Yunus Emre Divanı’ndaki şiirlerin tamamı orijinal mi? Divan-ı Hikmet Hoca Ahmet Yesevi’ye mi ait? Hacı Bektaş-ı Veli, Makalat diye bir kitap yazdı mı? Vilâyetnâme-i Hacı Bektâş-ı Veli’de anlatılan olaylar gerçekten yaşandı mı? Hoca Ahmet Yesevi’yle Hacı Bektaş-ı Veli görüştü mü? Görüştüyse bu bir mürşit-mürit ilişkisi miydi? Yoksa Hünkâr, Baba İlyas’ın halifesi miydi? Yunus Emre, Mesnevi’yi okumuş muydu? Nasrettin Hoca’nın da aynı dönemde yaşadığı söyleniyor, peki onun bu isimlerle bir alakası var mıydı? Ahi Evren sahiden kimdi? Ahi Teşkilatı’na ne oldu? Bunlar ve bunlara benzer daha onlarca soru sıralayabilirim. Hiçbirinin de net bir cevabı yok. Haklarında yapılan bütün bilimsel çalışmalar da tahminlerden öteye geçemiyor. Hatta bu listeye Karacaoğlan’ı da ekleyelim. Bilindiği üzere onun hayatı hakkında da kesin bilgilerden mahrumuz. Bu isimler içinde sadece Mevlana’nın hayat ve eserlerine dair net bilgiler var. Ama onu da malum Şems-i Tebrizi’yle bilinmezliğe yuvarladık. Aralarındaki ilişki acaba nasıldı? Peki Şems-i Tebrizi kimdi? Gerçekten öldürüldü mü? Öldürenler kimdi?
ANADOLU DERVİŞLERİNİN İZİNDE
Sanırım toplum olarak bilinmezliği, gizemi, sırlı olayları seviyoruz. Duygu, bilgiden önce geliyor bizde. Belge, kayıt, tarih yok. Vardıysa da yok edildi. Nasıl? Anadolu farklı dönemlerde karış karış işgale uğramış. Cengiz Han ve Timur, ilk akla gelen iki örnek. Nedense ilk önce kütüphaneleri yakıyorlar. Mezar taşlarına kadar yıkmadık bir şey bırakmıyorlar, girdikleri şehirlerde. Farklı bir örnek; Babailer İsyanı’ndan sonra bizzat devlet tarafından binlerce insan katlediliyor, malları yağmalanıyor. Dolayısıyla Ahi Evren veya Hacı Bektaş-ı Veli’nin eserleri vardıysa da yakıldığını, yok edildiğini düşünmemek için bir sebep bulamıyoruz. Ya da onlar hakkında risaleler yazılmışsa, elimize ulaşmadığını düşünebiliriz. Anadolu ve Mezopotamya’nın her şehri zaten uzun yıllar bu şekilde devam eden savaşlara meydan olmuş. Misal, Müslüman Araplar Bizans’ın elinden alıyor şehri. Sonra bir bakıyorsunuz, Bizans tekrar saldırmış, Müslüman Araplar’ın elinden almış. Bu, defalarca gerçekleşiyor. Malazgirt Savaşı’ndan sonraysa Anadolu’da Türkler sahneye çıkıyor ve kanlı mücadeleler neredeyse hiç bitmiyor. Bu durumda kimin hayatı kayda geçirilecek, sözleri kitaplaştırılacak, yazdığı eserler muhafaza edilecek? Dolayısıyla iğneyle kuzu kazmak gibi bir şey, Osmanlı’dan önceki Anadolu’yu öğrenmeye ve Anadolu Selçuklular dönemindeki dervişleri tanımaya çalışmak.
