Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Mahkemeden kritik karar: 2,5 milyon liralık kefalete 'eş freni'
Ekonomi
Mahkemeden kritik karar: 2,5 milyon liralık kefalete 'eş freni'
Gaziantep'te ödenmeyen 2,5 milyon liralık krediyi kefil olan iki işçiden tahsil etmek isteyen bankanın talebi "kefalette eş rızası" alınmadığı gerekçesiyle mahkeme tarafından kabul edilmedi. İşçilerin avukatı Abdulkadir Akıllar "Bu karar mahkemelerin de kanunların da Türk toplumunun temel yapısı olan aile birlikteliğine ne kadar önem verdiğini, eşlerin birbirinden habersiz bu tarz büyük borç-kefalet işlerine girmemesi gerektiğinin önemini ortaya koydu" dedi.
AA
Kurtulmuş: Toplumu cinsiyetsizleştirmeye karşı her türlü harekete karşı uyanık olmamız lazım
Gündem
Kurtulmuş: Toplumu cinsiyetsizleştirmeye karşı her türlü harekete karşı uyanık olmamız lazım
AK Parti Genel Başkanvekili Kurtulmuş, katıldığı bir radyo programında “İstanbul Sözleşmesi” hakkında da değerlendirmelerde bulundu.Kurtulmuş, “Aileyi ayakta tutan toplumlar güçlü olur” dedi.
DHA
Kurtulmuş: Toplumu cinsiyetsizleştirmeye karşı her türlü harekete karşı uyanık olmamız lazım
Gündem
Kurtulmuş: Toplumu cinsiyetsizleştirmeye karşı her türlü harekete karşı uyanık olmamız lazım
AK Parti Genel Başkanvekili Kurtulmuş, katıldığı bir radyo programında “İstanbul Sözleşmesi” hakkında da değerlendirmelerde bulundu.Kurtulmuş, “Aileyi ayakta tutan toplumlar güçlü olur” dedi.
DHA
İstanbul Sözleşmesi eyleminde kadın eylemciler polisin boğazını sıkıp hakaretler savurdu
Gündem
İstanbul Sözleşmesi eyleminde kadın eylemciler polisin boğazını sıkıp hakaretler savurdu
İzmir'in Konak ilçesinde, kadın örgütlerinin çağrısıyla toplanan bir grubun, İstanbul Sözleşmesi'ni desteklemek ve kadın cinayetlerine tepki göstermek için düzenlediği eylemde Çevik Kuvvet amirinin üniforması yırtan, boğazını sıkan ve polislere hakaret eden 16 kişi gözaltına alındı.
Diğer
Denge, birazcık denge
Denge, birazcık denge

Zor bir yazı bu… Hem kimseyi kırıp dökmeden meramımı anlatmak hem de sadra şifa bir şey söylemek niyetindeyim çünkü.

Elde var bir. İstanbul Sözleşmesi nam sözleşme, eşcinselliğin yaygınlaşması amacına hizmet eden bir sözleşme değildir. Türkçe’den azıcık anlamak ve sözleşmeyi okumak bunun böyle olduğunu görmeye yetecektir.

Elde var iki. İstanbul Sözleşmesi nam sözleşme, kadını şiddete karşı korumayı hedeflerken basit, temel, tehlikeli bir önermede bulunmakta, sözleşme metnini doğrudan “gender teori” denilen zıkkıma yaslamaktadır. Bu teori, ne benim ne de Müslümanlığını inkâra yanaşmayan herhangi bir Müslüman bireyin kabul edebileceği bir teori değildir. Değildir, zira bizim açımızdan cinsiyet “doğuştan, fıtraten” verilmiş bir hususiyettir. Toplumsal ön kabullerle ve/veya baskılarla ve/veya yönlendirmelerle elde edilemeyeceği gibi, değiştirilemez de. Dolayısıyla “kadın doğulmaz, kadın olunur” diyerek bedenin, yani ruhumuzun biricik evinin de köküne dinamit yerleştiren Simon de Beauvoir gibilerin aksine biz, cinsiyetin “fıtri” olduğunu savunmaya devam etmek zorunda olan bir topluluğuzdur. Cinsiyet meselesinde modern dünyanın geldiği nokta “sabah uyandığında kendini kadın gibi hissediyorsan kadın gibi davran, erkek gibi hissediyorsan erkek gibi davran” noktasıdır. Cinsiyetin “belirsizden muhayyere” dönüştürüldüğü bu yeni dönemde yapmamız gerekeni yapıyoruz diye “yobaz” olmayı “pozisyon itibariyle” kabul edebiliriz, sıkıntı yoktur. Sıkıntı yoktur ama bu da yobazlık değildir yani…

