuşmamızı sağlayacak köklü bir medeniyet tasavvuru geliştirebildiğimiz zaman aşabiliriz ancak.

Bugün sizinle Altınoluk dergisinin Haziran sayısında yayımlanan yazımı paylaşmak istiyorum. Ne olup bittiğini, 2 asırlık serencamımızı özetleyen bir yazımı. Yazının tam metnine söz konusu dergiden ulaşabilirsiniz.

İSLÂM’SIZ DÜNYA’DAN PEYGAMBER’SİZ VE “İSLÂM’SIZ” İSLÂM’A...

İki asırdır yaşadığımız medeniyet krizinin en önemli sonuçlarından biri, Osmanlı’nın yıkılması, müslüman Hindistan’ın parçalanması, Türk ve Arap dünyalarının kolonileştirilmeleriyle birlikte İslâm dünyasının her bakımdan birliğinin, dirliğinin sigortası işlevi gören Ehl-i Sünnet omurganın çökertilmesi ve sonra İslâm dünyasının sahte paralel dinlere mahkûm edilmeye çalışılmasıdır.

İngilizler, Şark Meselesi olarak adlandırılan iki aşamalı iki asırlık bir strateji geliştirdiler İslâm dünyası üzerinde uygulanmak üzere.

Birinci aşamada, İslâm’ı -yani tarih yapan bir aktör olarak İslâm medeniyetini- tarihten uzaklaştırmak; ikinci aşamada da paralel dinler icat ederek Müslümanları İslâm’dan uzaklaştırmak.

Başka bir ifadeyle: İngilizlerin iki asırlık küresel stratejilerinin merkezinde İslâm var: İslâm’ın, önce ilk aşamada tarih yapan bir aktör olarak tarihten uzaklaştırılması (=İslâm’sız Dünya); sonra da ikinci aşamada Müslümanların İslâm’dan uzaklaştırılması (protestanlaştırılmış, dönüştürülmüş, küresel sisteme boyun eğecek kadar hadım edilmiş, önce Peygamber’siz İslâm, sonra “İslâm’sız” İslâm) stratejisi.

Osmanlı’yı durdurarak, İslâm’ın tarih yapan bir aktör olarak tarihten uzaklaştırılmasını, dolayısıyla İslâm’sız Dünya stratejisini hayata geçirmeyi başardılar.

Laik Türkiye’nin kurulması ve Vehhâbiliğin icat edilmesiyle de “İslâm’sız” İslâm stratejisini hayata geçirmeye başladılar.

İKİ PARALEL DİN: HÂRİCÎ MANTIĞI VE PROTESTAN İSLÂM

Geldiğimiz nokta itibariyle iki “paralel din” icat ettiler: Vehhâbilik üzerinden neo-selefîliği ürettiler, neo-selefîlik üzerinden de terör örgütlerini... Ve hâricî mantığına dayalı, kendisi gibi düşünmeyen herkesi tekfir eden, İslâm tarihinin hiç bir döneminde gözlenmeyen ruhsuz bir din anlayışını İslâm dünyasının omurgası hâline getirmeyi de başardı İngilizler.

Tarihte ilk defa hâricî mantığına dayalı bir İslâm anlayışı, Müslüman toplumların omurgası hâline getirildi.

Buradan varılmak istenen sonuç, İslâm’ı terörle özdeşleştirerek hem özelde Müslümanları İslâm’dan uzaklaştırmak hem de genelde dinin tarihin mezarını boyladığı Batı’da kitlelerin küresel bir dünyada İslâm’a ilgilerini kırmak, dünyanın müslümanlaşma trendine girmesini engellemek ve Batılıların İslâm’dan nefret etmelerini sağlamak...

Bununla yetinmediler. İkinci bir paralel din daha icat ederek “İslâm’sız” İslâm projesini bir adım daha öteye götürdüler: Bu ikinci paralel din, hayattan uzaklaştırılmış, ruhu çalınmış, küresel sisteme boyun eğerek bütün iddialarını terkeden protestanlaştırılmış bir İslâm. Bunun en tipik iki örneğinden ilki iki asır önce yine İngilizlerin icat ettiği Kadiyanilik, diğeri FETÖcülük. Kadiyaniliğin söylemleri ile FETÖcülüğün söylemleri çok örtüşüyor.

