Türk dış politikasında MİT’in farklılaşan rolü

Türkiye tarzı dış politika ve güvenlik politikasında, operasyonel yetkileri olan bir istihbarat başkanının diplomaside doğrudan aktör olması önemli bir çarpan etkisi yaratmaktadır. Çünkü MİT’in istihbarat temelli bilgiye sahipken aynı zamanda operasyonel kabiliyetlere sahip olması meselelere çok hızlı adaptasyon veya reaksiyon imkanı doğurmaktadır.

İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.

Dr. Muhammed Çağrı Bilir/Yıldız Teknik Üniversitesi

Geçtiğimiz günlerde Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı İbrahim Kalın’ın Afganistan ve Pakistan ziyaretleri Türkiye tarzı diplomasisinin bir örneğini daha gözler önüne serdi. Daha önce 2025 yılında taraflar arasındaki çatışma dinamiğinin son bulması için Katar ile birlikte yürütülen arabuluculuk faaliyetleri, 19 Ekim 2025’teki ateşkes mutabakatının imzalanmasıyla müspet sonuçlar üretmişti. Mutabakat metni imzalanırken de masada Türkiye adına süreci yöneten ve aynı zamanda Türkiye’yi temsil eden kişinin MİT Başkanı İbrahim Kalın olması, bu diplomasi geleneğinin niteliği hakkında önemli ipuçlarını barındırmaktadır.

Ana akım yaklaşımlar, istihbarat diplomasisi olarak bahsedilen bu gibi faaliyetlerde görünürlüğün artmasını, devleti yöneten siyasi iradenin çatısı altında dış işleri ve istihbarat kurumları arasındaki eş güdümü öne çıkarmak yerine, siyasi bir rekabetin meydan verdiği kurumlararası iki başlılık olarak yorumlayabiliyor. Öte yandan hükümetlere belli siyasi maliyetleri yükleme riskinden de bahsedilir. Bu durum istihbaratın bir araç olarak hizmet ettiği devlet çıkarlarının tanımlanması konusunda alternatif fikirlerin Batı düzenindeki gelişimiyle de ilişkili olabilir. Özünde uluslararası ilişkiler disiplininin ortaya çıktığı temel metinlerde karşımıza çıkan, devletlerin ne istediği yahut ne olduğuna dair temelde “Hobbes”çu geleneğe yaslanan realist mantık devletlere Hristiyan teolojisinden beslenen kötücül bir kimlik ve değerlerden arındırılmış güç ve iktidar isteği atfeder. Bu noktada savaşların insanın ve dolayısıyla devletin yorumlanma biçimiyle ilişkili olarak doğal durumunun kendisi olduğu ön kabulü, mevcut düzende hem uluslararası siyasetin hem de bir devletin içinde kişiler, partiler yahut kurumlar arası siyasetin ana dinamiklerini de anlamak açısından yararlıdır.

DİPLOMASİDE “GÖRÜNÜR” AKTÖR

Buradan hareketle, devletlerin istihbarat servisleri aracılığıyla gerçekleştirdiği temasların öne çıkan özelliği, iç ve dış kamuoyunun üretebileceği siyasi maliyetlerden ve dolayısıyla siyasi retorikten arındırılmış bir perde arkası iletişim biçimine imkan sağlaması olarak tanımlanır. Bu da olağanüstü anlarda gerçekleşen müzakerelerde tarafların birbirinin niyetlerinden şüphe duymadığı bir berraklık yaratmayı sağlar. Dolayısıyla istihbarat teşkilatlarının yürüttüğü diplomatik faaliyetlerin geleneksel diplomasiden, siyasal maliyetlerden de kaynaklı olan ayrı bir niteliği olduğu söylenebilir. Diğer bir deyişle, istihbarat kavramı, hükümetlerin siyasi maliyet yüklenme riskine karşı gri alanlarda kamuoyuna gösteremeyeceği ve deyim yerindeyse meşruiyet krizleri üretecek eylemleri benimsedikleri bir yüzüne işaret etmektedir. Dolayısıyla istihbarat teşkilatlarının diplomaside görünür bir aktör olarak yer alması, aslında olağanın dışında bir eylem biçimi olarak dikkat çekmektedir. Bu şekilde bir tanımlama istihbarat diplomasisinin bir tarafta hayati bir araç olduğunun tespitini doğru şekilde yaparken aynı zamanda bu kavrama pejoratif ve gizemli bir nosyon da eklemektedir. Ancak bu yaklaşım Türkiye’nin dış ve güvenlik politikasında görünür bir diplomatik araç olarak istihbarat faaliyetlerinin kullanım biçimini anlamlandırmada yetersiz kalmaktadır. Çünkü Pakistan/Afganistan örneğinde de gördüğümüz haliyle MİT’in sahada doğrudan Başkan düzeyinde görünür olması hem sistemik şartlara bir adaptasyonun hem de az sonra tanımlanacak olan bir özgüvenin ürünüdür.