Elde var üç. İstanbul Sözleşmesi etrafında dönen tartışmalar göstermektedir ki “etrafında dönülen mesele” kadına şiddeti önleme meselesi olmaktan çıkmıştır. “Yaşatır” ve “ihanettir” kavramları etrafında sürüklenip duran bir tartışmadan bir bereket hâsıl olmasını beklemek boşunadır. Havanda dövülen sudur.

Elde var dört. Mademki İstanbul Sözleşmesi’ni savunanlar “bizim yegâne derdimiz kadına şiddeti önlemektir” demektedirler ve mademki İstanbul Sözleşmesi’ni eleştirenler “bizim kadına şiddetle mücadele etmekle ilgili bir derdimiz yok, bizim derdimiz bu sözleşmenin dili ve kavramları ile” demektedirler; o halde çözüm basittir.

Basittir, zira görülüyor ki kadına şiddetle ilgili olarak tam bir toplumsal mutabakat sağlamanın önünde herhangi bir engel yoktur. İçeriğinde gelecekte bütün toplumsal yapımızı zehirleme riski bulunan “toplumsal cinsiyet”, “partnerlik”, “ev içi”, “cinsel yönelim” ve benzeri yavelerin olmadığı bir sözleşme ile sulh olunabilir. Tabii burada yakıcı soru şudur: “Taraflar sulh olmak istiyor mu?” İstiyorlarsa emin olabilirsiniz ki geniş katılımlı bir “kadına şiddetle mücadele sözleşmesi” üzerinde anlaşılabilir.

Elde var beş. Dönelim şu yobazlık meselesine. Argüman geliştirmek yerine, sözleşmeyi bir iyice okuyup temelsiz her yerini perişan etmek yerine hakaretle, küfürle, sloganla ve dahi hamasetle vaveyla kopartınca doğaldır ki “yobaz” denir size birileri tarafından. Bu iş “slogan” düzeyinde kalırsa kaybederiz velhasıl. Haklı iken haksız duruma düşeriz.

Elde var altı. KADEM, kadına şiddet, cinsiyet, gender teori vesaire hususlarında senden benden uzakta, senden benden ayrı faaliyet gösteren bir “kötülük organizasyonu” değildir. Hiç olmamıştır. Şehadetim o yöndedir ki KADEM, pek çok bakımdan kritik sorumluluklar alarak “iş üretmeye çalışan” bir sivil toplum kuruluşumuzdur ve bizimdir. KADEM’e önerdiğim şeyi, KADEM’e düşmanlık derecesinde eleştiri yönelten abilerimize, ablalarımıza da önereyim. Bir araya gelmek, dertleri konuşmak, meseleleri masaya yatırmak, iletişim kanallarını açık tutmak yerine “kavga etmek” olacak şey değildir. KADEM de uzayda değildir, KADEM’i kıyasıya eleştiren abilerimiz ve ablalarımız da. Şu, “Bârika-i hakikat müsâdeme-i efkârdan doğar” müessesini çalıştırıp istişare etmek zor bir mesele değildir. Uzaktan uzağa laf çarpmalarla, hakaretlerle, lânetleşmelerle alınabilecek mesafe yoktur.