Laik Türkiye projesiyle önce İslâm’sız Türkiye projesi gerçeğe dönüştürüldü: İslâm, bütün kurumlardan temizlendi; eğitimden, kültür hayatından, düşünce ve sanat hayatından, siyasetten uzaklaştırıldı; sadece namaz, oruç gibi ibadetlere indirgendi; camiye hapsedildi; laik bir din anlayışına dönüştürülerek İslâm sadece bireysel bir inanç meselesi hâline getirildi!

İkinci aşamada da sadece Türkiye’de uygulanan kaskatı laiklik pratiği ile FETÖ gibi oluşumların önü açıldı!

Ve FETÖ, Türkiye üzerine salındı!

BİZE MAHŞERİN ÜÇ ATLISI GEREK: KURUCU MELİKŞAH, UYGULAYICI NİZAMÜLMÜLK VE TEMELLERİ KOYUCU GAZÂLÎ

Uzun vadede amaç, Türkiye’nin İslâmî iddialarına aslâ sahiplenmemesi, dolayısıyla İslâm dünyasına öncülük edebilecek ruh köklerinin kurutulması ve Türkiye’siz İslâm stratejisinin aşama aşama hayata geçirilmesi!

Türkiye’nin başına gelebilecek en büyük felâket budur!

Şunu aslâ unutmayalım: Bu ülkenin varlık nedeni İslâm’dır.

Bu toplum, ancak Müslüman olduktan sonra bu topraklarda üç kıtanın tarihini yapmış, henüz anlaşılamamış ve aşılamamış herkese, her dine, her inanca, her düşünceye hayat hakkı tanıyan ilk ve son küresel medeniyet tecrübesini insanlığa sunmayı başarmıştır.

Özetlemek gerekirse...

Batılı emperyalistler, son iki asır hâriç bin yıldır dünya tarihini Selçuklu ve Osmanlı tecrübeleriyle bizim yaptığımızı çok iyi biliyorlar. O yüzden üç asırdır bizim üzerimizden İslâm’la savaşıyorlar! Hedeflerine büyük ölçüde ulaşmış gibi görünüyorlar.

Ama hesap edemedikleri bir şey var: Türkiye, İslâm dünyasını yeniden toparlayabilecek medeniyet tecrübesine de, şuuruna da sahip yegâne aktör olduğunu kavradı.

O yüzden umut oldu. Türkiye’nin umut olduğu mesajı, Kuzey Afrika’dan Açe’ye, Balkanlar’dan Afrika’nın en ücra köşelerine kadar bütün mazlum halklar tarafından çok iyi alındı.

Sözün özü: Bin yıl önce yaşadığımız birinci medeniyet krizini mahşerin üç atlısının verdiği mücadeleyle aşmıştık: Kurucu Melikşah, Uygulayıcı Nizamülmülk ve Temelleri Koyucu Gazâlî.

Gazâlî’nin öncülüğünde çeyrek asırda bin yılın tohumları ekildi; hem Moğol ve Haçlı saldırılarını püskürtecek ve tarihin akışını değiştirecek Ehl-i Sünnet omurga dikildi hem de Avrupa’nın içlerine kadar İslâm’ın dalga dalga yayılmasını sağlayan insanların gönüllerini fetheden irfanî derinlik geliştirildi.

İslâm dünyasının önündeki en büyük iki tehlikenin, hâricî mantığına dayalı İslâm anlayışının da, “Peygamber’siz İslâm” ve “İslâm’sız İslâm” anlayışının da aşabilmesinin tek yolu var: İslâm dünyasını toparlayacak Ehl-i Sünnet omurganın pekiştirilmesi ve kitlelerin gönülden fethedecek irfanî derinliğin her yere ulaştırılması ve nakşedilmesi...

