YazarlarSuud baharı

Suud baharı

Süleyman Seyfi Öğün
SüleymanSeyfi ÖğünGazete Yazarı

Adı tabiî ki böyle koyulmadı; biz koyalım. “Arap Baharı” olarak başlayan süreç Suudları dışlamış; hattâ onlar  için ciddî bir tehlikeye dönüşmüştü.  Ama zihinlerdeki sual de; “mâdem Saddam, Kaddafi, Esad  birer  diktatördür de, Suudî’deki rejim nedir?” sualiydi. Batı Suudlarla on seneler boyu son derecede iyi geçindi. Suudlar dînî fanatizm, diktatörlük gibi suçlamalardan her dâim muaf tutuldu. Tuhaf olan, aklı başında herkesin değerlendirmesi; dînî fanatizm ve rejimindeki kapalılık îtibârıyla hiçbir kuvvetin Suudların eline su dökemeyeceği yolundaydı.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Süleyman Seyfi Öğün : Suud baharı
Haber Merkezi02 Kasım 2017, PerşembeYeni Şafak
Suud baharı yazısının sesli anlatımı ve tüm Süleyman Seyfi Öğün yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Bir başka tuhaflık da şuydu: Arap Baharı, esasta bir boyutuyla Suudların hasımlarını; bir başka boyutuyla da benzerlerini hedef alıyordu. BAAS rejimleri Suud tarzı “teokratik” bir yapılanmayı, Arap toplumlarının istikbâli açısından sakıncalı bulan bir ideoloji üzerine kuruluydu. Dîni daha çok bir sosyal yapıştırıcı olarak görüyor; Nâsır ve M. Eflâk’ın tezlerinde olduğu üzere kitle mobilizasyonu ile eşlendiriyor; hâsılı Türkiye ölçeğinde olmasa da bir şekilde siyâsal alanla mesâfelendiriyorlardı. Suudlar ise, Arap âleminde teokratik esaslı bir idârenin merkeziydi. Şimdi elimizi vicdanımıza koyup akıl yürütelim: Eğer Batı’nın hassasiyeti dînî fanatizm veyâ fundementalizm idiyse, hedefine en başta Suudları koymaları gerekmez miydi? Diğer taraftan; siyâsal baskı îtibârıyla Suud rejiminin uygulamalarıyla BAAS faşizmlerinin arasında ne fark vardı ki?

REKLAM

Tabiî ki süreçler bu şekilde işlemedi. Vahabî temelli Suud teokrasisi, İran’daki Şii teokrasisi ile eşlendirildi. Bu esasta bir “düşman benzeşenler ” ilişkisiydi. “Düşman benzeşenler” ilişkisini, kolayca çağrıştırdığı “Düşman kardeşler” ilişkisinden ayırmak gerekir. Habil-Kabil misâlinde olduğu üzere kardeşlikten türeyen bir düşmanlık ilişkisi değildir burada bahse konu olan. Bu  bizzat benzeşmenin düşmanlaştırdığı bir ilişki türüdür. En çok benzerlerimiz yıldırmaz mı bizi? En kahredici icâdımız aynalar değil midir? En koyu, en kanlı davâlaşmalar, biraz da kahredici benzeşmelerden türemiyor mu? Farklı olduğundan emin olduğumuz durumlardaki rahatlığımız ve alicenaplığımız, hoşgörümüzü ne için benzerlerimizden esirgeriz ki?

Suud-İran gerilimi, 1980-2015 arasında, yâni kabaca 35 sene kadar hep tecrit edildi. Araya önce Irak sokuldu. İran-Irak Savaşı 10 sene devâm etti. Neticesinin ne olduğu bilinmeden neticelendi. O zamanları bir hatırlayalım. “Fanatik -teokratik”  İran rejimine karşı, lâik-çağdaş Irak rejimi… İran-Irak Savaşında muzaffer olması için desteklenen, sırtı sıvazlanan, âdeta bir Bağdat Kaplanı gibi lânse edilen Saddam’ı gözümüzün önüne getirelim. Derken imajının bir çırpıda nasıl değiştiğini hatırlayalım: Bağdat Kaplanı nasıl da  toprak altında yaşamaya başlayan bir Çöl Fâresine dönüştürüldü.