Ve elde var yedi. Kadına şiddet, ülkemizin sert gerçeklerinden biridir. Bununla yüzleşmek zorundayız. “Merhamet yaşatır” sloganıyla mesafe alamıyoruz. “Efendim tabii biz de kadına şiddete karşıyız” diskuruyla bir yere varamıyoruz. Sert yasal tedbirler ve sıkı eğitim gerekli bize. Geldiğimiz noktada mesele net: Bunu yapmak zorundayız. Bunu “başkalarının kavramlarıyla” mı yapacağız yoksa kendi kavramlarımızla mı buna da şu kavga dilini bırakıp birlikte hareket edebilirsek karar vermiş olacağız.

O yüzden denge, birazcık denge.

Erdoğan, İstanbul Sözleşmesi’ni çöpe atmalı!
Erdoğan, İstanbul Sözleşmesi’ni çöpe atmalı!

İstanbul Sözleşmesi’nin dayandığı temel felsefî temeli gözardı edersek, söyleyeceğimiz lehte veya aleyhte hiçbir sözün değeri de, anlamı da olmayacaktır.

TOPLUMSAL CİNSİYET MÜHENDİSLİĞİ PROJESİ: TANRI’YA MEYDAN OKUMAK!

İstanbul Sözleşmesi’nin kalkış noktası, “cinsiyetsizlik” fikri: Biyolojik cinsiyete karşı, toplumsal cinsiyeti eksene alıyor.

Bütün feminist hareketlerin, eşcinsel oluşumların kalkış noktası burası: “İnsan, yaratılışta verilen cinsel kimliği kabul etmeyebilir ve cinsiyetini istediği şekilde değiştirebilir.”

İstanbul Sözleşmesi’nde defalarca tekrarlanan “toplumsal cinsiyet”, “cinsel yönelim” gibi kavramların dayandığı ideoloji, işte bu cinsiyetsizleştirme ideolojisi; bendeniz bunu “toplumsal cinsiyet mühendisliği” projesi olarak adlandırıyorum.

Ne demek bu?

Tanrı’ya meydan okumak, demek. Yaratıcı’ya “Ben senin verdiğin cinsiyeti kabul etmiyorum, reddediyorum!” demek.

KADEM NEREDE/N KONUŞUYOR?

Dünya değişiyor... Modernliğin haklar rejimi demokrasinin yerini postmodernliğin hazlar rejimi dromokrasi alıyor...

Yeni bir dünyanın ayak sesleri bu. Bildiğimiz cinsiyetleri, dinleri, devletleri yok edecekler. Tek devlet, bütün dinlerin karışımı tekno-pagan tek bir din, bütün cinsiyetlerin karışımı akışkan, cinsiyetsiz bir cinsel kimlik inşa edecekler...

Kadem’in, dünyada yaşanan bu gelişmeleri kavrayabilecek entelektüel donanıma sahip olmadığı anlaşılıyor, ne yazık ki. Kadem’in de, diğer kadın derneklerinin de.

Kadem’i günah keçisi haline getirmek istemem. Ama Kadem, yerini bilmeli, ülkemizin de dünyanın da nasıl bir yıkımla, ontolojik felaketle karşı karşıya olduğunu görebilmeli.

Kadem’in durduğu yer neresi? En iyisi, bu feminist ideolojilerin içinde konuşlanıyor ve oradan konuşuyor; Müslümanca bir ontolojide ve epistemolojide konuşlanmıyor ve oradan konuşmuyor.

Kadem’in ülkenin kadın, aile politikalarının belirlenmesinde çok etkin olduğunu biliyoruz. O yüzden vebale girdiğini hatırlatmak istiyorum burada.

Kadem, bize örnek bir Müslüman aile modeli geliştirmeli ve bunu toplumun bütününe sunabilmeliydi. Böyle bir kaygıları oldu mu? Bundan sonra Kadem olacaksa, aileyi eksene alan model bir Müslüman tipi ve ilişkiler haritası çıkarmaya kafa yormalı ve bunu bütün dünyaya sunacak şekilde yapmalı.

Bu dert, bu kaygı, bu birikim yoksa niçin var ki Kadem?