ABD'de Müslümanlara saldırı planlayan 3 kişi suçlamaları kabul etti
Dünya
ABD'de Müslümanlara saldırı planlayan 3 kişi suçlamaları kabul etti
New York eyaletinde Müslümanların yoğun olarak yaşadığı kasabaya bombalı saldırı hazırlığında oldukları gerekçesiyle yargılanan 3 kişi, haklarındaki suçlamaları kabul etti.
AA
Tarikat eleştirisi yapılmalı mıdır?
Tarikat eleştirisi yapılmalı mıdır?

Takdisi konuşuyorduk. Bu arada İslam’ın ortayol olma/vasatıyye özelliğine bir kez daha değinelim ve şu sözümüzü tekrarlayalım: Bana her hangi bir fikrin iki ucunu gösterin ben size İslami olanı söyleyeyim. İnsanlar mukaddes değildirler ama mükerrem ve mübarek olabilirler.

Video: Tarikat eleştirisi yapılmalı mıdır?


Takva çizgisine vera derecesinde riayet eden bir müminle, inandım deyip bırakan bir müminin manyetik alanları, manevi etkileri aynı olabilir mi? Eşyanın etrafına manyetik etkisi olur da insanın olamaz mı? İnsanları kutsama anlamında mukaddes bilmekle, onları manevi etkileşimden tamamen soyutlama da iki ayrı uçtur, her ikisi de hatadır. Doğru olan bunların orta çizgisidir. Ancak denebilir ki, insanı ilahi sıfatlarla muttasıf görme ifratı, onda hiçbir manevi boyut görmeme tefritinden daha büyük hatadır. Çünkü bu ifratta Allah’ın hukukuna tecavüz, yani şirk vardır, diğerinde ise insanın değerini tenkis vardır. O halde şirk anlamına gelebilecek, hatta böyle bir ihtimal taşıyan inanışlardan şiddetle kaçınmak gerekir. Hıristiyanlığın şirke vardırılmasının asıl sebebi budur. Resulüllah (sa) bu tehlikeye en başından dikkat çekmiştir: ‘Sakın, Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’ya yaptıkları gibi siz de beni övgüde aşırı gitmeyin; ben Allah’ın kuluyum, bana Allah’ın kulu ve resulü deyin’. Bu şerefli söz muhteşem bir ölçüdür.

Biz ezanımızda ve namazlarımızda bile Resulüllah’ı tebcil ve tazim ederiz, manevi bereketini, yani mübarek oluşunu tasdik ederiz, ama bunu yaparken kullandığımız kelimeler çok ilginçtir, ezanda ve tahiyyatta onu yüceltirken onun için hep ‘Allah’ın kulu ve resulü’ deriz. Allah’ın resulü olması büyük bir makamdır, ama bu makamı, önce onun da Allah’ın bir kulu olduğunu söyleyerek dillendiririz ki, namazı sanki biraz Allah için biraz da onun için kıldığımız anlamı çıkmasın. Onun bütün büyüklüğüne rağmen Allah’ın kulu olduğunu unutmayız.

Şimdi bu ölçülerle fırkalar haline gelen tarikatlarımıza bakarsak tehlikeli noktalara ulaşmış arızaları görmemiz çok kolay olur.

Mesela bugün Batınilikte en aşırı fırkalarımızdan biri, liderlerinin velayeti ve nübüvveti kendisinde topladığını söylüyor ve bağlılarına bunu empoze ediyor. Bu Hıristiyanlarınkini de geçen ve adını koymaktan çekindiğimiz korkunç bir sapmadır. Geçmişte de abilerinin haftada bir evliyaya, ayda bir de enbiyaya sohbet verdiğini anlatıyorlardı. Buna neden ihtiyaç duyuyorlar? Çünkü ilimden ve Allah’ın bizden istediği ölçüden yoksun olan bağlıları gruptan ayrıldıkları takdirde nebilerin de velilerin de yolundan ayrılmış olacağını bilecek ve böyle bir kaybı göze alamayacaktır.

