İbrahimî teslimiyet kurban ile isar ve huzur

İnsan sahip olduklarının toplamı değil, verebildiklerinin, paylaşabildiklerinin değer karşılığıdır. Sahip olma tutkusu ve verememe marazı da ancak kibrin peyda ettiği bir benlik illüzyonu. Tüm bu kötücül ruhsal kayıplardan ve biçimce, anlamca kaybettiğimiz değerlerden sonra yeniden bir varlık hikâyesine geçiş için Kurban Bayramı ne büyük bir fırsat.

İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.

Ahsen Öztaş/ Sanat Tarihçisi - Yazar

Kurban; bir Peygamber duası… İlahî bir emir ve İbrahimî bir sadakat ve teslimiyet… Peş peşe üç gece görülen rüya… Uzun yıllar evlat hasretiyle yanan yüreğini dualarla serinleten Hz. İbrahim ve yıllar sonra gelen ilahî emir ile baba oğul için kapıyı tıklatan ayrılık vakti. Halîlullah, Mina Dağı’nda çok sevdiği oğlunu Rabbine kurban etmeye hazırdı ve bu aslında kendini Rabbine kurban edişin en zorlu imtihanıydı. Peygamber evladı Hz. İsmail de aynı teslimiyetle Rabbine tereddütsüz can feda edişin en soylu anlatısıydı.

PEYGAMBER DESTANI

Allah (cc) bu ağır imtihan karşısında şeytan taşlayan ve kalpleri sükunetle Rabbine teslim olan Hz. İbrahim’e çok sevdiği oğlunun canını bağışlarken Hz. İsmail’e de bir hayat rızkı bahşetmişti. Saffat Suresi’nde buyrulduğu gibi Yaradan, tüm vazgeçişlerin, feda edişlerin ve Allah’ın takdirine razı gelişlerin mükafatını elbet verecekti. Ve âyet nazil oldu:

“Ey İbrâhim!” diye ona seslendik; “Tamam, rüyanı gerçekleştirmiş oldun.” İşte iyileri biz böyle ödüllendiririz. Bu, kesinlikle apaçık bir imtihandı. Biz, (oğlunun canına) bedel olarak ona iri bir kurbanlık verdik. Onun hakkında, “İbrâhim’e selâm olsun!” ifadesini sonradan gelen nesiller arasında devam ettirdik. Evet, iyileri işte böyle ödüllendiririz.” (Sâffât, 104-110)

Belki İsmailce kurban oluş, candan kıymetli olan Rabbine canını tereddüt etmeden verebilmenin şehadet tınısıydı. Ama bir yandan da İbrahimî teslimiyet bunun da ötesinde bir anlam taşıyordu. Hz. İbrahim’in, en kıymetlisini bile Allah’ın emriyle feda edebilmesi, Rabbine kurban olmanın ötesinde, kıymetli olan her şeyi Rabbine kurban edebilmenin Peygamber destanıydı…

Bir yanıyla bu, insana ve insanlığa; isar ile gelen huzurun da cevher kıymetini anlatmıyor mu?

PAYLAŞABİLMENİN CÖMERTLİK MERTEBESİ

İsar, bir şeyi veya bir kimseyi diğerine üstün tutma, tercih etme, ikram etme anlamlarına geliyor. Kelime açılımı böyle… Fakat kavram manası çok daha katmanlı ve zengin. Hem felsefî boyutları hem de ahlakî vurgusuyla isar deyince akla kurban ediş geliyor. En kıymetli olanlardan, bazen en az ve bazen de en muhtaç olunandan Allah’ın rızası için vazgeçiş… Bir yanıyla isar, paylaşabilmenin cömertlik mertebesini de anlatıyor. Bu, elinde olanın fazlasını verebilen bir cömertlik de değil üstelik. Kendine lazım olanı, gerekeni, ihtiyaç duyulanı verebilmek… İşte bu, kerem sahiplerinin mareşal rütbesi…

Elinde Allah’ın Rezzak ismiyle tuttuğu, sahip olduğu, eriştiği bir nimeti, rızkı ve bir dünyalığı, kendi nefsinin de arzusu ve ihtiyacı bulunduğu hâlde, gönüllüce ve Allah’ın rızasına erişmek muradıyla bir başkasıyla paylaşabilen için bu aslında bir nevi kendi mülkünden feragat ile, can süsleme sanatı… Kendi canından, malından, varlığından eksilterek bir başkasına el olma iştiyakı. Tam manasıyla belki de kalplere şetaret, yüzlere tebessüm, ömürlere bereket katma zanaatı.