Tekrar ediyorum: Kadem, Feminizm İÇİNDEN konuşuyor, bu toplumun kozmolojik ve evrensel İslâmî değerleri ve ilkeleri içinden DEĞİL.

Feminist konumdan, İstanbul Sözleşmesi’nin belirlediği konumdan konuşunca, sorunu, aile sorununa değil kadın sorununa indirgiyor. Kadın ile erkek arasında çatışmayı, kadın-erkek husumetini körükleyecek çatışmacı, maskülen, şiddet yüklü bir dil kurarak konuşuyor diğerleri gibi.

Feminizm ideolojisi de, cinsiyetsizleştirme ideolojisi de, sorunu cinsiyet sorunu, erkek-egemen cinsiyet sorunu olarak görüyorlar. Çözümü de, cinsiyetleri yok etmekte buluyorlar! İfrattan tefrite yuvarlanıyorlar...

Tam bir kaos! Çıkmaz sokak! Anarşi! Bu tür ideolojik fraksiyonlar var bu örgütler arasında “KaosGel” gibi!

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ, BÜYÜK YIKIMLARA YOL AÇACAK!

İstanbul Sözleşmesi, çok büyük sosyo-kültürel yarılmalara ve ailevî yıkımlara yol açacak toplumda. Çok büyük yaralara yol açtı daha şimdiden...

Özetle Kadem’in ve diğer kadın derneklerinin durdukları yerin bu toplumun medeniyet dinamiklerinin ürünü Müslümanca bir yer olmadığını, ailenin ve toplumun altını oyan, erkek-kadın ilişkilerini düşmanca kurgulayan, söylemsel şiddet üreten, o söylemsel şiddetle eylemsel şiddeti kışkırtan ve meşrulaştıran seküler, İslâm-dışı, fıtratı hiçe sayan, fıtratı metamorfoza uğratan büyük ontolojik, kültürel ve sosyal yıkımlara yol açacak bir yer olduğunu, çok vebale girildiğini hatırlatıyor, bir Müslüman fikir adamı olarak uyarıyorum.

Kadınların bazı haklar elde etmesinde önemli rolleri ve işleri oldu Kadem’in, elbette ki. Ama durduğu yer Müslümanca bir yer değil. Belki farkında olmadan bizim değerlerimizin altını oyan bir yer. Ailenin ve toplumun geleceği açısından da, AK Parti’nin geleceği açısından da çok sorunlu hatta tehlikeli bir yer!

ERDOĞAN! ÇÖPE ATMALI!

Şunu bilelim: Bu toplumu, son iki asır o büyük yok oluş mevsiminde aile ayakta tuttu. Aileyi de güçlü, sarsılmaz akîde. Akîde çökerse, aile çöker. Aile çökerse toplum ayakta duramaz. Toplum çökerse ülke silinir gider tarihten -Allah muhafaza!

Bir yanlışlık var, bir yerde büyük bir yanlışlık yapılıyor: Aile çöküyor! Uygulanan politikalar çok yanlış bu konuda. Müslüman, muhafazakâr bir partinin iktidarında ailenin çökmesi olacak iş değil, bunun vebali var!

Bu ülke kadına cinayeti önleyecek yasa yapmaktan âciz mi, yapmayın Allah aşkına!

Erdoğan, İstanbul Sözleşmesi’ni çöpe atmalı, bizim insanı yücelten asil medeniyet değerlerimize dayalı, dünyaya da model olabilecek kadına cinayeti, şiddeti önleyecek örnek bir yasa yapılması talimatı vermeli!

Eğer İstanbul Sözleşmesi’ni kaldırıp çöpe atmazsa, sonunu hazırlamış olur iktidar!

Benden hatırlatması.

Vesselâm.