REKLAM

Batı emperyalizmi  her seferinde Suud-İran gerilimini “by pass” eden çeşitli hatlar döşedi. Tabiî ki bu esasta petrol temelli bir kayırmaydı. Ama her şey bu kadarla mahdut değil. Suud ideolojisini; yâni Vahabîliği, Sünnîliğin karakteristik ve anaakım temsilcisi gibi gösterdi. Suudların çapalayıp suladığı, gübrelediği, başta Afganistan ve Kafkasya gibi çeşitli seralarda  El Kâide’ler, DAİŞ’ler yetiştirildi. Mısır’da ortaya çıkan ve Tunus ve Gazze başta olmak üzere başka Arap coğrafyalarında filizlenen; eleştirilecek çok sayıda başka nitelikleri olsa da; demokrasi ile uyuşumlu, şiddet karşıtı, gerçekten de mülâyim ve mâkûl sayılabilecek bir başka Sünnî damar olan  İhvan hareketi de yoksayıldı ve ezildi. Hâsılı Sünnî damar, nahâk yere Suudî Vahhabizminin, gençlerin tâbiriyle “bir tık daha” radikalize edilmesinden neşet eden IŞID fanatizmine indirgendi. Ama yine çok garip olan -elbette çok haklı sebep ve sâiklerle- 11 Eylül sonrasından başlayan; ama  “Arap Baharı” sürecinde ayyuka çıkarılan “El Kaide-IŞID”ın günahlar galerisine başta Türkiye olmak üzere Batı’nın istemediği her unsurun sokulmak istenmesidir.  Bu biraz da târihteki cadı avlarından devralınan  akılyürütmelerle yapılan bir iştir. Ama tekrar edelim: yakın zamanlarda perdelenen Vahhabilik ile El-Kaide-IŞID bağıydı.

REKLAM

Obama döneminin sonlarında umulmadık bir gelişme yaşandı. Bir anda bu ilişki deşifre edildi. Hattâ Suudların benzeşen düşmanı olan İran’a güzellemeler yapılırken, Suudların 11 Eylül’ün baş suçlusu  El Kaide’yi kuran güç olduğu ilân edildi. Bu aslında ABD’nin Suudları tasfiye etme azim ve kararlılığını gösteriyor. Aslında kovboyca söylenen şey çok açık: Eller yukarı cepler aşağı; bütün varlığını sökül!..” Pekiyi, Obama’dan Trump’a ne değişti? Suudları İran sopasını göstererek teslim alma işi en başta İsrâil’i huysuzlaştırdı. Trump’ınki Obama’nınkinden sâdece daha doğrudan olması ve İran’ı da dışarıda bırakmasıyla farklılaşıyor. Şimdi Arap Baharı’nın en gecikmiş evresini yaşıyoruz. Suud Baharı, Suudların bekâ  telaşının estirdiği “ılımlı” rüzgârlarla, Suudları çoktan ve barbarca yağmalamaya karar vermiş Batı’nın estirdiği fırtınaları birbirine katıyor. Suudi Baharı, tabiattekinin tersine yazla değil, zehir zemberek bir kışla biterse şaşmayalım: Hesap açık, bir taraftan Suudîlerin kanları emilirken; diğer taraftan İran-Suud arasındaki “benzeşenlerin düşmanlığı” körüklenecek ve kanlı bir heaplaşmaya evrilecek. Bu hikâye, Lübnan’dan başlayan; Filistin ve Suriye’yi , Irak’ı içine alan çok daha büyük bir cephenin bir kısmına denk düşüyor.  Aman Türkiye, dikkât…..

REKLAM