NÜKLEER ÇAĞ, DEVLETLERİ GRİ ALANLARA MECBUR BIRAKIYOR

Nükleer öncesi dönemden bu yana istihbarat teşkilatları, faaliyet alanları itibariyle bilgi toplama, bilgiyi yorumlama ve bununla doğru politika üretimi için karar vericilere alan açma noktasında dış politika yapım süreçlerinin kilit faktörü konumunda. Ancak operasyonel düzeyde istihbarat teşkilatlarının zaman içinde gerekli imkan ve kabiliyetlere sahip olabilmesi eş zamanlı olarak bu kurumlara çeşitli angajman düzeylerinde harekat alanı sağlamaktadır. Dolayısıyla dış ve güvenlik politikaları açısından bilgiyi sağlayan aynı zamanda bu bilgiyle yetkisi dahilinde aksiyon da üretebilen bir karakteristik, modern dönemde istihbarat teşkilatlarını aslında aktör konumuna getirmektedir. Bu noktada nükleer silahların yayılması bir katalizör olarak görülebilir. Nükleer çağın devletler arasındaki güç dengesindeki değişimi yavaşlattığı düşünüldüğünde, devletlerin faili belli olmayan ve meşruiyet krizi üretmeyen ama esasında nükleer bir savaşa da evrilmeyecek niş politik tercihlere yöneldiği biliniyor. Kırım’ın Rusya tarafından ilhak edildiği dönemlerden sıkça duyduğumuz hibrit savaş yöntemleri veya Suriye İç Savaşı’nda ortaya çıkan vekalet savaşları tam da nükleer olan ve olmayan aktörlerin yeni etkileşim dili olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada nükleer çağ devletleri gri alanlara mecbur bırakıyor da denilebilir. Bu sebeple istihbarat teşkilatlarının aksiyon üretebilir olmalarına yönelik ciddi bir ihtiyaç da her an artmaktadır.

BATI DÜZENİNİN İLLÜZYONU YIKILIYOR

Dolayısıyla dış işleri bakanlığı, iç işleri bakanlığı veya milli savunma bakanlığı gibi yapılan eylemlerin siyaseten getirisinin ve götürüsünün olduğu kurumlar ile istihbarat teşkilatlarının eylemlerinin zaman zaman benzer bir düzlemde ve görünür şekilde geliştiği söylenebilir. Haliyle insana yönelik kötücül bir perspektiften beslenen geleneksel bakış da, istihbarat teşkilatlarını aslında siyasallaştırarak karar süreçlerinde kurumlar arası rekabeti öne çıkarmaktadır. Bu yaklaşımlar, merkezi rolü olan bir Batı devletinin istihbarat yapılanmasını anlamlandırmak için oldukça kullanışlı olabilir. Netice itibariyle bir propaganda ve rıza üretim aracı olarak liberal illüzyonun hakim olduğu Batı dünyasında, söz gelimi kirli ellerinin görünür birer aktör halini alıyor olmasının yaratabileceği etik problemler, hesap verilebilirlik sorunları yahut kurumlar arası siyasal rekabet ihtimali elbette özerk bir kavramsallaştırma ile ele alınmayı gerektiriyor.

Öte yandan devletlerin dış ve güvenlik politikalarının uluslararası kamuoyunda inşa etiği güvensizlik her an artmaktadır. Doğrudan nükleer caydırıcılığın ürettiği bir düzlem olarak bir çok kriz alanı, devletlerin yumruklarını sayarak attığı sonuçlanamayan çatışma ortamları olarak dikkat çekmektedir. Aynı zamanda bu sıkışmayı açacak gri alanlardaki faaliyetler ise süreklilik arz eden sivil kayıplara ve insani krizlere meydan vermektedir. Özellikle I. Körfez Savaşı’ndan bu yana Afrika’dan Orta Doğu’ya ve Kafkasya’ya uzanan bu kriz alanlarında “meşruiyet” krizi yaratan büyük güçlerin politikaları, artık canlı yayında tüm dünyanın gözleri önünde yaşanmaktadır. Bu olaylar esnasında elbette istihbarat teşkilatlarının her eylemi kamuoyuna yansımıyor. Ancak bir devletin siyasi maliyetlerden korkarak kirli ve gizli elleriyle yaptığı her eylemin sonuçları doğrudan failiyle beraber er yada geç anlaşılmaktadır. Bu da liberal değerler merkezli batı düzeninin bir propaganda aracı olarak kullandığı bu anlam dünyasının yarattığı illüzyonu yıkmaktadır.