İsarın belki pek çok farklı istikameti mevcut. İbadetler içinde zekat ve kurban, Allah için paylaşmanın en sanatlı örneklerinden. Ama bir yandan da bu yolla ve şuurla sahip olunan ve kişinin iradesi hudutlarında mevcut olan bir şeyi, birinin ihtiyacını görmek maksadıyla verebildiğimiz an, o İbrahimî teslimiyetin modern bir tezahürüyüz. Belki en ağır imtihanlarda en zorlu feda edişlerin, en kıymetli ödülüne Peygamberler nail olmuş olsa da; bizim de her nimetten, rızıktan, maldan ve sahip olduğumuz dünyalıklardan bir başkasına verebilecek o teslimiyeti, ihtiyaç hâlinde dahi gösterebilmemiz; Allah’a yakınlığın müjdesine de kavuşturacaktır.

BİR TOHUM HABBESİ: İNSAN

Evet, belki de cömertlik ve kurbanın kesişim mihrakında, işaret edilen kulluk erdemlerine ve İlahî müjdelere de temas etmeli. Madem isar üstün tutmak ve tercih etmek manalarıyla ve muhtaçlık duyulanı paylaşabilme cömertliği alt metniyle bize kurban gibi teslimiyet dolu bir ibadeti işaret ediyor; o halde kurban edebilmenin kurbiyet makamıyla, cömertliğin sentezini idrake davet ediyorum. Bu idrake elbette benim sıralı ve heyecanlı paragraflarımda değil, İslâm öğretisinin derinlikli tefsirinde varabilmek mümkün.

İnsan bir tohum habbesi… Anlamca çoğalarak değeri katlanan bir hasat. Bir el toprağa bir tohum ektiğinde bu, elde olanı toprağa vermenin öyküsünü anlatır. Oysa bu bir feda ediş değil, bir borçtur ve belki de bir emanettir. Toprak tohumu sever, yağmur, ilahi rahmeti toprağın vücuduna ve sırlı kalbine düşürür. İnsan, Allah’ın verdiği tohum rızkından feragat ile, sayısız taneli başaklara kavuşur. Başta zikredilen Sâffât Suresi ayetlerinde olduğu gibi bu, Yaradan’ın iyileri ödüllendirmesidir. Zira her el bir tohum atmakla toprağa, iyilerden, salihlerden ve cömertlerden olabilir. Buradaki en dikkate değer fasıl şu ki; toprağa tohumu ekerken de Yaradan’ın rızasını ve O’na yakınlığı murat edebilecek bir inancı, iman tahtasının ardında ağırlayabilmek… Tohum bazen bir lokma ekmeği topraktan yaratılmış bir cana uzatabilmek, bazen Allah’a adanmış kurbanı, O’nun murat ettiği ve razı olduğu şekilde paylaşabilmek ve Allah için yapılan her amelde İsmailce teslim olabilmek…

“Mallarını Allah yolunda harcayanların örneği, her başağında yüz tanenin bulunduğu yedi adet başak çıkaran bir tohum tanesi gibidir. Allah dilediğine katlayarak verir, Allah (zât ve sıfatlarında) sınırsızdır, her şeyi bilmektedir.” (Bakara, 261.)

RUH CİLASI, HUZUR İNŞASI, BEREKET MAYASI

Hz. Muhammed Efendimiz (sav) de cimri ile cömert insanın ahvalini şöyle bildirmiş:

“Cimri ile cömerdin durumu, göğüsleri ile köprücük kemikleri arasına zırh giyinmiş iki kişinin durumuna benzer. Cömert infak ettikçe zırhı genişler, ayaklarını örter. Cimri ise vermek istediğinde zırhın halkaları birbirine iyice geçer ve onu sıkıştırır.” (Buhârî, Cihâd 89)

Ayetlere ve hadislere kalbin göz ucu ile bakan görecek ki; vermek bir feda cüzü bile değil, vermek; paylaşmak ve bir başkasına el olabilmek, ancak insanın kendine bürüdüğü bir mahfaza, kendi değerini yücelttiği kutlu bir erim ve belki de hepsinden çok, Rabbine yaklaşmanın mesafe tanımaz şah damarından başkası değil.