İstanbul Sözleşmesi ve tepkiler
İstanbul Sözleşmesi ve tepkiler

Başından beri kimlik siyâsetlerine dâr eleştirel bir duruşum oldu. Burada vurgulanan meseleleri yok saydığımdan değil. Benim îtirâzım , bunların merkezîleştirilmesinedir. “Etnik”, “cinsel” veyâ “dinsel” olsun, kimlik kavramını ve bu kavram etrafında gelişen siyâsetleri, ağır insanlık durumlarının köpüklenmiş ve yüzeye vurmuş tarafları olarak değerlendiririm. Meseleleri doğuran üretim ve tüketim tarzındaki maddî geri plân şartları tartışmaksızın, yapılan “kültürel sorunlaştırmalar” bir çözüm sağlamaktan çok varolan sorunları azdıran tesirler doğuruyor. Diğer taraftan veri bir üretim ve tüketim tarzı, bir başka tarzda mevcût olmayan, ama bana göre daha çok kapalı kalan bâzı meseleleri açığa çıkarıyor olabilir. Ama bu, en başta bir açığa çıkma hâlidir. Bir şeyin açığa çıkma hâli onun çözümünü garanti etmiyor. Hattâ bana kalırsa daha çok bir sorunun ne kadar sorunlu kalabileceğine işâret ediyor. Târih, sorunları çözmek adına yapılanların sorunları ne kadar da katmerlileştirdiğini gösteriyor. Kimlik siyâsetleri , kültürel basitlemeler üzerinden tam da bunu yapıyor. Şimdi şu soruyu soralım ve namusluca cevaplamaya gayret edelim: Siz herhangi bir etnik sorunun yatıştığını, aşıldığını gördünüz mü? Veyâ bir dinsel kavganın hâllolduğunu? Sorunun dönemsel ve göreli olarak yatışması o sorunun hâllolduğunu göstermiyor; olsa olsa kafalardaki “mukadder olduğuna hükmedilmiş” nihâî hesaplaşmanın ertelendiğine delâlet ediyor. Bir misâl verelim: Avrupa’da bir asır sürmüş kanlı mezhep savaşları evet, bugün yatışmış gözüküyor. Sebebi tarafların barışta ittifak etmeleri değil. İki taraflı bıkkınlık, dahası dinsel meselelerin yerini çok başka meselelerin almış olması bu yatışmayı doğurdu. Ama Ulster Güçleri ile İRA arasında yaşamaya devâm ediyor. Bunu bir tortu olarak değerlendirmek basitlemek olur. Doğrusu ben bunu, hâlâ faal olan bir volkanın usul usul tütmesi, küllenmiş şeylerin hafif tertip püskürtülmesi olarak görürüm. Evet apaçık bir çatışma sâiki değildir, ama bilenler bilir, Avrupa’da hâlâ Katolik-Protestan ayırımı örtük bir şekilde devâm eder. Hâsılı mesele çözülmemiş ,dibe itilmiş, güncelliği sınırlanmıştır, o kadar..

Son zamanlarda yürütülen İstanbul Sözleşmesi tartışmalarında da benzer bir tabloyu görüyorum. Modern üretim tarzı olarak kapitalizm, geleneksel dünyâlarda varolan ama bohçalanan kadın-erkek meselesini açığa çıkardı. Bunu kadının özgürleşmesine, bağımsızlaşmasına giden yolda yaşanmış olan büyük bir ilerleme olarak kutlayanlar oldu. Aslında bu varolan bir sorunun “açığa çıkmasından” başka bir şey değildi. Hâkim üretim tarzı bunu üretim disiplini içinde görece baskıladı. Tüketim toplumu ise bu baskıları kırıyor ve kadını bir üretim âleti olmaktan çıkarıp bedenine varıncaya kadar metâlaştırıyor. Yâni sorunu “apaçık” hâle getiriyor. Dahası sorun apaçık hâle gelmekle daha da kördüğümleşiyor. Kanaâtimce, tüketim toplumunun gidişâtı içinde çözüleceği de yok. Eğitim ve ekonomik refahın durumu düzelteceğine dâir beklentiler de sönümleniyor. Sâdece “geri kalmış”, törelerle yönetilen çevrelerde değil, celebrity ve CEO’ların dünyâsında da sayısız misâlini görüyoruz kadına şiddetin. Sorunun maddî arka plânından kopartılarak kültürelleştirilmesi buna tuz biber ekiyor. Kültürel iklimde herşey melekler ile şeytanlar arasındaki “kan davâsına” indirgeniyor. Evet tüketim arttıkça ve yaygınlaştıkça şiddet tırmanacak; bu çok açık..