Pek çoğu kendi şeyhlerinin dünyanın tasarrufunu elinde bulunduran yegâne gavs olduğunu, insanların ancak ona bağlılıkla kurtulabileceklerini, hidayetin onun eliyle dağıtıldığını anlatmıyorlar mı? Ehlibeytten olma prim yapınca kendisini evirip çevirip Hasanî ya da Hüseynî (canımız onlara feda olsun) yapan müteşeyyihler yok mu? Yatağınızda hanımınızla yatarken bile sizi gözetleyemeyen, avucunun içine bakıp ne yaptığınızı bilemeyen, kalbinizi okuyamayan, her yaptığında bir hikmet bulunmayan bir şeyh bugünkü şartlarda mürşit sayılır mı? Peki, bu vasıflar sadece Allah’a özel vasıflar değil midir? İnsanların böyle bilinmesi, bu vasıflarda kulun Allah’a ortak görülmesi anlamına gelmez mi?

Durum böyle olunca da bağlıların başta Allah’ın kitabı olmak üzere İslam’ın temel bilgilerini bilmeleri, fırkanın dağılmadan korunması adına tehlikeli bir gelişmedir ve istenmeyen bir durumdur. Oysa eskiler, Kitap ve Sünnet’ten yeterli bilgisi olmayanları halkaya dâhil etmezlerdi.

Böyle eleştirileri yaparken şeriata, yani Kitaba ve Sünnet’e bağlı olan tasavvuf anlayışlarını sürekli müstesna bildiğimizi tekrar tekrar hatırlatalım.

Burada şu noktaya bir kez daha değinelim; sahabe-i kiram efendilerimizin Resulüllah’la (sa) ve ona ait eşyaya değer vermeleri kutsamanın değil, teberrükün bir örneğidir. Ancak bunun kutsamaya vardırılması ihtimalinin bulunduğu her yerde, sedd-i zerayi kuralınca bundan kaçınmak da lazım değil, belki elzemdir. Teberrükün anlamı da, mesela müttaki bir kulun kendisine ya da her hangi bir eşyasına kutsallık bulaşmış olması demek değildir, öyle mübarek bir kulun hatırasına saygıyı Allah’ın ona verdiği değerlere saygı olarak kabul buyuracağı anlamında olabilir. Burada da Hz. Ömer’in bizzat kendi oğlunun başını çektiği tazimde aşırılığı önlemek için, Resulüllah’ın gölgesinde oturup dinlendiği ve sırf bunun için bazılarının gidip altında oturmaya başladıkları ağacı kestirmesini hatırlamalıyız.

Durum böyle olmakla beraber tarikatlardaki şeriatsizlikleri dile getirenlere yöneltilen hücum âlimleri korkutuyor. O halde tarikatlar ya munsıf eleştirileri makul karşılayacaklar, ya da bunu kendileri yapacaklardır.

Türkiye’nin Müslüman omurgası çökerse, Türkiye çöker!
Türkiye’nin Müslüman omurgası çökerse, Türkiye çöker!
Cuma günkü yazıyı şöyle bitirmiştim: Üzerinde kafa yormamız gereken soru, siyaseten neden kaybettik sorusu değildir; siyaseten kazanmakla manevî olarak kaybetmekte olduğumuz hakikatini niçin göremediğimiz yakıcı gerçeğidir.
Yeni Şafak
Düzen ve Müslüman
Düzen ve Müslüman

Üç yıl önceki bir yazımı güncelleyerek bir daha paylaşmak istiyorum:

Video: Düzen ve Müslüman


İslam; mensuplarına, her durumda Müslümanca yaşama ve İslam’ı yayma (tebliğ, davet, eğitim) vazifesi veriyor. Müslümanca yaşamak ve Darülislam’da (İslam yurdunda) gelecek nesillerin de böyle yaşamaları için gerekli tedbirleri almak üzere en uygun düzen İslamî düzendir. Bu düzenin uygulandığı ülkede Müslüman olmayanlar ve Müslüman olup da uygulamada kusurları bulunanlar da yaşarlar, ancak kusurlar gizli, ibadetler ve güzel ahlak uygulaması açık olduğu için bu durum İslamlaşmaya zarar vermez. Azınlıkta olan gayr-i müslimlerin İslam’a uymayan hayatları ve uygulamaları da pek örnek alınmaz. Zararı görülürse devlet tedbirini alır.

