Hapishanede bir usta bir çırak

Nazım Hikmet İle Orhan Kemal hapishanede aynı koğuşta kalırken tanışır. Orhan Kemal’in kaleme aldığı Bereketli Topraklar Üzerine, Ekmek Kavgası, 72. Koğuş gibi romanlar bu tanışıklığın eserleri olarak okurla buluşmuştur.

Halil Solak
Orhan Kemal ile Nazım Hikmet

Murtaza, Cemile, Bereketli Topraklar Üzerinde, Hanımın Çiftliği, Ekmek Kavgası, 72. Koğuş… Eğer Orhan Kemal, Nazım Hikmet’le tanışmasaydı bu güzel roman ve hikâyelerden büyük ihtimalle mahrum kalacaktık.

1938’de Orhan Kemal, komünizm suçlamasıyla 5 yıl hapse mahkum edilmişti. Bu arada şiirleri dönemin dergilerinde yayınlanan acemi bir şairdi. 1940 yılının kışında Bursa Cezaevi’nde yatarken, şiirlerini okuyup uzaktan hayranı olduğu Nazım Hikmet’in de Çankırı Cezaevi’nden Bursa’ya nakledileceğini öğrendi.

BENİM ÜSTADIM FİLAN YOK Kİ

Kendi satırlarından okuyalım:

“Hapishane kaleminde, sabıka defterlerinde çalışıyorum. Bir sabah katip, yeni gelen evrakları karıştırırken, ‘Oooo ...’ dedi, ‘gözün aydın!’ Ona hayretle baktım. ‘Üstadın geliyormuş!..’ Büsbütün şaşırdım. Benim üstadım falan yoktu... Katip, ‘Numara mı yapıyorsun?’ dedi. ‘Yooo ...’ dedim, ‘benim üstadım filan yok ki...’ ‘Canım, Nazım Hikmet işte… Senin de üstadın sayılmaz mı? İnanmadım. Elinde tuttuğu belgeyi uzattı. Aldım, çabucak gözden geçirdim, sahiden geliyordu: ‘... siyatiklerinden rahatsızmış. Banyolardan istifade etmesi için...’”

MEŞİNİ ESKİMİŞ İKİ BAVUL, BİR SEPET…

Artık Orhan Kemal’den mutlusu yoktu. Hapishanede çektiği sıkıntıları, geçireceği yılları birden unutmuştu. Şiirlerini sevdiği o büyük şair geliyordu. Aradan haftalar geçti. Nihayet 5 Aralık 1940 tarihinde haber geldi: “Nazım Hikmet’i az önce getirdiler!” Nazım henüz hapishane müdürünün odasındaydı. Hemen odanın önüne gidip beklemeye başladı Orhan Kemal. Öyle heyecanlıydı ki sanki başının üzerindeki tavan dönüyordu. Bir yandan da zihninden Simavna Kadısı Oğlu’ndan, Benerci’den, Jokont’tan mısralar geçiyordu. Kapının önündeki eşyalara ilişti gözü bir ara: Pötikareli bir çula sarılı yatak dengi, meşini eskimiş iki bavul, bir sepet... İşte Nazım da şiirden başka fani şeyler düşünen, yatak dengi, bavulu, sepeti olan herhangi bir insandı.

BEN NAZIM HİKMET!

Tam bu sırada bir gıcırtıyla müdürün oda kapısının açıldığını duydu. Nefesini tutmuş, gözlerin kısmış, kapıya doğru baktı:

“Bir an yüz yüze geliyoruz, sonra göz göze ... Mavi mavi gülüyordu. Bu gülüş kesinlikle bir çocuğu hatırlatıyor... Temiz, taze, sıhhatli ve dost! Bir an şaşkın, bekledi. Galiba ne yapması lazım geldiğini ölçtü, yahut tanış bir yüz arandı... Sonra gözüne Necati ilişti herhalde, ona doğru yürümeye hazırlanırken, Necati ona koştu ve beni tanıttı. El sıkıştık. Ayaklarının topuklarını hazıroldaki bir er gibi birleştirerek, kendisini resmi törene zorladığı belli olan bir durumda ciddileşmeye çalışarak, ‘Ben Nazım Hikmet!’ dedi.”

ZORLU BİR İMTİHAN

Tanışmadan kısa bir süre sonra hemen Nazım Hikmet’le senli-benli olmuşlardı. Hatta Nazım, idareden izin alarak Orhan Kemal’in kaldığı koğuşa taşınmıştı. Bir gün sohbet esnasında söz Orhan Kemal’in tahsiline, bildiği yabancı dilin olup olmadığına, dünya ahvaline dair fikirlerine geldi. Nazım soruyor, o da cevap veriyordu. Nihayet şiirlerini görmek istedi ancak Orhan Kemal sıkılıp çekinerek bu teklifi “O kadar ilkel şeyler ki...” diye geri çevirdi. Nazım ısrarcıydı:

“Zarar yok, getirin, görelim!”

O anda şairliğinin zorlu bir imtihandan geçeceğini düşünen Orhan Kemal kalkıp bavulundan şiirlerini alıp geldi. Bu arada Nazım da piposuna tütün koyup ateşledi. Üst üste duman aldıktan sonra artık bütün ciddiyetiyle dinlemeye hazırdı. Orhan Kemal en güvendiği şiirlerinden seçip okumaya başladı. Bir, iki, üç… Nazım hiçbirini beğenmedi. Arkasından da ağır şekilde tenkit ederek şiirde tutması gereken yol konusunda nasihatler verdi.

SİZ Mİ YAZDINIZ BUNU?

Bir gün Nazım’ın eline genç şairin bir roman başlangıcı geçti. Ayaklarında takunyalar, koşarak heyecanla hapishane avlusunda olan Orhan Kemal’in yanına gelip soluk soluğa sordu:

“Siz mi yazdınız bunu?”

Cevabı geleceğin ünlü romancısından dinleyelim:

“Çekinerek, ‘Evet...’ dedim. ‘Birader,’ dedi, ‘Neden bahsetmediniz bundan. Siz düzyazı yazın düzyazı!’ Hayretler içindeydim… O, uzun uzun anlattı, sonra bir ‘küçük hikaye’ denememi söyledi. Edebiyatımızın, kurallarıyla hemen hiç uğraşmadığım, en yabancısı olduğum bölüm hikayecilik bölümüydü. Nazım, ‘Daha iyi,’ diyordu, ‘hiç kimsenin tesirine kapılmadan, kendinize has şekli bulursunuz!’ Artık şiiri ikinci plana atmıştım. Hem dersler ilerliyor hem de bizim hikayeciliğin temelleri kuruluyordu. O, ‘Sor,’ demişti, ‘Aklına ne gelirse sor... Yerli yersiz, ilgili ilgisiz, vakitli vakitsiz...’”

İşte o günden sonra Orhan Kemal bütün enerjisini düzyazıya sarf etti. Türk edebiyatı acemi bir şair kaybetti belki ama usta bir romancı ve hikâyeci kazandı.

HAYAT
Kurtuluş vesilesi ve hayat bahşeden beyitler