Pekiyi, ne yapmalı? Elbette suçların arttığı kapitalist üretim ve tüketim tarzları dışında yeni bir tarz hayâta geçmedikçe sorunun çözümünü beklemiyorum. Ama suç artıyor diye bunu seyretmek mi gerekiyor? Tabiî ki hayır. Önleyici, caydırıcı tedbirlerin hukuk mârifeti ile alınmasını hızlandırmak gerekiyor. İstanbul Sözleşmesi’nin maddelerini gözden geçirdiğim zaman gördüğüm metnin bu amaçla hazırlanmış olduğu. Evet, doğrusu ben meselelerin uluslararası belgelere taşınmasını pek hoş karşılayanlardan değilimdir. Ayrıca bir kaç ay evvel Sayın Sümeyye Erdoğan ve Dr. Sâliha Okur Gümrükçüoğlu’nun dâvetlisi olarak katıldığım bir sohbet ve sunum toplantısında da edindiğim intibâ girişimin iyiniyetli bir girişim olduğu istikâmetindeydi. Bâzı çevrelerin iddia ettiği gibi, âilenin çökertilmesi, eşcinsel ilişki ve evliliklerin meşrûlaştırılmasına dâir bir ifâdeye rastlamadım. Elyevm idrâk ettiğimiz tüketim tarzı bu tarz bir baskılama yapıyor elbette. Ama İstanbul Sözleşmesi’ni bunun cihâzı gibi görmek aşırı bir yorum olarak kalıyor. Âileyi; bırakalım âileyi bir kül olarak toplumsalı çökerten dinamiklerle hesaplaşmak, İstanbul Sözleşmesi’yle hesaplaşmaktan çok ama çok daha ağır bir iş. Buna yanaşmayanlar işin kolayına kaçıyor. Basitlemecilik son noktada küfürleri de getirdi. Buna da doğrusu üzülmemek elde değil.

Hamiş: Eşitlikçilik eşdeğerlilik üzerine kurulmuyorsa bir mânâ ifâde etmez. Ancak eşdeğerli gördüğümüz şeyleri eşitliğe taşıyabiliriz.

Müslümanca duruş neyi gerektirir?
Müslümanca duruş neyi gerektirir?

Bizim kötülükleri caydırıcı, önleyici önerilerimiz nedir? Bunlar konuşulmadan kadınları, çocukları koruyucu şemsiyeleri kaldırmanın vebali büyüktür, günahtır… Yaklaşık 200 yıldır uluslararası kavramları sözleşmeleri yapan bir ülkeyiz, tek sorun bu mudur? İnsan hakları kavramından mülteciliğe, sendikadan kadın haklarına ve hatta sivil toplum kuruluşları kavramına kadar pek çok kelime Batı toplumunun kendi kültürel kodlarıyla şekillenir. Dünyanın paylaştığı ortak bir kelimeye dönüşür. “Toplumsal Cinsiyet’’ kavramı da “ötekileştirme’’ gibi, “insan hakları’’ gibi, “ayrımcılık” gibi bir kavramdır. Kelimedir nihayetinde… Yaşayan hayat değildir. Şiddet olup can almaz, tecavüz olup bir kadının çocuğun hayatını cehenneme çevirmez, cinsel şiddet olup bir kadını sakat bırakmaz. Ama tartışırız elbette, fikirdir, itiraz ederiz, severiz-sevmeyiz… İslâm dünyasında birçok ülkedeki kadın haklarını kapsamlı çalışmış birisi olarak her ülkenin “kadın hakları kavramı algısı sorunları kültürel ögelerle değişir’’ cümlesini belki bin kez sarf ettim, yazdım. Feminizmi eleştirdim, kadın hakları meselesine karşı kendi kavramlarımızı, çözümlerimizi üretmemiz gerektiğini söyledim durdum. Ortak kavramlarımız olmalıydı elbette, ama olamadı… Eleştirmekten, adam taşlamaktan vakit kalmadı. Olanı beğenmedik ama yerine bir şey de önermedik, önerebilecek kapasitede olanları de sindirdik. Öneri dediğimiz “medeniyet tasavvuru’’ ya da “tarihin öznesi olmak’’ gibi bir sonraki adımı olmayan muhayyel laflar değil elbette.