İslamî düzen ifadesini de biraz açalım: Bu düzen Kitab’a ve Sünnet’e dayanır, ama bu kaynaklarda düzenlenmiş değildir. Düzenleme işini mütefekkirler ve müçtehitler (ulemâ) yapacaktır. Hem inanç hem de amel (uygulama, düzenleme) alanlarında Ehl-i Sünnet içinde dahi önemli yorum ve ictihad farkları vardır. Bu düzende devlet başkanının da müçtehid olması esastır, ancak müçtehid de olsa yönetimi danışma yapmadan kendi içtihadına ve düşüncesine göre yürütemez (istabdad yoktur). Din ve dünya ilimlerinde ihtisas yapmış güzel ahlak sahibi geniş bir danışma kurulu şarttır. Bu kurulun ittifakla veya çoğunlukla aldıkları kararlar, yaptıkları tespitler ile İslamî düzenin güncel versiyonu oluşur. Ümera ulemaya, halk da ümeraya itaat ederler. Yeni durumlar, ihtiyaçlar, maslahat ve zaruretler düzenin, içtihada dayanan hüküm ve kararlarının devamlı gözden geçirilmesini gerekli kılar.

Ortada birçok İslami grup var ve aralarında da -bazen birbirini tekfir edecek kadar- derin ihtilaflar, farklı anlayışlar mevcut. İşte bunlardan birinin diğerlerine galip gelerek iktidar olması hâlinde gerçekleşecek düzenin ideal İslami düzen olması mümkün değildir. Böyle bir düzende de farklı görüş ve anlayış sahiplerinin Müslümanca yaşamaları önünde aşılamaz engeller bulunur.

Laik-seküler düzenlere gelelim: Bu düzenlerde yaşayan Müslümanların din ve kültürlerini korumaları oldukça zordur. Bu düzenlerde ibadet ve fazilet açık; ayıplar ve günahlar gizli değildir, hatta aksine ikincisi açıktır, engellenemez, medya ve benzeri iletişim ve etki araçlarında reklamları bile yapılır. Okullarda İslam’a göre din ve ahlak öğretim ve eğitimi genel olarak yapılamaz. Okul, sokak, medya, sanat vb. İslam insanının sağlıklı yetiştirmesine ve bu insanı korumaya ayarlı değildir.

Bu takdirde Müslümanlar vazifelerini nasıl yerine getirecekler?

Şüphe yok ki birinci vazife düzeni değiştirmektir. Ama bu da “Ha!” deyince olmuyor. Hayalperestliği, sonu kayıplarla biten maceraları bir yana bırakırsak -ki bırakmayanlar daima olacaktır- geriye uzun ve ince bir yolu izlemek kalıyor.

Bu uzun ve ince yol izlenirken mevcut düzende neyi nasıl yapmak gerekiyor?

Bu çetin sorunun tek çözüm formülü bir kalemde ve bir kişi tarafından verilemez. Ama bunu dert edinen herkesin düşünmesi, düşündüklerini bir araya gelerek müzakere etmeleri, ortak bilgi ve akıl ile elde edilen sonuçları da adım adım uygulamaları gerekiyor.

Böyle düzenlerde iktidarlar yalnızca Müslümanların İslami vazifelerine alan açmazlar, hak ve hürriyet alanlarını herkese eşit açarlar. İktidarların dinî ve ideolojik meyilleri varsa terazinin kefesi bu meyil yönünde biraz ağır basar, ama hepsi bu kadardır.

Vazife sivil faaliyetlere kalıyor. Sivil oluşumlar aralarında diyaloglar da kurarak vazifelerini yerine getirmeye çalışacak, İslam’ın farklılık ve güzelliğini uygulamada göstererek, ilişkilerinde yaşayarak şartlanmamış farklı grupların da sevgi ve sempatisini kazanmaya bakacaklardır.