Cömert insan, kurban ibadetiyle de kalbini perdahlayandır aslında… Bir dünyalık mal alır çoğunu verir azını kendine ayırır. Bu kurbiyetin nişanıdır ama bir taraftan da ruh cilası, huzur inşası, bereket mayasıdır. Allah cömerte ve iyilik edenlere katlanarak büyüyen rızıkların vaadini müjdelerken; Peygamberimiz de ibadetlerdeki cömertlik payına şu sözleriyle dikkat çeker:

“... Her tesbih sadakadır, her hamd sadakadır, her tekbir sadakadır... Kulun kuşluk vakti (Duhâ) kılacağı iki rek’at namaz ise bütün bunları karşılar.” (Müslim, Müsâfirîn, 84)

Sadaka karşılıksız vermenin adı, aynıyla bir cömertlik vurgusu… Ve cömertlik sadece maldan vermekle kaim değil; zira her ibadet eklemlerin sadakası olarak bildirilmekte ve bedenin cömertliği olarak İslâmi literatürde övülmekte… Öyleyse ibadetler Allah’ın rızasına ve yakınlığına erişmenin cömertçe yoluysa, kurban da bunun madde âlemindeki en ruh okşayan musıkisi.

MÜLKİYET İDDİASINDA KURBAN İBADETİ

Kurban Bayramı’ndan dem vururken İbrahimî teslimiyetin ulvi ahlakından, Allah ve Resulü tarafından övülen cömertlik ve isar hasletinden bahsetmişken; kurban ibadetinin modern insana verdiği ve âşikar ettiği değerler dizisini de es geçmek olmaz.

Kurban ibadetinin, modern insanın dejenere olan mülkiyet iddiasını tam kalbinden vuran yönüne de bakmalı. Bu esasen ruhsal iyileşmeyi başlatan bir inanç kürü, bir ahlak nizamı ve değerler önceliğini yeninden tasnifleme melekesi… Bu bir nevi yozlaşan benlik idealinin ve koflaşan varlık kabulünün resetlenmesi. İnsanın iki büyük yanılgısı olan “ben” ve “benim” dürtüsünün kökünü kurutup yerine; O, O’nun ve Ondan şiarını yeşerten bir tohum.

İlk bakışta ve yanılışta her şey insanın kendi mülkiyet alanında bir saltanata inandırır. Bu inanışın en rizikolu safhasıdır ki; ben ve benim düsturuyla ömür tüketen ruhların bu anlam kayması, sadece kurban ibadetinin o keskin “paylaşma” mealini yerle bir etmekle sınırlı kalmaz. Evvela insanın, cömertçe ve sabırla yapması gereken bütün kulluk eylemlerini pasif ve isteksiz bir arka oda yüklüğüne dönüştürür. Bu mülkiyet iddiası öyle bir kalp pasıdır ki; insan inandıkça inanır, kandıkça kanar ve sahip oldukça yoksullaşır.

Ve tam böyle bir maraz ile değerden düşen eşref-i malukat için geri dönüşüm ritmidir Kurban Bayramı… Geçici bir emaneti, bir dünyalık kazancı Allah yolunda kurban eden kalbin aritmisi de iyileşme gösterir. Sükunetli bir demdir kalp için bu… Ve hiçbir şeyin, özünde insana ait olmadığını, ancak geçici bir süre elinde bulundurmanın zengini olabileceğini ve verdiği, paylaştığı her şeyin Allah’tan gelen ve O’nun yolunda harcanması gereken birer vedia olduğunu idrakle benlik iddiası yerini kulluk tevazuuna teslim eder. Kurban, insanın teslimiyet sınavıdır belki ama; bir yandan da teslimiyet içinde teslimiyet taşır ki bu yine insanın kendi kurtuluşunu ve huzurunu, Allah’ın inayeti ve kulun hür iradesiyle tesisinden başkası değildir.

YENİ BİR VARLIK HİKAYESİNE GEÇME FIRSATI

Kurban bayramının zıtlıklar yoluyla da kalbe üfleyen bir yönü vardır elbet. Ben kaygısının hafiflemesi de bu zıtlıktaki uyumun bir nüshası. Metalaşmanın da zıddıdır mesela kurban ibadeti. Zira metalaşmayı baskılarken şefkati, merhameti ve ben’den biz’e terfiyi teşkilatlandırır. Topluca bu şuuru yaşayabilmek ise bayramların havadaki toz zerresinden hanelerdeki dirliğe ve iç huzuruna kadar yayılabilen sırrını gözler önüne serer.

İnsan sahip olduklarının toplamı değil, verebildiklerinin, paylaşabildiklerinin değer karşılığıdır. Sahip olma tutkusu ve verememe marazı da ancak kibrin peyda ettiği bir benlik illüzyonu. Tüm bu kötücül ruhsal kayıplardan ve biçimce, anlamca kaybettiğimiz değerlerden sonra yeniden bir varlık hikâyesine geçiş için Kurban Bayramı ne büyük bir fırsat. Allah’a yakınlık muradıyla, bir tohumdan yüzlerce başak alabilmenin şuuruyla ve sakladıkça, aldıkça değil, verdikçe isarın huzuruna erişeceğinin idrakıyla geçsin bayramımız…