DEĞERLERLE ÇEVRİLİ BİR PERSPEKTİFLE YÖNETİLİYOR

Türkiye tarzı dış ve güvenlik politikalarının farklılığı da bu noktada ortaya çıkmaktadır. 2023 itibariyla MİT’in kurumsal olarak hem de temsil noktasında Sayın İbrahim Kalın nezdinde dış politikada görünür de olabilen bir anlayışa evrilmesi hem bir adaptasyona hem de bir öz güvene işaret etmektedir. Türk dış politikası, batının anladığı haliyle kazancı sadece materyal ölçütler üzerinden ele alan bir tutumla belirlenmiyor. Elbette politik/stratejik hedefler belirlerken bir devlet hem kendi imkan ve kabiliyetlerini hem de potansiyel rakiplerinkini iyi hesap ederek adımlarını belirler. Türkiye de mevcut nükleer çağın gerektirdiği biçimde, MİT’i sahada hızlı aksiyon alabilen bir niteliğe kavuşturarak ve bu gücü bir diplomatik kaldıraç olarak doğrudan MİT Başkanı nezdinde kullanarak sisteme adaptasyon göstermektedir. Yani Türkiye görünür bir istihbarat diplomasisi uygularken, politik/stratejik amaç, yöntem ve kullanılacak araçlar arasında mutlak bir uyum vardır. Diğer bir deyişle Türkiye ayağı yere basmayan bir romantizmle değil farkındalığı yüksek bir anlayışla ilerliyor. Ancak bütün bunlar batının geleneksel çatışmacı kimliğinin aksine değerlerle çevrilmiş bir perspektifle yönetiliyor. Bu noktada beslenilen kaynağa dair bir örnek verilecek olursa, Bedir ve Uhud savaşlarında tarafların tutumları arasında bir benzerlik ve bir de çok açık bir farklılık vardır. Benzerlik iki tarafında savaşma eylemini aynı biçimde yapıyor oluşudur. Yani savaşmayı kılıç veya mızrak gibi gereçlerle rakibini öldürme eylemi üstünden tanımlayabiliriz. Ancak Bedir Savaşı bittiği andan itibaren İslam ordusunun esirlere muamelesi ile Uhud Savaşı sonrası Mekkeli müşriklerin Müslüman esirlere muamelesi arasında açık bir farklılık mevcuttur.

TÜRK DIŞ POLİTİKASINDAKİ ÇARPAN ETKİSİ

Türkiye’de MİT’in ve İbrahim Kalın’ın Türk dış politikasının görünür bir aktörü haline gelebiliyor oluşu tam da bu farkı benimsemiş olmanın getirdiği öz güveni göstermektedir. Türkiye rakiplerinin aksine gerek konvansiyonel ölçekte gerekse gri alanlarda yürütülen faaliyetlerde, kendi değerlerini aşındıracak eylemlerin aksine insan merkezli ve düzen vadeden bir anlayışla faaliyet göstermektedir. Dolayısıyla aksiyon kabiliyeti ile dış politikada doğal olarak aktör olan bir istihbarat teşkilatının, eğer üreteceği bir meşruiyet krizi yani siyasi maliyetleri yoksa göz önünde olmasının da önünde bir engel yok demektir. Bu farkındalığın olduğu Türkiye tarzı dış politika ve güvenlik politikasında, operasyonel yetkileri olan bir istihbarat başkanının diplomaside doğrudan aktör olması önemli bir çarpan etkisi yaratmaktadır. Çünkü MİT’in istihbarat temelli bilgiye sahipken aynı zamanda operasyonel kabiliyetlere sahip olması sayesinde meselelere çok hızlı adaptasyon veya reaksiyon imkanı doğmaktadır.

Bu da Türkiye’ye alışılmışın dışında bir kredibilite, caydırıcılık ve haliyle hareket alanı kazandırmaktadır. Dolayısıyla diğer devletlerin yararlanamadığı ancak Türkiye’nin büyük bir özgüvenle ortaya koyduğu bu kuvvet çarpanı özellikle değer ortaklığımız olan coğrafyalardaki devletlerle ilişkilerde ciddi bir kaldıraç rolü görmektedir. Pakistan-Afganistan ateşkes görüşmelerinde veya Suriye İç Savaşı’nda muhaliflerle kurulan ilişkilerde olduğu gibi, kimsenin nüfuz edemediği veya sonuç alamadığı kriz alanlarında Türkiye’nin sahada gösterdiği askeri kabiliyetleri ve insani açıdan kredibilitesi müspet sonuçlar alınmasını sağlamaktadır. Bu sebeple, istihbarat diplomasisi olarak kategorize edilen MİT’in söz konusu faaliyetleri, aslında doğrudan gözle görülür bir kuvvet çarpanı olarak uluslararası ilişkilerin alt disiplinleri olan uluslararası ilişkiler teorileri ve dış politika analizinin bir konusu olarak da ele alınabilir.