Bununla birlikte Müslümanca yaşayabilmek için yeterli bilgiye ve bu bilgiyi hayata uygulayabilmek için uygun eğitime, uygun eğitim için de uygun çevreye ihtiyaç vardır.

İslam tarihinde bazı alimler görüyoruz ki bunlar belli bir hocadan, medreseden ziyade kitapları okuyarak yetişmiş oluyorlar ve bu usulün iyi olduğu kadar; alimlere saygısızlık, dengesizlik, ölçüsüzlük, insan tabiatına aykırı dayatmalar gibi kötü etkileri de oluyor. Bir hocaya, bir medreseye bağlı olarak yetişmenin de dar görüşlülük, taassup, ayrımcılık gibi kötü tesirleri ortaya çıkıyor.

Bir zamanlar bazı alimler varmış, öğrenciyi bir yere kadar getirir, sonra, “Evladım, benden bu kadar, bundan sonra sen filan alime git, devamını o getirsin” derlermiş. Yine bazı tasavvuf mürşitleri varmış, onlar da müritlerini belli bir aşamaya getirdikten sonra, “Evladım, benim yetkim buraya kadar, bundan sonrasının tekmili için sen filan zata git” derlermiş. Bu muhlis Müslümanca usulde şahıs ve onun yolu, tarikı, medresesi, programı değil, talibin yetişmesi ön planda tutuluyor. Hoca veya mürşit, talibin, kendini aşmasını, daha ileri gitmesini isteyebiliyor ve buna yol gösterebiliyor.

Şimdi okullar var, buralarda birbirinden farklı birçok hoca bulunuyor. Öğrenci bunlardan alacağının iyisini, kendisi için, meşru amacı için uygun olanı kendi bulup alacak ki bu, oldukça zor bir hedef.

Kitaplar var; kimileri yoldan çıkarıcı, kimileri beyinleri dondurucu, kimileri okuyanın kabiliyetini ve birikimini en ileri hayırlı noktalara ulaştırmada yardımcı. Bunlar arasında seçim yapmak da -henüz yolda olan- okuyucuya düşüyor ki bu da zor.

Medreseler ve kurslar var; çoğu inhisarcı, bölücü, dışlayıcı; hiçbiri değilse sınırlayıcı. Tarikatlar ve cemaatler de en azından sınırlayıcı, yani bunların da çoğu, “Eşitler arasında birinciyiz” demiyorlar, “Biz birinciyiz, hatta tek doğruyuz, tek seçeneğiz” diyorlar.

Eğitim ve öğretim çevresi bundan ibaret olunca gençler, yol arayanlar ne yapacaklar? Maksatlarına nasıl ulaşacaklar?

Eğer yola düşenler sıradan insanlar ise, asgari/zaruri ve sahih bilgiyi almak, mevcut saptırıcı ve ayartıcı ortamda kendilerini korumak ve Müslümanca yaşamak istiyorlarsa bunların yapabileceklerinin en iyisi uygun bir çevreyi bulup bundan istifade etmek, ama asla aklını terk etmemektir.

Bu uygun çevre ne olabilir?

Öğrenciler için İmam Hatip Okulları veya buna benzer öğretim ve eğitim kurumları, yine öğrenciler ve diğerleri için aynı yolun yolcusu olan arkadaş grubu veya sahih İslam’ı esas alan ve ayrımcı olmayan bir alim(ler), veya aynı vasıfta (ayrımcı, tekçi, sahih İslam’dan sapmış olmayan) cemaatlerden bir cemaat, yahut da yine aynı vasıfta tarikatlardan bir tarikat olabilir. Tarikatlar keramet, kibir, ayrımcılık, tekelcililik talim ocağı değil, ihlas, ihsan, ilm-i yakin te’dîb ve talim ocaklarıdır; böyle olmalıdır.