***

Kadın sünneti, Sudan’da Afrika’da gelenektir, sorundur ama kadınları sakat bırakır. Töre cinayeti gelenektir, toplumsal dayatması vardır, çözüm üretmek gerekir. Pakistan’da toplu tecavüzün gelenek olduğu bölgeler vardır. Ya da kızını çocuk yaşta parayı çok verenle evlendirmek de gelenektir. Tüm bunlar dünyanın pek çok ülkesinde var. Onlarla hem yerli unsurlar hem de uluslararası platformların desteğiyle mücadele ediliyor. Gözümüzü kapatıp muhayyel, yaşamayan bir İslâm tasavvuru ile bunları yok mu sayacağız? Peygamberimiz’in kız çocuklarının diri diri gömülmesi geleneğini kaldırmasını örnek mi alacağız? Ya da bunları görüp öldüren, sakat bırakan, zarar veren gelenek ile yaşatan geleneği ayrıştıracak mıyız? Bence asıl konuşulması gereken budur…

***

Eski FETÖ savcılarından Gültekin Avcı’nın Kıyamet Kadınları diye bir kitabı vardı, kadın haklarını savunan bizlere bu sıfatı layık görmüştü. Şimdiki söylemlere çok yakındı sözleri. Aramızdaki en ılımlı olanlara bile “şeytan’’ diyenleri de bilirim. Ama hiç bu kadar ağırını işitmedi bu camia. Geçen hafta İstanbul Sözleşmesi’ni destekleyen, AK Partili kadınlara özellikle STK temsilcilerine ağır ötesi hakaret dolu bir yazı yazan Dilipak eski zamanlarda, ötekileştirme, insan hakları konularında konuşmalar yapan, yazan birisiydi. O dönemlerde zıt fikirlerdeki insanlarla ortak kitap yazarak farklı fikirleri gündeme taşırdı. Mehmet Metiner ile Şanar Yudatapan ile insan hakları konusunda yazdığı kitapları arasam bulurum. Şimdilerde ise İstanbul Sözleşmesi üzerinden AK Parti’ye, kadınlara sadece veryansın etmiyor, iftira ediyor. AK Parti camiasından, kimi damgalıyorsa onlardan helâllik dilemesi gerekir. (Bu arada Dilipak’ın aile üyelerine yönelik tepkileri de üzüntüyle karşılıyorum. Gerçekten çok ayıp! Tartıştığımız bir kelime, sözleşme sonuçta. Dilipak bunu kastetmediğini söylüyor)

***

Kafalar çok karıştı. Öyle karıştı ki artık üç kelimeden destan yazılıyor. İtirazların haklı olduğu yerlerin düzeltilmesi de böylece zorlaşıyor. Ortada somut bir değişim isteğinden ziyade külliyen, neredeyse koruyucu tüm yasaların değişim talebi görülüyor. Böyle olunca murat edilen nedir sorusu öne çıkıyor? İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkan yazar 27 Kasım 2019’da övüyor, 4 Aralık 2019’da ortada yazıyor, 29 Temmuz 2020’de ise önceki fikirlerinin tam tersi bir yazı kaleme alıyor. Ne oldu da bu kadar kısa sürede bu konu gündeme oturdu. Gezi direnişinin ağacı haline geldi, anlamaya çalışıyorum.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.