SÖZLÜ GELENEĞİN GÜCÜ
Ama türbeleri var işte o mübareklerin. Ziyaret ediyoruz. En sakin, huzurlu anlarımız belki de onların türbelerinde geçiyor. Ve merak ediyoruz kimdiler, ne zaman yaşadılar, neler yaptılar. Onlarla ilgili yapılan araştırmalara, yazılan kitaplara baktığımızdaysa, yukarıda söz ettiğim gibi cevabı verilemeyen ya da tartışma konusu olan yüzlerce soruyla karşılaşıyoruz. Bunun sebebiyse, bu kitapların da yazılı kayıtlardan ziyade sözlü geleneğe dayanmasıdır. Sözlü geleneğimizin yaşamadığını kimse iddia edemez. Yıllar önce Karaman’ın bir köyünde, tanımadığım bir ihtiyardan İbn Arabi menkıbelerini şaşırarak dinlemiştim. Demek ki bizde sürekli talanlarla yok edilen şehirler, kütüphaneler, bu şekilde sözlü gelenekle korunuyor. Yunus Emre’nin ve Karacaoğlan’ın şiirleri dilden dile aktarılıyor. Hangisi doğrusuydu, orijinaldi bilinmese de o ruh nesilden nesle yaşanıyor. Buna toplum muhayyilesi, dağarcığı diyebiliriz. Bu yüzden Divan-ı Hikmet’i Hoca Ahmet Yesevi mi yazmış, yoksa onun talebeleri mi kayda geçirmiş, fark etmiyor. O ruh, o eserde mevcut olduğu müddetçe yaşamaya devam ediyor.
Sadullah Gülten’in yeni kitabı Üçler Yediler Kırklar da bu gelenek içinde düşünülebilir. Ben kitabın reklamını gördüğümde, Sadullah Gülten’in akademisyen yönünden dolayı, araştırma-inceleme çalışması sanmıştım. Kitabı okumaya başladığımdaysa, ismi geçen zatlara dair kısa hikayelerden oluştuğunu gördüm. Hoca “Ön Söz”de bu kitabı “sair okuyucu” için yazdığını belirtmiş. Şöyle de düşünülebilir; ismini ilk defa duyduğunuz bir zatın türbesindesiniz. Merak edip sordunuz, kimdir burada metfun olan kişi, sorunun muhatabı hemen ilk aklına gelen şeyleri kısaca anlatır ya, işte Üçler Yediler Kırklar da bu mantıkla yazılmış. Mesela Geyikli Baba’yı çok sık duyarız, Ankara’dan Amasya’ya doğru giderken, Geyikli Baba Türbesi yazılı tabelaları da görürüz ama kimdir, neden “geyikli” denilmiştir, bununla ilgili teferruata girmeden, akademik tartışmalara dalmadan, uzun ansiklopedi maddeleriyle boğuşmadan bu kitaptan okumak mümkün. Sanırım Sadullah Gülten’in kitabı hazırlarken amaçladığı nokta da burasıydı.
Kitaptaki bilgiler muhayyileye dayanmıyor, hepsi de ya Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nden ya da çeşitli menakıpnâme ve gazavatnâmelerden alınmış. Tabi Sadullah Gülten bir akademisyen yani öykücü değil. Kitapta anlatılanlar ise muhteşem. Bunların öykücüler tarafından modernize edilerek yeniden kurgulanması ve yazılması gerekiyor. Gülten’in hikayeleri kısa, öz denilebilecek şekilde derlenmiş bilgilerden oluşuyor. Daha doğrusu yazar kendi hayal gücünü işin içine katmamış. Bunu öykücüler yapabilir. Bu noktada editörlüğünü öykücü Aykut Ertuğrul’un üstlendiği Korkut Ata Ne Söyledi? kitabı aklıma geliyor. Kitapta farklı öykücüler tarafından yeniden yazılmış Dede Korkut hikayeleri var. İşin doğrusu okumaya doyulmuyor. Sanki o unutulmaz masallar üzerine yeni ve farklı bir ışık düşürülmüş gibi. Gülten’in Üçler Yediler Kırklar kitabı bu açıdan yeniden düşünülebilir. Belki de Korkut Ata Ne Söyledi?’ye benzer bir çalışma için ön ayak olur.