Birden fazla eğitim ve öğretim çevresini sıraladım böylece bana sıkça sorulan “Bir tarikata intisap şart mı” sorusunun da cevabını vermiş oldum.

Mursi insanlık onurunun şehididir
Mursi insanlık onurunun şehididir

Mısır’ın seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi altı yıldır süren muhakemesinin mahkeme salonunda, savunmasını yaparken hayatını kaybetti. Böylece Mursi’nin davası da arşive kaldırıldı. Peki, uzun süren muhakemesinde ileri sürülen gülünç ithamların yanı sıra bilinçli bir şekilde tedavisi engellenen ve tedricen ölüme sürüklenen Mursi’nin mirası da arşive kaldırılabilecek mi?

Elbette hayır!

Tıpkı öldürülen Hasan El Benna’nin, idam edilen Seyyid Kutup’un mirasi gibi Mursi’nin mirası de artık baki kalmıştır. İşgal altındaki Mısır’da, Hasan el Benna tarafından kurulan Müslüman Kardeşler teşkilatı ve hareketinin siyasi argümanlarını beğenmeyebilir, onları eleştiriye tabi tutabilirsiniz. Ancak şiddete bulaşmamış hareketin liderlerinin ve binlerce müntesiplerinin zulme maruz bırakılmasına; halkın oyu ile seçilen bir cumhurbaşkanının mahkeme salonunda ölüme terkedilmesine asla müsamaha gösteremezsiniz.

Mısır’da, karanlık güçlerin işbirliğiyle yapılan darbenin ahlaksızlığı bir yana; altı yıldır süren mahkeme boyunca halkın oyları ile seçilmiş bir cumhurbaşkanına uygulanan işkence ve hazırlanan ölümün hatıralarda hep canlı kalacağında ve müstebitlerin kâbusu olacağında kuşku yoktur.

Daha ilk günden itibaren Arap Baharı’na şüphe ile yaklaşanlardan biri oldum. Bu hareketi, Arap halklarının iradesinin hayata geçirilmesinden ziyade soğuk savaşın son bakiyelerini devre dışı bırakıp bölgeyi yeniden dizayn etme siyaseti olarak gördüm. Bu çekinceme rağmen büyün halk hareketlerinin oluşturabileceği özgürlük tortusunun Arap Baharı ülkelerinde de bir meyve vereceği hayalini kurmaktan geri durmadım. Fakat Mursi’nin iktidara gelmesinden hemen sonra içeriden ve de dışarıdan başlatılan itibarsızlaştırma faaliyetleri kuşkularımı daha da arttırdı.

Mısır’daki anayasa referandumu akabinde, BM Medeniyetler İttifakı’nın yayını olan Global Experts’e, National Defense ve Georgetown Üniversiteleri öğretim üyesi, Mısır uzmanı Dr. Paul Sullivan bir yazı yazıp referandumu değerlendirmişti. Bana göre bu yazı, Mısır’daki demokrasi arayışları karşısında üst perdeden bir tavır koymaktı. “On yılın ideolojik savaşı” başlıklı bu makaleyi, 23 Aralık 2012’de ORDAF’ta yayımlanan yazımda eleştirerek endişelerimi dile getirmiştim.

Paul Sullivan, o zaman bir çoklarının dikkatinden kaçan ve muhtemel bir karşı devrimi haber veren yazısında şu iddiada bulunuyordu:

“Mısır’ı sarsan gösteriler, şiddetli olaylar, istifalar, suçlamalar ve daha fazlası çok daha büyük bir gelişmenin belirtileridir. Şu anda Mısır’da gelişen olay, on yılın ideolojik savaşıdır. Bu savaşın esasları çok karmaşık, istikrarsız ve değişkendir.” Nitekim bu ve benzeri yaklaşımlara bakıldığında, Mursi’ye karşı geliştirilen itibarsızlaştırma ve muhalefetin, İhvan eleştirisi üzerinden meşrulaştırıldığı bugün daha iyi anlaşılmaktadır. Ayrıca Mursi’ye karşı yapılan darbenin de içeriden ziyade dışarıdan hazırlandığını göstermektedir.

Dolayısıyla bugün, Mursi’nin ölümünde Sisi’nin sorumluluğu kadar, onun darbesine destek veren ABD ve AB de birinci derecede sorumludur.

Sina’da terörü önleyememek, devlet sırlarını yabancılar ile paylaşmak ve ülkenin stratejik menfaatlerini yabancılara açmak gibi, bazıları sonuçlandırılıp yeniden başlatılan komik davalar ile oyalanan Mursi, esasında, yavaş yavaş ölüme hazırlanmıştır. Ölümünden önceki son savunmasında da belirttiği gibi; aslında bu iddiaların tamamını mevcut yönetim de irtikap etmiştir. Özellikle İsrail’in Kızldeniz’e açılımını kolaylaştıracak adaların Suudi Arabistan’a terki; İsrail ile kurulan stratejik ortaklıklar ile bugün gelinen nokta, suskun Mısır kamuoyunun vicdanında derin yaralar açmıştır. ABD-İsrail ortak yapımı sözde asrın anlaşması karşısında bırakın bir refleks geliştirmeyi; SA ve BAE ile birlikte alkış tutan Sisi, Mursi-Hamas ilişkisini sorgulama hakkının yitirdiği gibi, gelecekte kendisini de yargının önüne çıkaracak en büyük suçu olarak kaydedilecektir.

Mursi’yi daha iktidarının bir yılını doldurmadan devirmek isteyenler, Haziran 2013’de halkı sokaklara dökmüş ve karşı devrimi başlatmışlardı. Gelişmeler karşısında 27 Haziran’da Mursi’nin halka hitaben üç buçuk saat süren konuşmasında önerdikleri ile 1 Temmuz’da Ordu’nun verdiği 48 saatlik ültimatom, bağımsız akıllar tarafından bugün yeniden değerlendirilmeye muhtaçtır. Mursi, konuşmasında; anarşiye karşı içişleri bakanlığında özel bir birimin oluşturulmasını, anayasaya getirilen eleştiriler için de, bütün siyasi parti ve grupların iştiraki ile yeni bir komisyonun kurulmasını öneriyordu. Hatta daha da ileri giderek; içinde Ezher Üniversitesi, Kilise, Gençlik, Devrimci Güçler, Üniversiteler ve Sivil Toplum Örgütlerinden temsilcilerin bulunacağı bir ulusal mutabakat konseyi oluşturulmasını istiyordu.

Peki ne oldu?

Mursi’nin savunma bakanı ve genelkurmay başkanı Abdulfettah Sisi dışarıdan aldığı destekle ordu adına yayımladığı ültimatomda, darbe hazırlığında olduklarını beyan etmiştir. Bu durum karşısında geri adım atmayan Mursi’nin tavrı o zaman eleştirilmişti. Ancak son altı yılda yaşananlar ve mahkemede de gösterdiği dik duruşu ve şerefli ölümü ile haklılığı bir kere daha ortaya çıkmıştır.

O, artık insanlık onurunun bir şehididir. Ve bugüne kadar bir türlü gelemeyen Arap Baharı belki de bundan sonra gelecektir.

Suudi Arabistan'ın İhvan paylaşımı tepki çekti
Dünya
Suudi Arabistan'ın İhvan paylaşımı tepki çekti
Mısır’ın seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin şehit olmasını görmezden gelen Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı, sosyal medya üzerinden Müslüman Kardeşleri eleştiren bir paylaşımda bulundu.

Diğer
İhvan'dan 'Mursi kasten öldürüldü' iddiası
Dünya
İhvan'dan 'Mursi kasten öldürüldü' iddiası
İhvan, Mısır'ın demokratik seçimlerle göreve gelmiş ilk Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi'nin kasten öldürüldüğünü ileri sürdü. İhvan tarafından yapılan açıklamada "Mursi çok ağır şartlarda hücre hapsine tutularak, tedavi hakkı gibi en sıradan haklardan dahi mahrum edilerek ölüme terk edildi" ifadeleri dikkat çekti.
AA

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.